Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Putperest ve Hıristiyan Anadolu kültürü

Türkler'in İslamiyeti kabul etmeden, dolayısıyla Anadolu'ya gelmeden evvel Orta Asya'daki tarihleri boyunca etkisi altında kaldıklardı iki büyük kültür dairesini, yukarıda açıklanmaya çalışıldığı üzere, Çin ve İran kültür daireleri teşkil etmekte, buna ilave olarak kısmen de belirli çevrelere münhasır kalan Hıristiyan ve Musevi kültürü bahis konusu olmaktadır. Orta Asya'da Türkler'in kendi kültürleri temelde varlığını korumuş, fakat belli ölçülerde işaret edilen etkilerle beslenmiştir. 10.yüzyılda kitleler halinde İslamlaşma başlamış, başta Oğuzlar olmak üzere muhtelif Türk zümreleri bu yeni ve tamamen değişik mahiyetteki dinin kültür çerçevesine dahil olmuşlardır. Yalnız burada unutmamak gerekir ki, Türkler İslam kültürünü, kendi öz kültürleriyle yoğrulmuş İran ve Çin (Budist) kültürünün etkilerini almış olarak tanımışlardır.

İşte Türkler, böyle bir kültür ortamı içinde oldukları halde 11. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya adım atmışlardı. Fuad Köprülü'nün vaktiyle belirttiği üzere, yerleşik hayatı çoktan benimsemiş olan şehirli ve kısmen de köylü Türkler, köklü bir İslam kültürü almış olarak yeni memleketlerine yerleşmişlerdi. Göçebeliği henüz sürdürenler ve kısmen köylüler ise, genel planda İslami bir cila altında yine eski kültürlerini ve inançlarını koruyorlardı.

Bu ikili sosyal ve kültürel yapı içinde Anadolu'ya gelen Türkler, bu defa da yerleştikleri bu yeni ülkenin kültür ve inanç ortamı ile temasa geçti. Anadolu, Roma hakimiyeti döneminden önce ve bu hakimiyet esnasında, ilk çağların binlerce yıl kökleşmiş, yerli, Grek, Pers ve özellikle Mezopotamya kültürlerinin değişik etkileriyle gelişerek kendine has bir biçim almış, ileri seviyede putperest kültür yaşayan bir ülkeydi. Bu ülke Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu yönetimine geçtiği zaman, çoktan beri imparatorluğun resmi mezhebi haline gelen Ortodoksluk, henüz tam anlamıyla Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar nüfuz edebilmiş değildi. Bizans İmparatorluğu'nun en kudretli devresi içinde kalan 6.yüzyılda bile, halk arasında Hıristiyanlık putperest kültürü alt edememiş, ancak sathî bir cila meydana getirebilmişti. Memlekette hâlâ eski çağların muhtelif ilahlarına tapan gerçek putperestler mevcut olduğu gibi, sözde Hıristiyan olmuşlar için de Hıristiyanlık, basit bir Hz.İsa inancı ve yozlamış bir teslis (Trinité) sisteminden başka bir şey ifade etmiyordu. Bunlar eski ilahlara olan inançlarını, kısaca putperest kültleri Hıristiyanlığa uydurmak suretiyle sürdürüyordu.1

Böylece yüzyıllar boyunca yavaş yavaş Hıristiyanlığa geçmeye devam eden Anadolu'da, bu süreç içinde putperest kültlerden kalma pek çok inanç, âdet, gelenek ve dini merasim Hıristiyanlığa girdi. memleketin çeşitli yerlerinde misyonerlik yapan rahipler ancak, bunları değişik kalıplara sokarak yorumlayıp kabullenmek şartıyla Hıristiyanlığı yayabileceklerini anladı.2 Bu tutum, putperest kültlerle Hıristiyanlığın karışımından meydana gelen bir çeşit senkterik halk Hıristiyanlığı doğurdu.

Bu arada, daha önceden gelmiş Zerdüştîler'in, hükümet takibinden kaçan İranlı Maniheist ve Mazdekist zümrelerin, rahiplerin bu popüler, heterodoks Anadolu Hıristiyanlığının oluşumundaki katkılarını da unutmamak gerekir.3

Zerdüştîler burada daha eskiden beri faaliyette bulunuyorlardı. 2. yüzyılda, menşe itibariyle Suriyeli biri olan Marcion, Zerdüştîlik'teki iyilik ve kötülük prensibini Hıristiyanlığa uygulayarak Anadolu'da düalist bir mezhep ve bağımsız bir kilise kurdu.4 Aynı yüzyılda Bardesan adında bir başkası, merkez Urfa olmak üzere yine Zerdüştîliğe dayalı bir başka heterodoks mezhebi yayma imkanı buldu.5

Burada asıl Maniheizm'in rolünden bahsetmek gerekir. Yalnız Anadolu popüler Hıristiyanlığı üzerinde değil, Ortadoğu İslam heterodoks yapılanmaları içinde de aynı önemli etkilere sahip bulunan bu düalist İran dini, 3.yüzyıla kadar doğu Anadolu7da köklü bir şekilde Hıristiyanlığa nüfuz etmeyi başardı.  Bu dine dayalı olarak 8.yüzyılda Samosatlı Paul adında birinin kurduğu Paulisyanizm mezhebi, yeni bir neterodoks akım olarak ortaya çıktı ve kısa zamanda pek çok taraftar topladı.6 Bizans hükümetince hayli sıkıştırılmasına, baskı ve takibat altına alınmasına rağmen, bir türlü ortadan kaldırılamayan bu mezhep mensuplarının çoğu, 9.yüzyılda Balkanlar'a sürgün edildi ve orada Bogomilizm'in doğuşuna öncülük etti.7 9.yüzyılda yine Maniheizm'in tesiriyle, Van Gölü'nün kuzeyindeki Aladağ civarında göründüğü için bu dağın Ermenice adı olan Thondrak'a nispetle Thondrakilik denilen bir başka mezhep teşekkül etti.8 Bütün bunlar Anadolu Hıristiyanlığını değişik cephelerden ve değişik şekillerde etkiledi.

Çok genel hatlarıyla anlatılmaya çalışılan bütün bu dini hareketler gösteriyor ki, Anadolu7da Hıristiyanlık yalnız yerli putperest kültlerle değil, İran kültür ve inançlarıyla da mücadele etmek zorunda kalmış ve bütün bunlar, Türk öncesi Anadolu kültürünün ve bu arada dini inanç ve geleneklerinin oluşmasında kendilerine göre birer paya sahip olmuşlardır. Türkler 11. yüzyıldan itibaren peyderpey buraya yerleşmeye başladıklarında, işte böyle bir kültür ve inanç ortamıyla haşır neşir olmak durumunda idiler.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin, daha kuruluş yıllarından başlayarak göçlerle gelen Türk nüfusunu hayat tarzlarına göre Doğu ve Orta Anadolu'da değişik yerlere iskan ettiği malumdur.9 Türkler buralarda, fetihlerden önceki yoğunlukta olmamakla beraber, yine de önemli miktarda gayri müslim ahali ile karşılaştı. 13.yüzyılda bile, uzun zamandır yerleşik ve göçebe Türk nüfusuyla dolan Orta Anadolu'da, başta Konya olmak üzere, Kayseri, Sivas gibi büyük şehirlerde hatırı sayılır bir gayri Müslim halk bulunuyordu. Müslümanlar ve gayri Müslimler, ayrı mahallelerde oturmalarına rağmen, çok yakın bir münasebet içinde yaşıyordu. Gayri Müslimler kendi dinlerine, mabetlerine, geleneklerine sahiplerdi ve diledikleri gibi yaşantılarına devam ediyorlardı.10 Birlikte yaşamanın sonucu olarak Türkler Rumca ve Ermenice'yi, Rumlar ve Ermeniler Türkçe'yi öğrenmişlerdi.11 Türk ve Bizans hükümetleri arasındaki çarpışmalar bu münasebetleri etkilemiyor, halk normal yaşantısını sürdürüyordu.12 Hatta bizzat Selçuklu hanedanında olduğu gibi, halk arasında da ayri Müslimlerden kız alanlar hiç de küçümsenecek nispette değildi.13 Büyük şehirlerde bazı tasavvuf çevrelerinin gayri Müslimlerle yakın münasebetler geliştirdikleri görülüyordu.14

Aynı durum, Selçuklu-Bizans uç mıntıkalarında dahi müşahede olunmaktadır. Müslim ve gayri Müslim ahali genellikle askeri çatışmaların dışında kaldıkları için, Türk topraklarında gayri Müslimlere, Bizans topraklarında Müslümanlar'a tesadüf olunabilmektedir.15

Görüldüğü gibi, hem uzun zamandan beri Selçuklu hakimiyeti altında bulunan Orta Anadolu'da, hem de durmadan değişen uç mıntıkalarında Müslim ve gayri Müslim ahali devamlı temas halindedir. Bunun sonucu birtakım ihtidaların vuku bulduğunu tahmin etmek zor değildir. Bunların hiç şüphesiz siyasi, içtimai ve iktisadi sebepleri olabileceği gibi sırf dini sebeplerle de meydana gelebilecekleri tabiidir. Selçuklu hükümeti zorla Müslümanlaştırma yoluna gitmemiştir.16 Selçuklu devrine ait arşiv belgeleri olmadığından ve çağdaş kroniklerin de bu meseleye ait yeterli malzemeyi sağlamaması yüzünden ihtidalarla ilgili bilgilerimiz yetersizdir. Buna rağmen az çok bir fikre sahip olmak mümkündür.

Her şeyden evvel, devrin Hıristiyan ve Müslüman kaynaklarının kitleler halinde ihtidalardan söz etmediklerini biliyoruz. Bunlarda ancak tek tek bazı ihtida olaylarına rastlanabilmektedir.17 Buna aldanarak Selçuklu devri Anadolusu'ndaki bütün ihtida olaylarını kaynaklarda zikredilenlerden ibaret saymak. yahut kaynaklara yansımamış ihtidaların bulunamayacağını düşünmek doğru olamaz. Zira bu kaynakların çoğu hükümet çevrelerinde yazıldıkları için siyasi hüviyeti bulunan olaylara ağırlık verip ötekileri ihmal ettikleri bir gerçektir.

İşte evliya menakıbnâmeleri bu ihtidalar konusunda da değerli malzemeler ihtiva etmektedir.18 Bunlar incelendiği zaman tarikatların bu hususta önemli bir rol oynadıkları hemen dikkati çekiyor. İslamiyet lehine din değiştirmelerin, en çok köylerde ve büyük bir ihtimalle, Ortodoks kiliselerine bağlı olanlardan ziyade, bu kiliselerin ve devletin takip ve baskılarına maruz kalan heterodoks kesime mensup halk, papaz ve rahipleri arasında meydana geldiği, söz konusu malzemeden rahatlıkla çıkarılabilir. Bu da, Anadolu'da, heterodoks şeyhler ve dervişlerle heterodoks Hıristiyan din adamları ve halk arasında, iki toplumun Ortodoks zümreleri arasındakilerden daha kolay bir yakınlaşma olduğunu göstermektedir.

Gayri Müslimlerden bu şekilde Müslümanlığa geçenler olduğu gibi, zaman zaman bunun tersi de meydana gelmekte, İslamiyet'e daha pek alışmamış veya henüz Müslüman olmamış Türkler'den Hıristiyan olanlar bulunmaktaydı. Bu çeşit olaylara bilhassa uç mıntıkalarında tesadüf ediliyordu. Buralarda yaşayan bazı Türkler, muhtelif sebeplerle topraklarını bırakarak Bizans tarafına geçiyor ve Hıristiyan oluyorlardı.19 Hatta aralarında Müslüman arkadaşlarına karşı savaşanlar bile bulunuyordu, ki bunlara turkopol dendiği malumdur.20

 

1 Msl. bkz. G.Ostaroforsky, Historie de l'Ètat Byzantin, Paris 1969, s. 76-77; Jacques Jarry, Hérésie et Fackions dans l'Empire Byzantin du VIe au VIIIe Siècles La Caire 1968, s. 154-155.

2 a.g.e. s.155

3 Peuch. Le Manichéisme, s.64-65; Runciman, Le Manichéisme Mediéval, Paris 1949, s.30 vd; Jarry, s.336-337.

4 Runciman, s.14-16. İslam mezhepler tarihi (hereziografi) kaynaklarında el-Markıyûniyye adıyla geçen mezhep, işte bu Marcion'un (veya Markiyon) kurduğu mezhepten başkası değildir (msl. bkz. M.Abdülkerim eş-Şehristanî, el-Milel ve'n-Nihal, nşr M.Seyyid Kîlanî, Kahire 1382-1961, 1, 252-253).

5 Runciman, s. 20 vd.

6 Aynı şekilde, yine lelirtilen İslam kaynaklarında Bavlakî veya Beyâlika adıyla anılan mezhep de bu Paulisyanler'dir.

7 a.g.e. s.37-47, Peuch, s.630 vd; Ostrogorsky, s.295-296.

8 Runciman, s.52-58.

9 Türklerin Anadolu'yu iskanı, çeşitli etnik grupların durumu ve devletin bu konudaki politikası için O. Turan'ın Cihan Hakimiyetindeki makaleleri ile Selçuklular Zamanında Türkiye'si (İstanbul, 1971); C. Cahen'in La Turquie Pre-Ottoman isimli kitabıyla (İstanbul-Paris, 1988), bilhassa şu makalelerine bakılmalıdır: "La Première Pénétration Turque en Asie Mineure", Byzantion, XVIII (1948); "Les Tribus Turques d'Asie Occidentale Pendant la Période Seldjoukide", WZKM, LI (1948-1952); "Le Problème Ethnique en Anatolie". CHM, II2 (1954); "Seldjoukides, Turcomans et Allemands au Temps de la Troisième Croisade", WZKM, LVI (1960).

10 Msl. bkz. Köprülyü, Kuruluş, s.108 vd; Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, çev. G.Yalter, Batı Dillerinde Osmanlı Tarihleri, İstanbul, 1971, s.29; Togan, Giriş, s.209; Mustafa Akdağ, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, İstanbul, 1974, 2.baskı, I. 14-15.

11 Köprülü, s.110.

12 Cahen, La Turquie, s.210; Akdağ, I. 98-99 vd.

13 Wittek, s.29; Köprülü, s.110

14 Ahmet Eflâkî Mevlânâ'nın bu tip faaliyetlerinden sık sık bahseder (bkz. Menâkıb  al Ârifin, I, 137, 273, 274 vs.); ayrıca Hacı Bektaş-ı Velî'nin de bu çeşit faaliyetlerinin bulunduğunu görüyoruz (bkz. Menâkıb HBV, s11, 23, 24). 13.yüzyıl Anadolusu'nda benzer temalar için şu eserlerde daha başka örnekler ve açıklamalar bulmak mümkündür: F.W.Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, Oxford, 1929, 2 cilt; Speros Vryonis. The Decline of Medieval Hellenism is Asia Minor, Berkeley, 1971.

15 Köprülü, s.139-140; Akdağ, I, 447-448.

16 Turan, Cihan Hakimiyeti, II, 163.

17 Togan, Giriş, s.207; Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Ankara, 1972, 2.baskı, s. 15-16. Turan, II, 165-166, İhtidalar konusunda daha geniş bilgi için yukarıdaki notlarda zikredilen eserlere başvurulmalıdır.

18 Bu mesele tarafımızdan yayımlanan bir makalede ele alınmaya çalışılmıştır (bkz. "Bazı menakıbnâmelere göre 13-15.yüzyıllardaki ihtidalarda heterodoks şeyh ve dervişlerin rolü", OA, II (1981), s.31-42.

19 Togan, s.209, Turan, II, 165.

20 Togan, aynı yerde.

(Ahmet Yaşar Ocak, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, s. 103-108, İletişim yayınları)