Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

Kadınlar

Kuran, bir erkeğin kaç kadın alabileceğini gösterir ve zina yapan bir kadına verilecek cezayı da belirlemiştir. Muhammed döneminde Araplar sekiz ya da on kadın alabiliyordu. Muhammed, erkeğin besleyecek ve bakacak gücü olduğu takdirde bu sayıyı dört sınırlamıştır. Osmanlılar bu kurala kesinlikle uyuyor. Hatta önemli ve zengin kişiler arasında dört karılı birine rastlamanın zor olduğu bile söylenebilir. Kölelere geline, her Müslüman istediği kadar köle sahibi olabilir ya da daha doğrusu besleyebileceği kadar köleye sahip olabilir. Bizim ileri gelenlerimiz ve zenginlerimiz çok fazla atları olduğu için ne kadar övünürlerse Osmanlı zenginleri ve ileri gelenleri de haremlerinde olabildiğince çok sayıda köle bulundurmakla övünür. Zengin ve hali vakti yerinde Osmanlı erkeklerinin, mal varlıklarına göre iki, üç, dört karıları ve birkaç tane de kölesi vardır. Ama halk arasında çokeşlilik fazla rağbet görmüyor, yoksul bir köylünün ya da zanaatkarın birden fazla eşi olması pek rastlanan bir durum değil, bu mevzuatın böyle bir insana sağladığı tek rahatlık karısından sıkıldığında ya da memnun olmadığında onu boşayıp yenisini alabilmektir. Kuranın getirdiği düzenlemelerden biri olan bu boşama olayı ancak iki kez olabilir ve sanıldığı kadar yaygın değildir çünkü sadece adaletsizlik örnekleri olmadığı ölçüde serbesttir bunlar.

Çokeşliliğin Türkiye’de nüfusu artırdığı söylenemez, bu konuda bir karşılaştırma yapmak mümkündür. İstanbul’da çok eşlilik, öteki bölgelere göre daha fazla zenginlik, refah ve rahatlık vardır. Bununla birlikte Türklerin nüfusu çokeşliliğin yasak olduğu Rumlardan ve Ermenilerden daha azdır başkentte.

Kuran şöyle diyor: eğer kadınlarınızdan biri zina yapmışsa dört tanık çağırın, bu dört tanık onun zina yaptığı konusunda hemfikirse ölünceye kadar evinize kapatın onu. Osmanlı erkekleri kendilerine sadık olmayan kadınları ömür boyu eve hapsetmekle yetinmez, gizlice öldürtürler onları. Sıkılan ve göz açtırılmayan Osmanlı kadınlarının entrika çevirebilecekleri düşünülmez. Ancak şu bir gerçek ki onlar Avrupalı kadınlardan daha entrikacıdır. Hatta yakalanmaları da çok zordur, köle ya da Ermeni kadını kılıklarına girerek ve gene örtünmüş halde sokakta kocalarına rastlasalar bile randevularına gitmekten korkmazlar. Yüksek sınıfın Osmanlı kadınları bile tutkularının önüne geçemez ve haremden kaçar. Bir randevuya gittiklerinde bütün mücevherleri de üstlerinde olur bu kadınların genellikle.  Bu talihsizlerin gözlerini kör eden uğursuz düşkünlük, bu mücevherlerin, kendilerini mahvedebileceğini görmelerine engel olur. Buldukları cani kılıklı insanlar, bir süre sonra bu mücevherleri  ele geçirmek için onları öldürmekte tereddüt etmez. Liman içlerinde, sık sık bu talihsiz kadınların, katillerinin pencerelerinin altında çıplak cesetleri bulunur ve resmi makamlar da bu vahşet olaylarının faillerini bulmak içi en küçük bir çaba harcamaz. Ama şaşırtıcı olan, kadınların bu korkunç olaydan kesinlikle korkmamaları, ders almamaları ve durulmamalarıdır.

Osmanlılarda erkeklerin birden fazla kadınla evlenebilmesine olanak veren mevzuat onların sefahatleri için yeterli gelmez çoğu zaman. Gürcistan’dan, Çerkezistan’dan ve başka yerlerden getirilen çok güzel kölelere rağmen bu konuda günah işleyenlerin sayısı oldukça fazladır. Daha önce de söylediğim gibi çok kadınla evliliğin bir nüfus artışı sağladığı da söylenemez. Özellikle hamile bıraktıkları köylülerini çocuk düşürmeye zorlar ve bu köleler de bu sırları saklar, yıkımlarına ya da en önemli avantajları ya da en değerli hazineleri gibi gördükleri güzelliklerin kaybetmelerine neden olabilecek çocukları taşıma ya da besleme zahmetine katlanmak istemezler.

Sultanın kızları ya da kız kardeşleri, çok küçük yaşta yüksek mevkideki kişilerle nişanlanır, bu insanlar için bu yükü taşımak çok ağır olsa da bu kadıların doğuştan getirdikleri soyluluklarıyla bu birliktelikleri gurur vesilesi yapar bu insanlar. Hiçbir vezir, paşa vb. sultanın bahşettiği bu onuru geri çevirmeye cesaret edemez ve bu lütufa karşılık genellikle çok buyurgan ve çok başına buyruk olan prenseslerin kaprislerini çekmek zorunda kalır. Bu kadınlar kocalarını köle gibi görür ve en küçük bir hoşnutsuzlukta gönderirler. Kontes Saint-Priest’in anlattığına göre evine davet ettiği bu prenseslerden biri şöyle demiş kendisine: Bakın madam, ben ne kadar iyiyim, kocamı hiç sevmiyorum ve her şeyine göz yumuyorum.

Bu prenseslerin kesinlikle rakipleri yoktur, kocaları, evlilik çağındaki öteki kadınlarına yol vermek zorundadır, ama bu zorunluluk köleleri kapsamaz.

Bu evliliklerden olan bütün erkek çocuklar kesinlikle boğularak öldürülür. Bu konuda en küçük bir gizliliğe kesinlikle göz yumulmaz ve bu amaçla, kocaları uzak yerlere gönderildiğinde sultanlar İstanbul’dan ayrılamaz. Bu genel bir kuraldır ve bu vahşeti bütün dünya bilir. Saraya hapsedilen prenslerin erkek çocukları da boğdurulur ama bu çocuk cinayetlerinin üstü örtülür he zaman, halkın bunlardan hiç habere olmaz, hatta bu korkunç cinayetlerin su yüzüne çıkma ihtimallerini yok etmek için bu prenslerin hanımlarının doğurma yaşının geçmiş olduğu söylentisi yayılır çevreye.

Bu vahşet yasasından sadece kız çocukları kurtulabilir ve onlar da sultan unvanını ancak yanına hanım sözcüğünü ekleyerek kullanabilir. Bu prenseslerden doğan kız ve erkek çocukların yaşamalarına izin verilir ama sıradan insanlar gibi yaşar bunlar. Hiçbir ayrıcalıkları yoktur, bir padişahın kız torunundan doğmuşlardır ve kraliyet ailesine ait değillerdir artık ve büyük dedeleri onları unutur ve tanımaz.

Sultan sanını sadece padişahın kızları ve kraliyet ailesinden prensler taşır. Hükümdarın kadınlarının hepsi köledir. Eğer bunlardan birinin doğurduğu çocuk tahta adaysa ve bu kadın oğlunun saltanatını görecek kadar uzun yaşarsa valide sultan sanını alır. Bir köle kadın ancak bu şartı taşırsa sultan sanını alabilir.

(İstanbul’a Seyahat Guillaume Martin, İstiklal Kitabevi, 2007, s.145-149)