Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

Ermeniler ve Yahudiler


Burada yaşayanlar içinde Ermeni ulusu en çalışkan, en yetingen, en düzenli ve en birlik içinde olan ulus. N zengin olanlar da Ermeniler ama tehlikeli olabileceği düşüncesiyle bu zenginliklerini Türkler’den saklama konusunda büyük çaba harcıyorlar.

Ermeniler iç bölgelerde, İran ve Hindistan’la ticaret yapıyor ve genellikle kervanlarla yapıyorlar bu ticaretlerini. İstanbul’un ve Osmanlı Devleti’nin öteki tüccar kentlerinin sarraflarının çoğu Ermeni. Bir kamu görevi bulmak zorunda olan Türklere ve yüksek mevkilerde gözü olan Moldavya ve Eflak prensliklerin göz koyan Rumlara yüksek faizle para verenler de onlar.

Türklerin tepkisine maruz kalmamak için genellikle bir Avrupa konsolosunun himayesine giriyorlar. Bu himayenin elçilik kançılaryalıklarına büyük yararları oluyor: bu himayeden yararlananlara Barater diyorlar. Ermenilerin İstanbul’da yaşayan ve çok zengin olduğu söylenen bir patrikleri var.

Lady Montagu, kırk ikinci mektubunda Ermenilerin transsübstansiasyon’a (ekmek ve şarabın İsa’nın etiyle kanına dönüşmesi) inanmadıklarını söylerken dayanaklarının neler olduğunu bilemiyorum. Bu konuda aydınlanabilmek için Papa Eugenius 4’ün Ermenilerin Roma Kilisesiyle birleşmesi amacıyla Floransa konsilinde çıkardığı kararnameyi okumak gerekir. Ayrıca 1697’de Paris’te basılan eski litürjilere ve Antoine Arnaud’nun Evkaristia inancının sürekliliğine de başvurulabilir.

İstanbul’da çok sayıda Katolik Ermeni var ama gene de sayıları çok fazla olan Ortodokslardan nefret ediyorlar. Pera ve Galata’da oturanların hemen hepsi çok bağlı oldukları Roma communiosundan. Papazları bu iki bölgenin farklı Katolik kiliselerinde ayin yönetiyor. Din adamlarına çok büyük bir saygı gösteriyorlar: kendileriyle konuşmaya başlamadan önce ellerini öpüyorlar, kadınlar da aynı şekilde davranıyor onlara. Eve akrabaları dışında bir erkek geldiğinde başka bir odaya çekilen kızlar da bulunuyor bu seremonide ama babalarının ya da annelerinin izni olmadan kesinlikle konuşamıyorlar.

İstanbul’da ve gene tüm öteki tüccar kentlerde çok sayıda Yahudi de yaşıyor. Yahudiler öteki toplumlarla kaynaşmış ancak karışmamışlar onlara. Onlar kadar çalışkan ve esnek, yumuşak insanlar olamaz, her yerdeler, her işi yaparlar, tüccar, simsar, borsacı, hesapçı, seyyah, elinden her işi gelen ama aynı zamanda yalancı, dalkavuk, üçkağıtçı, çalan çırpan… Bütün bu yeteneklerin yanında bütün olumsuzlar da onlarda. Yahudileri bütün tüccar ulusların temsilcileri gibi düşünebiliriz: ticarette onları haberi olmadan hiçbir şey yapılamaz, etkinlikleri ve çalışmalarıyla bu dünyanın ruhu ve bağlarıdır. Kendilerini çoğu zaman hor gören Türklere, Rumlara, Ermenilere ve Avrupalılara hizmet verirler. Gümrükçülerin neredeyse tümü Yahudidir. Bu konuda M.Guis’nin Yunanistan Seyahati’ni tavsiye ederiz, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler üstüne ikinci mektup.

Bu üç toplum kendi aralarında giysilerini rengi, dilleri, gelenek görenekleri, âdetleri ve uğraş alanlarıyla ayrılıyor. Her bir toplumun kendi yasaları ve yargıçları var. Rumları ve Ermenileri kendi patrikleri yargılıyor ve yargılananlar, aforoz edilme korkusuyla bunların verdiği karara uyuyor. Yahudiler yargıları her zama kesin olan hahamlara başvuruyor. Bununla birlikte bu üç halk padişahın uyrukları daha doğrusu köleleri olduğundan Türk adaletine bağlıdır.

Kolayca tahmin edileceği gibi İstanbul’da her ulustan insan yaşadığı için Babil Kulesi’ne bu başkent kadar benzeyen bir kent yoktur.

Gerçekten de bu kentte her dil, Rumca, Türkçe, Ermenice, Arapça, Süryanice, Farsça, Rusça, Almanca, Slovence, Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Hollandaca, İtalyanca vb. konuşuluyor.

Aynı evde, özellikle çeşitli uluslardan hizmetçilerin çalıştığı elçilerin konaklarında diller birbirine karışıyor. Altı, yedi yaşlarındaki çocukların dört, beş dil konuştukları oluyor. Günümüzde en revaçta olan dil Fransızca, genellikle elçiler, tüccarlar arasında ve belli bir eğitim almış insanlar arasında bu dil konuşuluyor.

Rumlar ve Ermeniler konusunda anlattıklarımın bir bölümünü kendisiyle çok önemli sohbetler yaptığım Latin başpiskoposundan öğrendim. Yaşından çok, erdemleri ve dindarlığıyla saygıdeğer biri. Ricalarım üzerine lütfetti ve Malta şövalyesi M. du Peyroux’yu papaz yaptı. İslamiyet’in merkezinde bir Malta şövalyesinin Kotalik bir piskopos tarafından papaz yapılması ilginç.

(İstanbul’a Seyahat Guillaume Martin, İstiklal Kitabevi, 2007, s.165-168)