Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

sayfa 13'e git    sayfa 15'e git

 

Osmanlı yönetimi Kızılbaş halkla mücadelesinde şiddetliydi ve deyim yerindeyse “can havliyle” kontrolsüz bir şekilde Anadolu’daki kitlelere büyük zarar vermiştir. Bu şiddet ortamında Kızılbaşlar arasına gönderilen casusların yanlış ihbarda bulunarak günahsız kimselerin cezalandırılmasına yol açmalarından tutun da para sızdırmak isteyenlerin başkaları hakkında “Kızılbaştır” diyerek yalancı şahitlikte bulunarak para almalarına, evlerin içine gizlice Kızılbaşlık belirtilerinden kızıl külah atarak ihbar etmelerine, hatta aile içi kavgalardan dolayı eşlerin birbirlerini hükümete Kızılbaşlıkla itham ettiklerine rastlanırdı. (Ertuna, 1937: 29)

Sunduğumuz bu genel bilgilerden anlaşılacağı üzere Osmanlı Safevi mücadelesi Anadolu’da maddi/manevi büyük yıkıma yol açmıştır. Oldukça yıpratıcı savaşlar, bu savaşlarda tahrip olan yerler, yok olan binlerce insan, bu mücadelenin sonucunda artık iyice belirginleşmiş olan Alevi-Sünni bölünmesi, İran ve Anadolu arasında ve sürgünlerle başka bölgelere yaşanan nüfus hareketleri, bu yıkımın sonuçlarından sayılabilir. Osmanlı Safevi siyasal mücadelesinin en kalıcı sonucu ise bugün de Türkiye’de çok önemli bir problem olan Alevi-Sünni problemini, “Kızılbaş, Rafızi ve Yezit” şeklindeki nitelemeleri miras almamız oldu.

Bu konuyla ilgili son olarak Anadolu’daki Kızılbaşların Erdebil Ocağı’na ve bu ocağın mürşidi şahlara olan bağlılıklarını sağlayan organizasyona değinmek istiyorum. Daha önce de kısmen değindiğim gibi, Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın müritlerine On İki İmamları simgeleyen, on iki dilimli kırmızı taç giydirmesi sonrasında kullanılmaya başlanan “Kızılbaş” deyimi, Şah İsmail döneminde daha da yaygınlaşarak kullanıldı. Yine kaynaklarda şahların “Sûfi” olarak anılmalarının yanı sıra, sûfi veya sofi unvanı müritler ve Rumlu ve Şamlu gibi önde gelen Kızılbaş kabileleri için de kullanılagelmiştir. Sûfi sözcüğü, Anadolu halk dilinde “sof” şeklinde Kızılbaş Alevileri nitelemek için de kullanılmıştır. Bu konuda “Buyruk”lara da bakılabilir. Sûfi grupların başına “halife”, bütün bu halifelerin başına da “halifetü’l-hulefa” adı verilirdi. Şah’ın vekili sayılan halifetü’l-hulefa aynı zamanda “beğ” unvanı da taşırdı. Halifetü’l-hulefa’nın emirleri Şah’ın emirlerine eşit sayılırdı. Şah mürşid-i kâmil idi. Sufiliğin en temel özelliği mürşid-i kâmil’in emirlerine uymak, yasakladıklarından sakınmak ve gerekirse onun uğrunda kendini feda etmeyi kutsal bir görev saymaktı. Özetle Safevilerin büyük ölçüde Kızılbaş kabilelere dayanan örgütlenmesi bu şekildeydi. Halifelerin, Anadolu’da Kızılbaş kitleler arasındaki faaliyetleriyle Safevi şahları ya da mürşidler ile talipler arasındaki bağlantı sağlanıyordu. Bu konuda Sümer şu bilgileri veriyor: “Halifeler Türkiye’de muhtelif yerlerde yaşayan Kızılbaş zümrelerinin başında bulunan temsilcilerdir. Bunlar menşe bakımında yine o zümrelere mensup, yani Anadolulu kimselerdir. Halifeler bir müddet Erdebil’de bulunup tarikatın usûl ve erkânını öğrenir ve aldıkları talimatla memleketlerine dönerlerdi…” (Sümer, 1976:82) Halifeler (Vekiller) aracılığıyla gerçekleştirilen bu ağ şeklindeki organizasyon Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar Tahmasp zamanlarında devlet düzeni ve kurumsallaşması çerçevesinde daha planlı ve sistematik olarak uygulanmıştır. Bu halifeler yukarıda Sümer’in vurguladığı gibi zaten bu Kızılbaş kitlelerin içinde çıkmış kişilerdi. Bu nedenle bunların Anadolu’daki faaliyetleri halk arasında büyük kabul görüyordu. Bir dönem (16.yy.) Anadolu’daki ocakzade dede ailelerinin büyük bir bölümünün halifelere ve dolayısıyla Safevi nüfuzuna bağlı oldukları tahmin olunabilir. Dede evlerinde bulunan kutsal “Buyruk” kitaplarında yer alan bilgiler, Pir Sultan, Kul Himmet, Teslim Abdal gibi pek ozanın deyişleri, Kızılbaşlarla, şahlar arasındaki bağı açıkça ortaya koymaktadır. Kızılbaş kitlelerle sosyal ve dinsel özdeşliğe sahip ve Erdebil’de, Anadolu’daki Kızılbaşların geleneksel ve sözlü kültürel/dinsel bilgilerinin çok ilerisinde ve sistemli bilgilerle ve kitaplarla donatılmış bu halifeler, Anadolu’nun birbirine çok uzak muhitlerinde yaşayan kitleleri deyim yerindeyse homojen hale soktular. Bu standardizasyon faaliyetinde ki, bu uzun yıllara dayanan bir süreçtir, halifelerin ilişkide bulundukları Kızılbaş dedeleri ön plandaydılar. Dedeler nezdinde aynı zamanda seyyid olan şahlar, mürşid; halifeler ise onun vekilleri sıfatındaydı. Safevi ailesi gibi onlar da ocakzade ve seyyid idiler. İşte Kızılbaş dedeleri ile mürşid kabul ettikleri şahlar arasındaki bağlantı, böyle sağlam ve kutsal esaslara dayanmaktaydı. Bu kutsal bağlılık sayesindedir ki, “Yezid düzeni” sayılan Osmanlı’ya karşı seve seve canlarını feda ediyorlar, deyişlerinde Hz. Ali’nin “don değiştirmiş” şekilleri olan şahlara bağlılıklarını coşkulu bir şekilde şöyle haykırıyorlardı:

Bir kişi gayretle sevse pirini

Osmanlılar talep eder malını

Süremedim erkânsını yolun

Bu yıl bu yayladan Şah’a gideriz (Öztelli, 1989: 10)

Bu dörtlüklerde de Anadolu’daki Kızılbaşların nasıl Osmanlı zulmüne karşı bir kurtarıcı bekledikleri açıkça görülmektedir.

Yukarıda özetlenen etkenlere, Anadolu'da Safevilerin artan etkinlik ve popülaritelerini sosyoekonomik sorunları da eklemek gerekir. Konunun uzmanı Ocak’ın Bektaşi Menakıbnameleri üzerindeki incelemelerine göre, Şii motifler, Anadolu’da 18.yüzyıl sonlarına kadar ön planda olmadığı gibi, ateş kültü, tabiat kültleri, kalıp değiştirme, tenasüh ve hulûl gibi Şiilik dışı unsurlar ön plandaydı. Menakıbnamelerde Şii motif olarak sadece, Hacı Bektaş-ı Veli ve Kızıl Deli gibi şeyhlerin On İki İmam soyuna bağlanması bulunmaktadır. Orta Asya’dan başlamak üzere Türklerin Şii akımlardan etkilendiklerini biliyoruz. Ancak onların inançlarında Şii motiflerin ağırlıklı olarak yer alması, 16.yüzyıldan itibaren Safevi propagandasının sonucudur. Şah İsmail daha önce Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar’ın Anadolu ve İran bölgelerindeki Türk boyları kazanma siyasetini daha da geliştirmiş ve halifeler yani propagandacı dervişler aracılığıyla On İki İmam Şiiliğini, bu göçebe/yarı göçebe boylar arasında yaymıştır. Ancak On İki İmam Şiiliği klasik biçimiyle değil, Kızılbaş boyların tenasüh, hulûl gibi eski inançlarıyla uygun bir şekilde onlara sunuldu. Kerbela Matemi kültü, Ehl-i Beyt düşmanlarına lanet (teberâ) ve Ehl-i Beyt dostlarına muhabbet (tevella) Safevi propagandasının temelini oluşturdu. Zaten, toplumsal açıdan merkeziyetçi yapısına Selçuklulardan bu yana uyum sağlayamayan, yerleşikliğe karşı direnen ve bu direnci zaman zaman ayaklanmalar şeklinde sergileyen bu kitlelerin içerisinde bulundukları sosyal ortam Safevi propagandasına oldukça müsaitti. Babai İsyanı’nda da gördüğümüz “Mehdi bekleme” inanışlarını da muhafaza etmekteydiler. Bu koşullarda ortaya çıkan Şah İsmail onların gözünde adeta bir kurtarıcı, bir “Mehdi” konumundaydı (Aydın, 1995: 49).

(Alevilik ve Kızılbaşlık Tarihi s.90-93, Dr. Ali Yaman, Nokta Kitap, Temmuz 2007)