Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

Ön-Osmanlı tarihi
(Efsane tarih)

 

Süleymanşah'la başlayan ön-Osmanlı tarihi, tarihle değil, efsane-tarihle ilgilidir. Ama gene de efsane, bir yandan, dolaylı olarak, geçmişteki doğruları yakalamaya vesile olurken, öte yandan, tarih-tarihin başlangıcında sorulabilecek birçok soruya yanıt verebilir. İnalcık (Halil, b.n.) tarih araştırmalarında efsanenin önemini şöyle belirtiyor:

"Tarihi tarih yapan güçler arasında inanç sistemleri ve efsaneler gittikçe daha ciddi olarak ele alınmaktadır. Bu anlamda efsane bir realitedir. Kahramanlar ve büyük işler efsanelerden doğar. Bunları tanımayan tarihçi, tarihi anlayamaz. Efsane, belki içeriğiyle değil, tarihin yürütücüsü ve yaratıcısı olarak maddi hayat hırsı kadar gerçektir."

Nitekim Osmanlı tarihçileri TAO (Tevarih-i Al-i Osman) için efsanevi Süleymanşah geçmişteki İznik Selçuklu Sultanlığının kurucusu olurken, aynı zamanda, gelecekteki Osmanlı Beyliğinin kurucularının atası olacak ve böylece Selçuklu-Osmanlı uzantısını açıklığa kavuşturacaktır.

 

A - Süleymanşah

Gerek Ertuğrul'un babası olduğunu sandığımız Süleymanşah hakkında, gerek onun sanlık olduğu rivayet edilen Kayı boyu hakkındaki bilgilerimiz hiçbir tarihsel malzemeyle donatılmış değildir. Bu efsane-tarihin ancak 15. yüzyılda kurgulanıp ortaya çıktığı söylenebilir. Ancak "her efsanenin tarihsel bir dayanağğı vardır" aksiyomundan yola çıkarak, Süleymanşah hakkındaki efsane geleneğini irdelemek yararlı olabilir. Böylece efsaneyle tarih arasındaki eklemlilik ortaya serilir.

Ön-Osmanlılara özgü bu efsane-tarihe kısaca değinelim. Özetle Neşrî'yi izliyorum: Ertuğrul'un babası Süleymanşah'tır. Alli bin göçer-evin beyi olup, Selçuklu Sultanı Alâeddin 1 zamanında (1220-1237) Moğol ordularının önünden sıvışıp, Anadolu'ya girmiştir. Erzurum ve Erzincan yörelerinde yazın yaylayıp, kışın kışlardı. Galiba yeni yerlerinden pek hoşnut kalmamışlardı ki, bir gün Halep yoluyla eskir yurtlarına dönmeye karar verdiler.  Caber Kalesi dolaylarına geldiklerinde Fırat'ı geçmek isterken Süleymanşah'ın atının ayağı sürçtü. Bey nehre düşüp boğuldu. Dört oğlu vardı: Sungur Teğin, Gün Toğdu, Ertuğrul ve Tündar. İlk iki kardeş dönüşü yeğleyip, İran'a doğru at sürdüler. Ama Ertuğrul'la Tündar Rum içine varmaya kararlı idiler.  Yanlarında dört yüz göçer-evlik bir Türkmen topluluğu vardı. Şu ya da bu vesileyle Söğüt'ü kışlak, Domaniç Dağı ile Ermeni Beli'ni kendilerine yaylak edindiler.

Wittek haklıdır (1966). Osmanlı'nın atası Süleymanşah, aslında, 1075-1086 yılları arasında İznik'te hüküm süren (ilk Anadolu Selçuklu Devleti) Arslan İsmail Yabgu'nun oğlu Kutalmış oğlu Süleymanşah'ın efsaneyle dirilen suretidir. Oğlu, Kılıç Arslan 1 atıyla geçerken nasıl Habur Irmağında boğulmuşsa, bu efsanevi Süleymanşah da atıyla Fırat'ı geçerken düşüp boğulmuştur. Yani Anadolu Selçukluları'nın tarihinin başlangıcı, Osmanlı toplumunun kuruluş efsanesini yaratmıştır. Anadolu Selçuklu Sultanlığıyla başlayan tarih, efsane biçimine bürünerek Osmanlı İmparatorluğunu yaratacaktır. Tarih efsane, efsane tarih olmuştur. Bu yoruma karşı yapılacak "efsanenin 15. yüzyılda uydurulduğu" itirazı tabii ki meşrudur. Efsanevi Süleymanşah'ın İznik devletinin iki yüz yıl boyunca belleklerde taşınmış olduğunu nereden bilebiliriz? Belki de biliriz...

Kutalmış'ın dört oğlu vardı. (Text/Jacobs'a göre beş; Süleymanşah, Mansur, Alp İlik ve Devlet (Dolat). Süryani Mikael'den kaynaklanan Cahen'e göre Kutalmış daha Kuzeybatı İran'da bulunurken, İsmailiye mezhebini seçmiştir. Onun da amcazadesi İbrahim Yınal gibi Türkmen yanlısı ve vargısal olarak devlet karşıtı olduğu tahmin edileceğinden İslam içindeki Batıni tarikatlara eğilim  duyması normaldir. Ve zaten bellidir, oğullarından Alp İlik ve Dolat, Şoklu Bey'e kanıp, Mısır Fatımi (Şii) Devletine tâbi olmak üzere, Suriye Selçuklu emiri Atsız'a karşı ayaklanmışlardı. Ancak savaşta yenilen bu iki şehzade Atsız tarafından Melikşah'a teslim edilmiştir (Sevim 1990, s.24). Akıbetleri meçhuldür. Fakat dört kardeşin İsmailiyeyi seçmiş olduklarına değin başka örtgün bir haber daha vardır. Süleymanşah'ın on iki oğlu vardır (on iki imam gibi). (Mich, le Syr.) Bu son kronikçi onun hakkında başka bilgiler de verir.

Alp Arslan, Süleymanşah'ı Kapadokya ve Marmara ülkelerine yolladı. Ona kendini sultan ilan etme hakkını verdi.  Süleymanşah yaklaştıkça Bizanslılar kaçtılar. O, İznik ve İzmit'i fethetti. Halk üzerinde başatlık kurdu. Bunu işiten Bağdat Halifesi ona alem ve değerli eşyalar gönderdi; taç yollayıp onu Sultan ilan etti. Böylece Türklerin, biri Horasan'da, öteki Bizans'ta iki hükümdarı bulunuyordu.

Süryani Mikael'in sultana atfettiği ad kesinlikle Alp Arslan değildir. Çünkü Arslan İsmail Yabgu oğlu Kutalmış'ı öldüren ve dört oğlunu zindana atan Alp Arslan'ın ta kendisidir. Dört kardeş ancak Melikşah döneminde serbest bırakılmışlar ve Sultanın izniyle Oğuz Yabgu (yoksa Yıva mı?) Türkmenlerinin bulunduğu Suriye'ye geçmişlerdir (O.Turan 1971, s.45). Bundan sonraki olaylar yukarıda söylediğim gibi gelişmiş, Adsız'ın başarısından sonra hüsrana kapılan Süleymanşah, yanındaki Yabgulularla birlikte Batı Rum'a göçmüştür.

Süleymanşah'ın beraberinde getirdiği Oğuz Yabgu (Horasanlılar) ile Trakya'dan devşirilen Kuman sayısının on beş bin kadar olduğu söylenir. Süleymanşah İznik Kalesini aldıktan sonra yöreden geçen 1. Haçlı Ordusundaki Rahip Pierre'in birlikleriyle Alman askerlerini kırıp çapullamıştır (Albert D'Aix, 1096. Zikreden: Geyer & Lefort 203). Anna Comnena (1987 s.129.) 1074 yılında onların Boğaziçinin Anadolu yakasında görünmelerini şöyle anlatır:

Allahsız Türkler, Marmara bölgesini mekan tutmuş olarak karşımıza çıktılar. Doğuyu yöneten Süleymanşah İznik dolaylarında otağını kurdu. Sultanlık bu kentte idi. Böylece bütün Tinya ve Bitinya Süleymanşah'ın yağmacılarına açıldı. Atlı ya da yaya ılgarlar yaparak Boğaz kıyısındaki Damalis (Kadıköy?) köyüne kadar yayıldılar. Pek çok ulca (ganimet) aldılar, fakat deniz aşmaya cesaret edemediler. Bizanslılar onların karşı kıyıdaki köy evlerinde ve kutsal binalarda fütursuzca yatıp kalktıklarını görüp dehşete düşüyorlardı.

Dediğim gibi, bu olaylar 1075 yılında başladı. Fakat Bizans'la yapılan 1081 antlaşmasından sonra Türkler sınır olarak belirlenen Dragon (Dragos?) suyunu bir daha aşmadılar. Bu arada, Süleymanşah'la ağabeyi Mansur arasında çıkan anlaşmazlık da, Melikşah'ın gönderdiği Porsuk Bey'in Mansur'u öldürmesiyle atlatıldı (Sevim 1988, s.84). Ancak Antalya-Halep ekseni üzerinde gelişen siyasal çatışmalar 1084 yılında Süleymanşah'ı İznik'i terk etmeye zorladı. Geride Ebul Kasım'ı bıraktı. Bu sonuncusu, onun yokluğunda, hem İzmit'i yeniden gel geçirdi hem de Gemlik Körfezinde bir donanma inşa etmeye kalkıştı. Kendisinin Çaka Bey ve Trakya Peçenekleriyle ittifak kurmak istediği söylenir. Onun çevirdiği bütün dolaplardan haberdar olan Bizans İmparatoru, pek olasıdır ki, İran Selçuklu Sultanı Berkyaruk'a haber salarak Ebul kasım'ın yok edilmesini istemiştir. Sultan bu ricayı hemen yerine getirdi; Emir Bozan onu boğuverdi. Ancak Türkmenler Ebul kasım marifetiyle gemicilik sanatını öğrenmişlerdi. Ulubat ve Gemlik hakimi ilhan adında Hıristiyan bir emir, usul usul, donanmasını inşa edip duruyordu (Anna Comnena s.210-211). Bunlar, Bitinyalı ilk denizci Türkmenlerdir.

Bu olayların, hemen hemen, on yıl ardından (1097) Haçlı ordusu İznik'ten geçti. Şehir onlar tarafından, Süleymanşah'ın oğlu Kılıç Arslan 1, Malatya'da sefer halinde iken alındı. İznik'i zaptedenler, aslında Bizans ordusunda paralı asker olarak çalışan Peçeneklerdir. Alınan esirler arasında Sultanın hatunu olan Çaka Bey'in kızı (ya da kız kardeşi) da bulunuyordu (Anna Comnena 1987; Kurat 1987; Demirkent 1996). Bizans İmparatoru ona çok iyi muamele edip, kocası dönene kadar İstanbul'da ağırladı (Runciman 1986 I., 140). Ayrıca Sultan Kılıç Arslan 1 hakkında şu haberi vermeden edemeyeceğim. "Sultanın gerçek payitahtı çadırından ibaretti." (ibid s.144) deniliyor. Orhan Bey de bu tarihten iki yüz küsur yıl sonra Bursa'da çadırda yaşayacaktır. 1. Haçlı Seferinin anonim tarihçisi de İznik şehrinin 1097 yılında Türkmenlerin elinden alındığını söyler (Brehier 1924). Şehrin kuşatılması tam bir hafta sürmüştür. Anonim yazar, ayrıca bir haftalık yürüyüşleri esnasında Türklerin Haçlıları devamlı izlemiş oldukların kaydeder.

Bizimkiler şaşkınlıkla bu kadar türkün, Arabın, Sarazenin* ve başkalarının (ve sonradan ekliyor, yazarın notu), İranlıların, Paulcianların, Anglikanların nereden çıktıklarını birbirlerine soruyorlardı. Bütün bayırlar. tepeler, çataklar ve ovalar bu aforoz edilmiş halkla doluydu (ibid, s.47). *Bütün Latin kaynakları göçebelere ya AÜrap, ya Bedevi ya da Sarazen derdi (Vryonis 1975).

Yazar ayrıca Türklerin üç yüz altmış bir kişi olduğunu eklemiş. Bu rakam abartmalı olsa bile gösteriyor ki, zikredilen tarihlerde uç bölgelerinde yoğun bir Türkmen kütlesi bulunuyordu.

11. yüzyıl sonu İznik Selçuklu Sultanlığının tarihçesini bitirmeden önce şu hoş öyküyü anlatayım. Öykünün adı tarafımdan uydurulmuştur: Tövbe Etmeyen Rahibe.

İznik çatışmasının her iki taraf için (Kumanlar ve Haçlılar) sakinleştiği bir anda kentin teslim olup olmayacağı görüşülürken, birçok Hıristiyan esir geri döndü. Bunların arasında Trierli, St. Mary Manastırı'na bağlı bir rahibe vardı. Rahibe, Cizvit Pierre'in bozguna uğrayan ordusundan esin alındığını ve bir Türkle tiksindirici ilişkiye zorlandığını söylüyordu. Rahibe, mızıltılarla işlediği günahları anlatırken gözü birden, İsa'nın askerlerinden soylu biri olan Ascha Kalesinden Henry'ye takıldı. Onu tanımıştı. Gözyaşları içinde ona seslenerek, günahlarından arındırılması için kendisine yardımcı olmasını rica etti. Şövalye de onu tanıdı. bahtsızlığına üzüldü ve Sayın Bishop Lord Adhemen rahibeyi tövbe etmeye davet edene kadar, bütün yakarıcı ve acındırıcı kelimeleri kullanarak, Dük Godfrey'i onu bağışlamaya ikna etti. Sonuçta, bu mundar ilişkiye giren rahile hakkında olumlu karar alınınca, onun Türkle olan ilişkisi affedildi.

Ancak ertesi günü, rahibeyi iğfal eden Türkten bir haberci gelerek, bir sürü vaatlerden sonra, rahibeden bu günahkar ilişkiyi sürdürmesini rica etti. Türk onun güzelliği karşısında aşktan yanıp tutuşuyormuş, eğer kendisine geri dönerse ona birçok armağan verecek ve hatta kendi dinini değiştirip Hıristiyan olacakmış. Bu sözlere kanan günahkar kadın, yasak aşkına kavuşmak üzere geri döndü. Bu öyküyü anlatanın dediğine göre, rahile isteyerek Türk kaçmıştı. Fakat sebebini kimse anlamadı." (Albert of Aachen, Historia Hierosolymitina 1989).

Anlamadı değil, anlamak istemedi; çünkü bir Türke gönül vermek günahtı ya da vice versa.

Bu kısa eyleşmeden sonra asıl soruya geliyorum: Osman Bey doğup büyüdüğü bu topraklar üzerinde yaşayan insanların iki yüz yıl önce İznik Selçuklu Sultanı olan Süleymanşah'la oğlu Kılıç Arslan 1'in Türkmenlerinden indiğini ya da onlarla soydaş olduğunu bilmiyor muydu? Sanmam; çünkü "Osmanlılar Bursa ve İznik'i zaptettikleri vakit orada üç kuşaktır yaşayan pek çok Müslüman (Türk) bulmuşlardı" (Gibbons'ın cümlesini, "Türk" ekleyerek kullanıyoru. (1968 s.15). Yoksa Süleymanşah efsanesi, 15. yüzyıl gazavatnameleriyle TAO tarafından biraz tarih, biraz hayal gücü, biraz da pohpoh karışımı olan düzmece belgeler marifetiyle mi derlenip, biz gelecek kuşaklara sunulmuştur. Bu son almaşığın kabul edilmesi zordur. Ben, değil Osman Bey'in, bütün Bitinya Türkmen halkının İznik, Selçuklu ve Süleymanşah olgusundan haberdar olduğundan eminim. Zira Yazıcıoğlu Ali'nin, Selçuklu tahtına aday olan İzzeddin Keykavus'un kardeşi Rükneddin Arslan'a yenilişinin ardından geçirdiği serüvenlerle ilgili olarak verdiği bilgilere göre (Desai 1968; Wittek 1952; İnalcık 1963), Bitinya Türkmenleri bu tarihi biliyorlardı. Bu bilgileri derleyeyim.

Savaşı kaybeden İzzeddin Keykavus Antalya'ya kaçar. Oradan İmparator Mikhael Paleologos VIII'e mektup yazıp, sığınma hakkı talep eder. Öneri kabul edilir. İzzeddin, çoluk çocuğunu ve Rum asıllı anasıyla bir kadırgaya biner ve İstanbul'a doğru yelken açar. İmparator onu coşkuyla karşılar. "İkisi her gün iyşu işrete meşgul olur."

Subaşısı Ak Bahadur'la son veziri Oğurlu da onun arkasından İstanbul'a gelmişlerdir. Bir gün İzzeddin, imparatorun huzuruna çıkarak, şu ricada bulunur: "Biz Türk taifesiyiz. Bize Anadolu'da bir yurtluk verseniz de uruğumuza bağlı Türkmen-evlerini oraya getirip, yaylayavuz ve kışlayavuz." Tarihçi Gregoras'a göre imparator, "Çocukluğundan beri saray adabıyla yetişen ve vilayetler hükmeden böyle bir insana toprak vermek demek daha şimdiden kuşkuyu ve korkuyu davet etmektir" diye düşünür ve hık mık ettikten sonra onlara Dobruca'yı yurtluk olarak verir. Bunun üzerine Keykavus, el altından Anadolu'da kendisine bağlı Türkmen obalarına haber salar; onlar de hemen yola çıkıp, kışlak bahanesiyle bir süre İznik'te kalırlar. Hatta buruların kendi öz kışlakları olduğunu söyleyip sahiplik taslarlar. Bu arada, İzzeddin Keykavus, Bahadur ve Oğurlu, imparatoru tahttan indirmek üzere plan kurmaya başlamışlardır bile. Ne var ki, plan hemen anlaşılır. Bahadur kaleye tıkılır... Hikayenin bundan sonraki bölümü beni ilgilendirmiyor, yalnız şunu ekleyeyim, Keykavus'un Türkmenleri Gagavuz Hıristiyan Türklerinin ataları olmalıdır. Bu belgeden tek bir anlam çıkar: İzzeddin Keykavus Bizans İmparatorunu kullanacağını düşünerek, kendisine bağlı Türkmenlere güvenip, Koya Selçuklu Sultanlığına karşı İznik'te yeni bir sultanlık kurmak hevesindeydi. Pekiyi ama 1261 yılında, hemen gelecekteki Osmanlı ilinin göbeğinde cereyan eden bu olayları Osman Bey nasıl bilmeyebilirdi? Ayrıca Osman Bey Karacahisar'ı zaptettikten sonra, onu başkent yapıp kendi adına hutbe okutmak istediğinde, imamın "Selçuklu Sultanından icazet almak gerekir" sözüne kızarak "ve ger (Sultan) bu vilayete ben onlardan öndin geldim der ise Süleymanşah dedem ondan evvel geldi" (Aşıkpaşazade s. 103) demesi onun Anadolu'da ilk Selçuklu Sultanlığını kuran Süleymanşah'ın varlığından haberdar olduğunu göstermez mi? O. Turan da aynı kanıdadır (1971 s.811).1

 

Kayı mı, yoksa?

Efsane ile gerçeğin bir karışımı olan Osmanlı ön-tarihini bitirmeden önce çıkmaza gireceğimizi bile bile Osmanlı uruğunun hangi boya ait olduğunun ya da olmadığının spekülasyonunu yapalım. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, onlara atfedilen Kayı boyu bir 15. yüzyıl uydurmasıdır.

Osmanlı toplumumun ön-tarihindeki ikinci sorun Osmanlı'nın Kayı boyundan inip inmediğidir. Şimdilik bu soruyu dolaylı yoldan ele alıp, onların efsanevi soy kütüğünde kişi adı olarak zikredilen, fakat aynı zamanda tanıdık bir boy adı olabilen adları saptayalım.

Dikkatli bir göz, Aşıkpaşazade, Nişancı Mehmed Paşa, Bayatlı Mahmud oğlu Hasan, Anonim, Oruç Bey, Neşrî, Hoca Sadeddin Efendi ve Müneccimbaşı Ahmed tarihlerinde bulunan Osmanlıların soykütüğünü tararken2 Oğuz boy adlarından olan Bayundur'un üç (Aşıkpaşazade, Anonim, Oruç Bey), Töger'in iki (Aşıkpaşazade, Oruç Bey), Kayı'nın altı (Aşıkpaşazade, Neşrî, Bayatlı, Anonim, Nişancı Mehmed Paşa, Hoca Sadeddin Efendi), Çavuldur'un üç (Bayatlı, Neşrî, Ruhi), Salgur'un dört (Bayatlı, Neşrî, Hoca Sadededdin Efendi), Todurga'nın bir (Hoca Sadeddin Efendi), Eymür'ün bir (Neşrî: Cem Keymür?) kez kullanıldığını görür.

Bayundur, Töger, Kayı, Çavuldur, Salgur, Todurga ve Eymür (?), hepsi dre Oğuz Konfederasyonuna bağlı boylardır. Hadi, Kayı'nın 15. yüzyılda uydurulup bu boylara eklendiğini düşünelim; öteki Oğuz boylarının Osmanlı'nın karışık atalarından olduklarını a priori reddedebilir miyiz? Ayrıca Osmanlı tarihçileri tarafından soykütüğüne dahil edilen (Aşıkpaşazade, Neşrî, Ruhi, Hoca Sadeddin Efendi, Müneccimbaşı) Yimek ~ Kimek federasyonunu ihmal edebilir miyiz? Bu sonuncuların bir federasyon oyup, 11. yüzyılın sonuna dek Oğuz ilinin hemen kuzeydoğusunda yaşadıkları saptanmıştır. Kaşgari (Divan, Atalay; Dankoff) onlardan bahsettiği gibi, Gardizi (/Martinez 1982) bu federasyon içindeki boyların adlarını bile verir. Bunlar arasında Kıpçak, Bayundur,3 Eylet, Eymür, Alan-As ve Tatar, Anadolu Beylikleri vesilesiyle tanıdığımız boylardır.

Kimek federasyonu içinde sayılan Tatarlara gelince; bunların öteden beri Bayundur ve Kıpçaklarla yakın bağlar içinde oldukları anlaşılıyor. O kadar ki, efsane-tarih, Süleymanşah'ın horasan'dan Rum'a göçerken başkanı olduğu elli bir göçer-evlik topluluğun bir bölüğünün Tatar olduğunu söyler. Ama hangi Tatarlar? Bilmiyoruz. Sadece Osmanlı Beyliği'nin kuruluş aşamasında Germeyan ili sınırları içinde bulunan Çavdar ve Bayıncar Tatarlarının Osmanlı'ya hep musallat olduğu söylenmiştir.

Toparlarsam: Efsane-tarihe göre, Ön-Osmanlı toplum Bayundur, Töger, Kayı, Çavuldur, Salgur, Kıpçak ve Tatar topluluklarıyla karışmış olabilir. Ayrıca (Beldiceanu-Steinherr ile Lefort 1997) Bitinya bölgesinde Yüregir, Çepni ve Kızık adını taşıyan toponomiler saptanmıştı. Göç yolu üzerinde gerçekleşen bu olgunun çeşitli nedenleri olmalıdır: Aynı kişiden inme, dış evlilik, otlakları ortak kullanma, ortaklaşa savunma, ılgarları birlikte yürütme, aynı göç yolunu izleme gibi.

Bu konuyu biraz daha irdeliyorum: Murad 2 tarafından elçi olarak Karakoyunlu Beyi Mirza Cihanşah'a gönderilen Behce-tü't-tevarih yazarı Şükrullah şöyle yazıyor:

Mirzaşah bana Sultan Murad'ın ahret kardeşi olduğunu söyledi ve ekledi, 'ayrıca akrabam da olur'. Akrabalığının sebebini sordum. Tarih okuyucusu Mevlana İsmail'i çağırmalarını buyurdu. Tarihçi elinde Moğol yazısıyla yazılmış bir kitapla huzura geldi. Kitaptan anlaşıldı ki, Sultan Murad'ın soyu Oğuz oğlu Gök Han (Alp), Mirzanın babasının soyu Oğuz oğlu Deniz han'dır (Alp).

Şükrullah'ın tanıklığı Âşıkpaşazade'nin metinleriyle berkitilir. Osman Bey, Selçuklu Sultanına kafa tutan konuşmasında kendi soyunun Gök han'dan indiğini söylememiş miydi? Zaten Şükrullah'ta ne Osmanlı'nın soyu olarak Kün Han'dan bahsedilir ne de Kayı boyunun adı anılır. Üstelik Karakoyunlu hanedanının Baranlı tiresinden (Sümer 1967) indiği de unutulmuşa benzer. Gök Han, Osmanlı'nın atasıdır. Deniz Han Karakoyunluların, o kadar. Yani her iki topluluk da Üç Ok'un birer üyesidir.

Başka bir çalışmada (Minorsky 1953), Karakoyunlu Baranlı (Berenlu) oğuşunun Yıvalarla4 ilişkisi olduğu ileri sürülmüştü. Yani Karakoyunluların ataları, Deniz Han'a sanlık, Üç Ok'tan Yıvalar idi. Pekiyi, belgeler arasında Gök han soyundan gelen Osmanlı'nın hangi boydan doğduğunu gösterecek bir işmar yok mu? Ufak da olsa var.

TAO'ya göre, Osmanlı'nın efsanevi soykütüğünde, "Gök Han" alt-boyuna bağlı olarak, sadece Bayundur ve Çavuldur boyları zikredilmiştir. Bayundur'u zikredenler Âşıkpaşazade, Anonim ve Oruç Bey; Çavuldur'u zikredenler ise Bayatlı, Nişancı Mehmed Paşa ve Ruhî'dir. İmdi, Şükrullah'ın Mirza ile konuşması eğer doğruysa, Osmanlı uruğu ya Bayundur ya da Çavuldur boyundan inmiştir. Pekiyi ama hangisi?

Osmanlı efsane-tarihinin incelenmesinden çıkarsadığım bilgilendirici sonuç şudur. Ön-Osmanlılar, Oğuz Han destanına göre, Üç Ok'un bir alt-boyu olan Bayundur, Peçenek, Çavuldur, Çepni birliği içindeki Çavuldur boyundan inen bir kesi, bir tiredir.5 Bu uruk zaman içinde Salgur, Bayundur, Töger ve Todurga boylarından kız alıp, kız vermiş böylece aralarında "bağır-beşik" ve "dünür-beşik" (Clauson 1972) ilişkileri doğmuştur.

Özetleyeyim: Osmanlı ön-tarihi, 11 yüzyılın sonunda, Kutalmış oğlu Süleymanşah'ın kendi uruğu ve Yabgulularıyla batıya göçüp, İznik'i Selçuklu Sultanlığı'nın (ilk) merkezi yaparak, Bitinya'da il tutmalarıyla başlar. Bu bölge Manuel Komnenos 1 zamanından beri Eskişehir üzerinden gelip geçen ardışık Türkmen-Oğuz, Kıpçak, Tatar tire ve konatlarının istilasına uğramıştır. Bu göçler arasında en iyi bilinen İbn Said'in (Cahen 1968) bahsettiği Paflagonya'ya yerleşen yüz bin çadırlık Kayı kütlesidir. Zaten, Khoniates'in anlattığı kadarıyla daha 12.yüzyılda bile Türkler Sakarya bölgesine sızmışlardı (Khoniates 1995, s.21). Bu göç dalgalarına bir de Cengiz Han'a karşı gelen Tatar ve Moğolları da katmak gerekir. Bütün bu göçer-evli halk Tinya, Misya ve Bitinya bölgelerine yayılmış, ta Ceiküs (Bakır) çayına kadar Anadolu'nun kuzeybatı bucağını kaplamıştır (Vryonis 1975). Bu arada, Bizanslılar tarafından bölgeye binlerce çadır Alan, Peçenek ve Kuman-Kıpçak toplulukları gönderilerek iskan edilmişlerdir. Ayrıca dış evlilik ya da ihtida yoluyla Türkmenle karışan Rum köylüyü de unutmamalıyız. Bu amorf etni iki yüz yıllık bir süreyle, Türkmen akınlarına ve Haçlı ordularının yıkıcılığına uğrayarak bunları sineye çekmiş, kendi boy düzenini bir daha kurmamak üzere, kesilere ayrılmış ve Bizans'la Anadolu Selçukluları ve İlhanlı Devleti arasında no-man-land olmanın verdiği bağımsızlıkla dingin bir hayat tarzı sürdürmeyi kabul etmiştir.

1 Alıntıda adı geçen Süleymanşah, kuruluş efsanesindeki Osman'dan üç göbek önceki kişi olamaz. Çünkü efsane onun ancak 13. yüzyılın ortalarında Rum vilayetine girmiş olduğunu telmih eder. Ki o zamana kadar en az sekiz, dokuz sultan Selçuklu tahtına oturmuştur. Öyle ise alıntıdaki Süleymanşah aslında Anadolu'ya ilk giren Kutalmış'ın oğludur.

2 Osmanlı efsanevi soykütüğünün incelenmesinde kullanılan bu tür bir yaklaşıma, Menakıbnâmeler ile TAO'da verilen bilgilerin, ardışık yazarlar tarafından aynen yinelenmiş oldukları gerekçesiyle itiraz edilebilir. İddia kısmen doğru olabilir ama o vakit, neden yirmi dört boylu Oğuz arasından yalnızca yedisi seçilmiştir, sorusu da gündeme getirilir. İtiraz edenler, "Çünkü" derler, "İlk uyduran böyle uydurmuş!" Bnece bu tarz bir itiraz geçerli değildir; zira "her efsanenin tarihsel bir dayanağı vardır" aksiyomuyla çelişir. Çelişmesi demek, "efsaneler beş para etmez" anlamına gelir ki, doğru değildir. Efsane yaklaşımını ilk deneyimlerden birinin Arık (1947) olduğunu sanıyorum.

3 Bu adın 12. yüzyılda Kuman ve Peçeneklerle Rus bozkırlarında dolaşan Berendilerle (Verendilerle) ses benzerliği de vardır. (M.U. Yücel, 2007). İlkinde art ünlü (a), ikincisinde ön ünlü (e) ile yer değiştirmiştir. Sanırım kelime zaman içinde lehçe değişmesi dolayısıyla sesi etkilemiştir. Anadolu Türkçesindeki Baranlu, Kuman Türkçesindeki Berenli aynı kelimedir, vice versa.

Bildiğim kadarıyla 2-3. yüzyıl arasında Anadolu'ya az sayıda da olsa küçük bir Kıpçak ve Kuman halkı girmiştir. Bunlardan biri de hala kendi adını taşıyan Mresin köylerinde bulunan Berenlilerdir. (Cuisenier, 1967, s.16).

İmri Karakoyunluların Bayundur boyuyla akrabalığından hep bahsedilmektedir. Tuhaf bir tesadüf ama Boyundurlular aynı zamanda Kimek konfederasyonunun bir üyesidir. Ayrıca hatırlatalım: Karakoyunlu sancağında Bayundur damgası vardır (Sümer, 1967). Bir sürü tarihi parametre ve değişkeni kapsayan sorunu ciddiye alıyorum. Kim Karakoyunlu oyununda Baranlu (Berenli), Kuman-Bayundur karmaşık ilişkilerindeki Osmanlı varlığının gizemini çözer.

4 13. yüzyılda Anadolu'da Yıvaların olduğu biliniyor. (Sümer, 1980, s.365).

5 Wittek (1924), Çavuldur'u Osmanlı'nın atalarından biri olarak tam uygun bulmuşken birdenbire vazgeçmiştir.

 

(Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu, Külliyat 1, Sencer Divitçioğlu, Alfa yayınları -tarih, s.29-36)