Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Hızlı erişim için tıklayabilirsiniz

Ab....Ac........Ad....Af....Ag.........Ah....Ai....Aj...Ak...Al....Am....An....Ap....Ar....As........At....Au....Av....Ay....Az

Ba....Bak....Ban....Bas....Baş....Bat....Baz.....Bec..........Bi...Bo

 

A

A : Ya, ise anlamında Karaçay Malkar Türkçesi'ne özgü bir ek. Ünlü ile biten kelimelerden sonra "va" şeklinde gelir. Sen a nek kemeyse?: Ya sen niye gelmiyorsun? Anı va çırtda körmegenme: Onu ise hiç görmedim. Men tohta deyme, sen a callab barasa: Ben dur diyorum, sen ise sıvışıp gidiyorsun. Men kadalıb işleyme, sen a? Ben harıl harıl çalışıyorum, ya sen? (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A : Karaçay Malkar Türkçesi'nde "mümkün mü, olur mu", anlamında bir ek.
     Barmay a, barmay amalıbız cokdu:
Gitmemek olur mu, çaresiz gideceğiz.
(Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A : Dilek bildiren bir ek, Aytsang a: Söylesene...  Berseng a : Versene. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A-che-pou-lai: Şehir ibn-kordadeh’e göre Aşpara (Arap coğrafyası bibliyografisinde Asbara). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-che tegin T’ou-lo: A-che-na (A-se-na) tegin Pou-lo’ya bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-che-t’e Wen-fou: Kuzey Türkleri’nin başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-che-yu-che-to: Kiu-wei (Yasin) ülkesinin başkenti. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-fa : Tölös Kabilesi. A-po, A-tie, Ho-tie ve Hie-tie’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-fou: Üstadın kaynağı-Karaşar yakınlarında bir yer. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-po: Bir Türk unvanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-pou-se: Karluk Başbuğu (?).(Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-pou-se: Uygur Kabilesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A.R.Radcliffe-Brown: İngiliz antropolog. Yapısal-işlevci olarak bilinen düşünce okulunun kurucusudur. O ve onu izleyenler bir toplumun her gelenek ve inancının, o toplumun yapısını sürdürmeye dönük belirli bir işlevi olduğuna inanır.  Toplumun varlığını sürdürmesi buna bağlıdır. Antropologun görevi, gelenek ve inançların sistemi sürdürme sorununu çözmek üzere işlev gösterdiği yöntemleri incelemektir. İnsan davranışına dönük evrensel yasaları bu incelemelerden çıkartmak olasıdır. Yapısalcı-işlevsel yaklaşımın değeri, antropologların toplumları ve kültürlerini sistemler olarak çözümlemelerine ve çeşitli parçaları arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemelerine yol açmış olmasında yatar. Ancak Radcliffe-Brown, toplumsal davranışın evrensel yasalarını ortaya çıkaramamıştır, çünkü antropoloji fizik ya da kimya gibi deneysel bir bilim dalı değildir ve insan etkinlikleri her zaman kestirilebilir biçimde işleyen bir doğa kanununun ürünü  olarak görülemez. (Kültürel Antropoloji, William A.Haviland, Harald E.L.Prins, Dana Walbrath, Bunny McBride, Kaknüs Yayınları)

A-si-ki: Beş Nou-che-pie kabilesinden birincisi, bu kabilenin başbuğunu da tanımlar. A-si-kie’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-ki K’iue se-kin: Birinci Nou-che-pi kabilesinin başbuğu. Bkz: A-si –kia se-kin. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-ki Po-lou: Birinci Nou-che-pi kabilesi başbuğunun adı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-kie k’iue se-kin: Birinci Nou-che-ki kabilesi başbuğunun adı. A-si-ki k’iue se-kin’e bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

(A-) si-kie k’ue se-kin Tou-man: Birinci Nou-che-pi kabilesi başbuğunun adı. Tou-man’a bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-kie ni-chou se-kin: Dördüncü Nou-che-pi kabilesi başbuğunun adı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-lan (Arslan) Ta-fan tan-fai-li: Ngan Kralı Tou-sa-po-t’inin küçük kardeşi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si –lanta-han (Arslan Tarkan) Fergana Kralı (739). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-yen: Doğu Türkistan’da bir şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-tie: Tölös kabilesi. A-pa’ya bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-to p’ei-lo: (Boila) Kara Türgeşler’in Kağanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aalins: (Alanlar) Halk. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi) (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aan : Kapı. (Saha Halk Edebiyatı)

Aan Xatııra : Kapı kilidi. (Saha Halk Edebiyatı)

Aar Toyon : Tanrının adı. (Saha Halk Edebiyatı)

A-au-tso: İlkel dokuz Uygur kabilesinden biri. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Âb-ı hayât: (hayat suyu), 1. İçene ebedî hayat bağışlayan efsanevi su, 2. (mecazi) çok tatlı ve hafif su. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Âb-çora : Farsça, kahvaltı. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Aba : İsim olarak kullanılır. 1. Ana. 2. Nine, anneanne. 3. Büyük kız kardeş; abla. Ay-aba, Beğ-aba, Kutluğ-aba. 4. Doğu Sibirya’da oturan Abakan Türkleri’nden küçük bir oymak. Altay Dağları’nın kuzeyinde, Aladağ yamaçlarında ve Tom Irmağı’nın kıyılarında yaşarlar. (A. Erol)

Aba : Din adamlarının giydikleri cüppe. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aba : Anne. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Âbâd: (Ar. isim) Sonsuz gelecek zamanlar. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Âbâd: (Farsça, sıfat) 1.Mâmur, şen, bayındır, 2. (Farsça, edat) çokluk bildirir. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Abakay : Moğolca amca demektir. (A. Erol)

Abakus : Sütun başlığının en üstünde yer alan tabla. (E.Akurgal)

Aban : Su, Suyun üzerinde hakimiyeti olan meleğin ismi. Zerdüşt dinî takviminde ayın 10 günü ve sekizinci ayın adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Abacırık : Toprak. Abacırık cer: Zemin, temel, esas. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abaçı : 1.Cin, hortlak, 2.Öcü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abadan : Büyük, iri, yaş ve boy itibariyle büyük. Abadan caşım üydedi: Büyük oğlum evdedir. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abar: … (?) Bir yazar tarafından bahsedilen bir halkın adı. “A bahaç” Bizans yazarlarına göre Avarlar’ın adı. Bu kelime Tölös kabilesinin halkı olan A-pa veya A-tie ile karıştırılmamalıdır. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abaza koyan : Ebe gümeci. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abas: Yunan mitolojisinde Lynkeus ile Hypermnestra'nın oğlu, Akrisios ile Proitos'un babasıdır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Abbas : Arapça, isim. 1. Arslan, 2. Hz. Muhammed'in amcalarından, Mekke'nin fethinde müslüman olan zat. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âb-bâz : Farsça, su cambazı. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Abçı : 1. Şaşırmak, sendelemek, çekinmek, ürkmek, bezmek, cesareti kırılmak, canı sıkılmak, 2. Zarar görmek, harap olmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abcıtuv : Zarar vermek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abd: (Ar. isim) köle, kul. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Abd-i müşterâ : Para ile satın alınmış köle. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Abd-ül-kadir : 1.Allah'ın kulu, 2. Erkek adı. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Abdal: Halk adı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abdal: Halk adı. Bu halkı Heftalitler olması görüşü kabul edilmemektedir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abdera: Trakya kıyısında bir Yunan kenti, M.Ö. 7 yy.'da kuruldu. M.Ö. 6.yy.'da Anadolu kenti Teos'tan (Sığacık) gelen İonialılar kenti yeniden kurdu; lirik Yunan ozanı Anakreon da İonia'dan gelenler arasındaydı. Abdera, sofist Protagoras ile filozof Demokritos'un doğum yeridir ama Abderalılar aptallıklarıyla da ünlüydü. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Abdez : Abdest. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abdest: İslâm'da bazı ibâdetlerin yerine getirilmesi için yapılan ve bizzat kendisi ibâdet olan temizlenme. Abdest kelimesi Farsça'da su anlamına gelen "âb" ile el anlamına gelen "dest" kelimelerinden oluşmuş birleşik bir isimdir. Arapça karşılığı olan "vudû" kelimesi hadislerde kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de ise temizlik anlamında "tahâret" ve "zekâ" kelimeleri geçmektedir. Vudû' kelimesi güzellik ve temizlik anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ibâdete başlanmadan önce insanın iç dünyasını güzelleştirmesi ve dışını da iyice temizlemesi gerekir.
İslâm'da abdestin farziyetine "Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)..." (el-Mâide, 5/6), âyeti delâlet etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in abdest almadan hiç bir iş yapmadığını görüyoruz (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1583). Ancak abdest her amel ve ibâdet için değil başta namaz olmak üzere bazı ibâdetler için farz kılınmıştır. Fakat müslümanın sürekli abdestli bulunması sünnettir.
Abdest her şeyden önce her türlü pislik ve kirlilikten kurtulmak, yani maddî ve manevî bütün pislik ve mikroplardan uzak kalmak için İslâm'ın emrettiği önemli bir ibâdettir. Mikrobun en kolay ürediği yer ağızdır. Ağızdan başlayarak el, yüz ve ayakların günde beş defa temizlenmesi İslâm'ın temizliğe verdiği önemi gösterir. Böylelikle İslâm yüzyıllar önce temizliğin üzerinde durup insanoğlunu maddî-manevî her türlü pislik ve mikroptan korumayı hedeflemiştir. Bunun yanında abdest alan bir insan, kendini manen temiz ve rahat hisseder ve bu güzel his ve temiz duyguyla Allah'a ibâdete durur. Bu da ruhun temizliğini sağlamaktadır. İnsanın yaratılış gayesi olan Allah'a kulluk böyle bir temizleme ameliyesi ile başlayınca insanoğluna vereceği zevk ve rahatlığın değeri sonsuzdur.
İnsan abdestle bedenen ve mânen temizlendikten sonra Allah'ın huzuruna çıkar. Böyle bir temizlenme ile günlük bütün yorgunlukları ve yükleri geride bırakır.
Abdest almakla, dünyevî ve uhrevî birçok fazilet ve güzellikler elde edilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) abdestle ilgili olarak şöyle buyururlar:
"Bir müslüman abdest alıp yüzünü yıkadığında, yüzündeki âzaların işlediği bütün günahları; el ve ayaklarını yıkadığında el ve ayaklarıyla işlediği bütün hata ve günahları, su damlalarıyla beraber akıp gider ve kendisi de tertemiz olur. Hatta kirpik ve tırnak diplerindeki günahlarından eser kalmaz. Âdâp ve erkânına uymak suretiyle abdest alıp kıbleye dönerek: "Eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü" diyen bu kul için cennetin kapıları açılmıştır; o, cennet kapılarının dilediğinden içeri girer." (Müslim, Tahare, 32, 33; Tirmizî, Tahâre, 2). (İslam Ansiklopedisi)

Abezek : Kız ve erkeklerin kol kola girerek oynadıkları  bir Karaçay-Malkar dansı. Abezekge bar: Abezek dansını yapmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abıçar : Subay. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Âbık : Arapça, sıfat. 1. Sebepsiz olarak efendisinin yanından kaçan köle. 2. Cıva. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Abınçak : Düşücü. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abınduv : Her zaman şanssızlık yaşayan, yanlışlarını tekrarlayan insan. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abıngı : Akşam. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abınsız :İşini düşünerek yapan, yanlışını tekrarlamayan insan. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abıstol : Karaçay Malkar Türkçesi'nde kasım ayı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abıstolnu art ayı : Karaçay Malkar Türkçesi'nde aralık ayı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Âbi : Arapça, sıfat. Çekinen nazlanan, sakınan, tiksinen. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âbi :  Farsça, isim. 1. Ayva 2. Suda yaşayan ve suda hasıl olan 3. Açık mavi. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âbid : Farsça, isim. Kıvılcım. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Abid : Arapça, isim. Kullar, köleler. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âbid : Arapça, sıfat. İbadet'ten. İbadet eden, tapınan. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âbidât : Arapça, isim. (yanlış olarak abide'nin) Anıtlar. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

A'bide : Arapça, isim. Köleler. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Abou Müslim: Horasan’ın Arap guvernörü. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abrek : Kafkas, Karaçay Malkar akıncısı, eşkıya. Kafkas-Rus savaşlarında Ruslar'la çarpışan silahlı Kafkas süvarileri. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Absimti : Sumerler’de Ur Kralı Şu-Sin’in annesi (Kramer)

Abydos :  Çanakkale, Troas bölgesinde İlkçağ kenti.

Abu : Sumer tanrısı Enki’nin hasta olan organlarından birini iyileştirmesi için Ninhursag tarafından yaratılan bir tanrı. (Kramer)

Abzar : Avlu. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abzu : Sumerler’de deniz, dipsiz derinlik; su tanrısı Enki’nin evi. (Kramer)

Âb-ı Hayât : İçene ölümsüz bir hayat verdiğine inanılan su. Âb, Farsça'da "su", hayat ise Arapça'da "yaşam" demektir. Buna, âb-ı hayat, âb-ı Hızır, aynü'l-hayat, nehru'l-hayat da denilir. Anlamları; hayat suyu, Hızır suyu, hayat pınarı ve hayat ırmağı demektir.
Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Musa ve Hızır kıssası anlatılırken âb-ı hayata dolaylı olarak temas edilir. (el-Kehf, 18/60-82). Ayetlerde anlatılanlar şöyle özetlenebilir: Hz. Musa bir gün genç arkadaşıyla birlikte, kendisine Allah tarafından "rahmet ve gizli ilim" verilen Hızır (a.s.)'la buluşmak üzere yola çıkar. Buluşma yeri "iki denizin birleştiği yer" (Mecmau'l-Bahreyn)'dir. Yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın canlanıp denize atlaması buluşma yerini belirleyen bir işaret olacaktır. Deniz sahilinde rastladıkları bir kayanın yanındaki pınarın suyu tuzlu balığa temas edince balık canlanır ve denize atlar. Genç arkadaşının elinde gerçekleşen bu olağanüstü olayı daha sonra öğrenen Musa Peygamber geri döner ve hayat pınarının başında Hızır (a.s.)'la buluşarak, ibretli olayların geçeceği yolculuğa çıkarlar (bkz. Kehf Suresi mad.). Buhârî'deki bir rivayette, buluşma yeri olan Mecmau'l-Bahreyn'den maksadın hayat pınarı olduğu ifade edilir. Bu hadîse göre; "Hızır'la buluşacakları kayanın dibinde bir kaynak 'ayn' vardı ki buna hayat kaynağı (aynü'l-hayât, ab-ı hayât) deniyordu. Bu suyun temas edip de diriltmediği hiçbir şey yoktu. İşte balığa bu sudan sıçramış" (Buhârî Tefsîr, Suretü'l-Kehf, 4).
Halk arasındaki mitolojik anlayış ve inanışa göre yeri bilinmeyen bu pınardan içen kimse, uzun ömre veya sonsuz yaşayışa kavuşmuş olur. Hızır (a.s.)'ın uzun yaşayışı da bununla açıklanmak istenir.
Wensinck, L. Massignon ve Friendlaender gibi müsteşrikler, İskender efsanesi ile Hz. Musa ve Hızır kıssası arasında ilgi kurmaya çalışmışlardır. Çünkü âb-ı hayât unsuru bu hikâyelerde ağırlık noktasını teşkil eder. Müfessirlerin bu bilgilere yer vermesi, muhaddis ve tarihçilerin yaptıkları aktarmalar, Kehf Suresindeki (18/83-98) Zülkarneyn kıssası onların başlıca delilleri olmuştur. Müfessirler IX. yüzyıldan itibaren, İskender efsanesini Kur'an-ı Kerîm'deki Zülkarneyn kıssasını açıklarken geniş ölçüde kullanmışlardır. Buna göre, İskender-i Zülkarneyn, içene sonsuz hayat veren ve insanüstü güçler kazandıran âb-ı hayattan söz edildiğini duyar ve bunu aramaya karar verir. Halasının oğlu olan ve Hızır diye anılan Elyesa ile ordusunun refakatinde yolculuğa çıkar. Âb-ı hayât, "karanlıklar ülkesi"ndedir. Yolda fırtına yüzünden ordudan ayrı düşerler. Karanlıklar ülkesine gelince Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra, Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Orada âb-ı hayâtı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem sonsuz bir hayata kavuşur ve hem de olağanüstü güçler kazanır. Sonra Zülkarneyn'le karşılaşır. O da, âb-ı hayâtı ararsa da bulamaz ve bir süre sonra ölür (Buhârî, Tefsir, 18/4; Zemahşerî, el-Keşşaf, Kahire 1307, I, 575; Taberî, Câmiu'l-Beyân, Bulak 1323-29, Beyrut 1398/, XV, 163-167; Beyzâvî, Envâru't-Tenzîl, Kahire 1285, II, 19-20; A. Yaşar Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara 1985, s. 43-58; İ. Hakkı İzmirli, "Âb-ı Hayât ", İTA, 1, 48-49; A. J. Wensinck, "Hızır", İA, V/I, s.457-462).
Âb-ı hayât tasavvufta Cenâb-ı Hakk'ın "el-Hayy" isminin gerçeğinden ibarettir. Bu ismin sırrına erenler âb-ı hayâttan içmiş olurlar. Dinî, tasavvufi edebiyat türlerinde bu anlamı bulmak mümkündür. Mevlânâ'nın şu mısraları örnek verilebilir: "Hızır, Tanrı keremiyle âb-ı hayâta kavuştu", "Sen ya baştan başa cansın, yahut zamanın Hızır'ı, yahut âb-ı hayât; onun için halktan gizlenmektesin", "Sana nasıl Hızır demeyeyim ki âb-ı hayat içtin, sen âb-ı hayatsın; sula, kandır bizi" (Dîvân-ı Kebîr, trc. Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul 1957, I, 92, 166, 352, II, 62, 355-434). (İslam Ansiklopedisi)

Ab-zohr : Ölülerin şerefine yere dökülen içki, Yasna'nın bir bölümü. (Ateşe Tapmayanlar)

Âbid : İbâdete düşkün, çok ibâdet eden kimse. Çoğulu ubbâd, âbidîn ve âbidûn'dir.
Kur'ân'da tekil ve çoğul hâliyle, toplam oniki yerde geçer. Bir âyet-i kerime şöyledir: "Ey Muhammed, Allah'a tevbe eden, ibâdete düşkün (âbidleri), ona hamdeden, onun, yolunda (dinini yaymak için seyahat eden)... Müminleri müjdele!" (et-Tevbe,9/112). Âbid kelimesi hadis-i şeriflerde de "ibâdete düşkün" anlamını ifâde eder. Ancak hadislerde ilimsiz ibâdet düşkünlüğü ile ahlâkî olgunluğa ulaşmamış bir âbidliğin değerinin olmadığı anlatılır: "Âlim kişinin, (âlim olmayan) âbid üzerine üstünlüğü, ayın yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Ya da benim, sahâbilerimden en aşağı seviyede bulunana üstünlüğüm gibidir." (Ebû Dâvud, İlim, I; Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 39; İbn Hanbel, V, 196) "Cömerd fakat câhil olan kişi, âbid fakat cimri olan kimseye nazaran Allah nezdinde daha makbûldur." (Tirmizi, Birr, 40).
Hz. Peygamber ve hulefâ-i râşidin* devrinden sonra İslâm devletinin sınırlarının genişleyerek müslümanların büyük bir servete sahip olması, devlet idarecileriyle halkın zenginlerinden bir kısmının dünya malına fazlaca rağbet etmeleri, samimi müslümanların tepkisini doğurdu. Hz. Peygamber ve ashâbının sade ve gösterişsiz, yaşantısına özlem duyan bazı insanlar, dünyaya değer vermeden, halkın arasından uzaklaşarak kendilerini Hakk'a ibâdete verdiler. Halkın büyük bir bölümünün lüks ve refah peşinde koştuğu bir dönemde böyle bir hayatı tercih ederek kendilerini ibâdete verenlere bir ayrıcalık olmak üzere "âbid", "zâhid" * ve "nâsik" gibi adlar verildi. İlk Âbidler diyebileceğimiz bu kişilerin çoğu, ilim ve amelle meşgul kimselerdi. Şu kadar var ki, âbid kelimesi tasavvuf literatüründe pek kullanılmamış ve tasavvuf lügatlerine girmemiştir. Tasavvufta âbid yerine daha çok ârif ve âşık terimleri benimsenmiştir. İlk mutasavvıflardan Bâyezid-i Bistâmî "Abîd hâl ile ibâdet eden, vâsıl-ârif ise içinde bulunduğu hâl ibâdet olan kimsedir" der. (Sülemî, Tabakâtu's-Sûfiyye, Kahire 1986, s. 69). İbnu'l-Cellâ, "Zâhid; övme ve yerme, nazarında eşit olana, âbid; farzları ilk vaktinde kılana, muvahhid; her şeyi Allah'tan bilene denir" diyerek âbid, zâhid ve muvahhid arasındaki nüansı ifâde etmektedir. (İslam Ansiklopedisi)

Abydos: (Nara burnu), Çnakkale Boğazı'nın en dar noktasında, Asya yakasında Miletos kolonisi. Kserkses M.Ö. 480'de AVrupa'ya buradan geçti. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aca : İlk çocuk. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acal :  Ecel. Acalga bolcal cok : Ecele vade yok. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acai-han : Tatar prensi. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Acaşuv : Kaybolmak, kendinden geçmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Acatl: Saz. (Aztekler, Jacques Soustelle, Dost Yayınları)

Acca Larentia ya da Larentina: Az bilinen bir Roma tanrıçası, onuruna 23 Aralık'ta Larentalia şenliği düzenlenirdi. Karşıt birçok söylenceden birine göre çoban Faustulus'un karısı, ilk fratres arvales'in annesidir, dağda bulduğu Romulus ile Remus'un sütannesidir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Accius ya da Attius Lucius: (M.Ö. 170- y. 86). Latin ozanı ve oyun yazarı. Umbria bölgesi kenti Pisaurum'da doğdu, ömrünü Roma'da geçirdi. Pacuvius'un çağdaşıydı ama daha gençti. Roma edebiyatının son büyük tragedya ozanıdır. Cicero, M.Ö. 80'li yılların başında onun verdiği dersleri dilediğini belirtir. Günümüze adını bildiğimiz 46 tragedyasından parçalar kalmıştır, bunların çoğu Yunan tragedyalarından özgürce yapılmış çevirilerdir. Accius, ayrıca Decius Mus'u ve söylenceye göre Etrüsk kralı Tarquinius'u Roma'dan kovarak cumhuriyeti kuran Lucius Iunius Brutus'u konu alan iki fabulae praetextae yazdı. Her iki oyun da seyircilerin yurtseverlik duygularını coşturmak amacını güder... (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Acestes: (Aigestes, Aigestos), Vergilius'un Aeneis'inde nehir tanrısı Crimisus ile Troyalı bir kadının, Egesta ya da Segesta'nın oğludur. Aeneas ile arkadaşlarını Sicilya'da ağırlar. Egesta'yı kuranlar Aeneas'ın Sicilya'da kalan Troyalı yoldaşlarıdır ve Acestes'e atfen kenti ilkin Acesta adını verirler. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Achates: (Yun. Akhates), Vergilius'un Aeneis'inde Aeneas'ın sadık dostu ve can yoldaşı, kendisinden sık sık fidus Achates "vefalı achates" diye söz edilir. Achates, destan geleneğindeki sadık dostlardandır, Akhilleus'un dostu Patroklos, Theseus'un dostu Peirithos ile karşılaştırılabilir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Acinai : Binbaşı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

A-ce-ste : (Türkler’in) Aşidz kolunun ismi. (Gumilöv)

Acem: (Ar. isim) 1. Arap olmayan, Araptan gayri olan kavim, 2. İranlılar. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugât, F.Devellioğlu)

Achaimenidalar : İran’da (M.Ö.550-330) hüküm süren ilk İran hanedanın adı. (Czegledy)

Aci : Değerli, kıymetli, yararlı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aciman : Gökyüzü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acir : Öfkeli, kindar, kötü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acir : Erkek at, aygır. Acirge aylan: Kısrağın aygırla çiftleşmesi. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acivaz : Yabani sarımsak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acta: Roma İmparatorluğu'nda, bir imparatorun çıkardığı kararnameler, ölümünün hemen ardından açıkça yürürlükten kaldırılmadıkça, devlet görevlileri ve ardından gelen imparatorlar bu kararnamelere uyacaklarına yemin ederlerdi. acta senatus, (senato kararları), imparatorluk döneminde senato oturumlarının resmi tutanakları. acta diurna (günlük olaylar), toplumsal ve siyasal haberler veren, M.Ö. 59'dan itibaren her gün yayımlanan ve hem Roma'da hem eyaletlerde okunan bir gazete. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Acü-mücü :  Bit-Böcek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acz : Bir nesneye gücü yetmemek, kudreti olmama durumu, güçsüzlük, kifâyetsizlik. Bu sıfatları üzerinde bulunduran kimseye de âciz denir. Acz, kudretin zıddıdır. Bir şeyi yapmaya gücü yetmeyen kimse ondan âcizdir. İslâm'da mükellefiyet (yükümlülük)'ler kudrete bağlıdır. Bir şeyi yapmaktan âciz olan onunla mükellef* değildir. Allah hiç kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle yükümlü tutmaz. Allah kullarının âciz kaldığı konularda onlar için bazı kolaylıklar getirmiştir. Meselâ su bulamayan ya da kullanmaktan âciz olan kimse teyemmüm eder. Namazda ayakta durmaktan âciz olan kimse namazını oturarak kılar, oturmaktan da âciz ise işâretle kılar. Ramazan orucunu tutamayacak kadar hasta ve âciz olan kimse yer, sonra iyileşince kaza eder. Hacca gitmeye kudreti olmayana hac farz değildir .Acz, ehliyet ârızalarındandır. Bir işi yapmak için insanın ona ehil olması gerekir. Buna edâ ehliyeti diyoruz ki iki kısma ayrılır:
1- Ehliyet-i Kâsıra: Kudreti noksan olanların ehliyetidir. Çocukların ve delilerin akılları eksik olduğundan kudretleri de noksandır. Bu gibi kimselerin fiilleri namaz ve oruç gibi Allah hukuku ile ilgili ise edâsı sahîh ve muteber olur, kul hakkıyla ilgili ise yapılan işin cinsine göre üç durum söz konusudur:
a- Hibe ve sadaka kabul etmek gibi kendileri için faydalı olan şeyler geçerlidir.
b- Borç vermek ve bağışta bulunmak gibi, kendileri için zararlı olan hususlar sahih değildir, geçersizdir.
c- Alışveriş gibi olan şeyler ise velisinin iznine bağlıdır.
2- Ehliyet-i Kâmile: Aklı tam olanların ehliyetidir. Ergenlik çağına gelmiş ve aklı yerinde olan kimselerin ehliyeti gibi. (Ömer Nasuhi Bilmen Hukuki İslâmiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, I, 228) (İslam Ansiklopedisi)

Aç : Aç, açlık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aç cıl : Açlık yılı (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Açada : Eşek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açav : Hediye, bahşiş. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açay : Acıkmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açdır : Açtırmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açemez : Nart destanlarında bir kahramanın adı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açey : Nert destanlarında bir kahramanın adı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açeyim toz : Bir tür totem, put. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açha : Para. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açhasız : Bedava. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açhıç :  Anahtar.

Açı : 1. Acı, 2. Acımak, 3. Maden suyu, 4. Zarar görmek. . (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açıgan : Ekşi. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açık : Açık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açıl : Açılmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açihşirun : Kereitler'in Tubegan Ailesi'nden. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Actium : Epeiros'un (Epir) güneyinde, Yunanistan'ın batı kıyısında bir burun; Octavianus'un M.Ö. 2 Eylül 31'de Antonius ile Kleopatra'nın donanmalarını yendiği yer. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Ad : Palaca “yemek” anlamına gelir. (S.Alp)

Ad : Luwice “yemek” anlamına gelir. (S.Alp)

Âd : (Ar. isim) Çok eskiden Yemen taraflarında bulunan ve Hud Peygamber için Allah tarafından yok edildiğine inanılan bir kavmin adı. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Âd : (Ar. isim) Adetler. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Adab : Lagaş ile Nippur’un ortasında bulunan, önemli bir Sumer kenti. (Kramer)

Âdâb : Ahlâk, terbiye ve nezâket kuralları. Birini ziyafete davet etme mânâsını ifade eden edep, İslâm'ın güzel saydığı söz ve davranışlardır. Bu itibarla edep, insanların kendisine davet olunan bilumum hayır, zarâfet, usluluk ve güzel ahlâk demektir. Seyyid Şerîf, (et-Tarifât) adlı eserinde edebi, "bütün hatâ türlerinden kendisiyle korunulan şeyi bilmekten ibarettir" diye tarif etmektedir. Edeb, insanı ayıplanma ve kötülenme sebeplerinden koruyan nefsin köklü bir kuvvetidir. "Nefs edebi" ve "ders edebi" olmak üzere ikiye ayrılan edeb'in birincisi acelecilik ve sinirlilik gibi doğuştan olan edeb, ikincisi ise daha sonra elde edilen ve "mekârim-i ahlâk"* (güzel ahlâk) olarak da isimlendirilen edebtir .
Ayrıca münazara-mübahase ilmini içine alan bir edeb türü daha vardır ki, âlimler bunu "edeb-i bahs" diye isimlendirirler. Edeb'in bu türü ilmî münazaralarda tarafların birbirlerine karşı gösterecekleri ahlâkî kaideleri ihtiva etmektedir. Yakın zamanlara kadar medreselerde bir ilim dalı olarak okutula gelmiştir.
Fıkıh ıstılahına göre ise edeb, "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünnetine uygun olarak yapılan hareketlerdir." Daha geniş ifadesiyle Allah'ın ve Peygamber'in emir ve yasaklarına uygun biçimde hareket etmektir. (İslam Ansiklopedisi)

Adabiyat : Edebiyat. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adam : Adam, insan. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adar : Ateş, ateşin üzerinde hakimiyeti olan meleğin adı, Zerdüşt dinî takviminde ayın 9.günü. (Ateşe Tapmayanlar)

Adarbad Mahraspandan :  Zerdüştîler'de büyük din adamı. (Ateşe Tapmayanlar)

Adar Burzin : Zerdüştîler'de en büyük üç kutsal ateşten biri. (Ateşe Tapmayanlar)

Adav : Tırmık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aday güttü : Yonca. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adcılık : (Alm. Nominalismus, Fr. Nominalisme, İng. Nomanalism) (Eski terimle ismiye) Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden kavram gerçekçiliğine karşıt olarak, tümel kavramların yalnızca nesnelerin adları olduğunu ileri süren görüş. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Adduwali : Luwice “kötü” anlamındadır. (S.Alp)

Adeb : 1.Edep, 2. Soy. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Adelphoe ya da Adelphi (Kardeşler): Terentius'un Menandros ile Diphilos'tan uyarladığı, M.Ö. 160'ta sahnelenen Roma komedyası. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Adem : Yokluk, hiçlik, fena, bulunmama. İki çeşit adem bulunduğu belirtilmiştir. Bunlardan biri mutlak, diğeri ise mukayyed yokluktur. Meselâ "Evde ekmek yoktur" cümlesinde ekmek; eve nisbetle yoktur. Yani bu durum, ekmeğin mutlak olarak değil, belirli bir anda bulunmamasını gösterir. Bu şekilde, "var fakat mevcut değil" manasındadır. Mutlak yoklukta, böyle bir şartlı yokluk söz konusu değildir. Kesin bir yokluk durumu vardır.
Tasavvufta mutlak ve gerçek vücud Allah'ın varlığıdır. Bu yüzden tasavvufta eşya ve madde bir "yokluk" olarak kabul edilmiştir. Çünkü madde ve eşya yokluktan hâsıl olmuştur. Aynada görülen şeylerin gerçek varlığı bulunmadığı gibi, madde aynasında görünen ve akseden şeylerin de kendi başlarına bir varlıkları bulunmamaktadır.
İbnü'l-Arabî'ye göre: "Kâinattaki her şey bir vehim ve hayalden ibarettir." Bunların gerçek ve belli başlı bir varlıkları yoktur. Bu konuda da İbnü'l-Arabî'nin özellikle Eflatun'da görülen "gerçek ve onun yansıması olan ideler âlemi" görüşüne bir yaklaşma vardır. Dolayısıyla eski Yunan'dan bir etkilenme söz konusudur. Bu konudaki tartışmalar, nassların çizdiği hudutların dışına bile çıkacak noktaya maalesef gelebilmiştir. Batı'da olduğu gibi akıl, bu hususları tahlil etmek için bayağı zorlanmıştır. (İslam Ansiklopedisi)

Adet : Âdet, töre, gelenek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Âdetullah : Allah'ın kanunu, sünneti. Âdet, geri dönmek manasına olan Avd'dan isimdir. Aslı avdettir. Aynı zamanda âdet; İsti'mâlin eş anlamlısıdır. (İslam Ansiklopedisi)

Adharbardja: Eyalet (Azerbaycan). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Adıham : Şaman, büyücü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adısız : Ruhsuz, cansız. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adil : İdil Nehri. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Âdil-i Mutlak : Mutlak ve hakiki adâlet sahibi. Yegâne mutlak adalet sahibi Allah'tır. Allah herkese yaptığının karşılığını verir. Hiç kimseye zulmetmez. "Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık yapmaz. " (en-Nisa, 4/40) insanların kendileri âciz ve noksan oldukları için adaletleri de tam değildir. Ne kadar adaletli olmaya çalışsalar, hakkıyla adalet yapamazlar. Allah ise her türlü âcizlik ve noksanlıktan yücedir. O nedenle O'nun adaleti tam ve kâmildir. O, mutlak adalet sahibidir. (İslam Ansiklopedisi)

Adizi : (Ediz) Kültegin yazıtlarında sözü geçen Uygur kabilesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Adli antropoloji : Yasal amaçlarla insan iskeletinin kalıntılarının belirlenmesi konusunda uzmanlaşan bir uygulamalı fiziksel antropoloji dalıdır. Clyde C. Snow adli antropologlar arasında en tanınmışlardandır. (Kültürel Antropoloji, William A.Haviland, Harald E.L.Prins, Dana Walbrath, Bunny McBride, Kaknüs Yayınları)

Admetos : Yunan mitolojisinde Pheres'in oğlu, Thessalia'nın Phreai kenti kralıdır. Zeus, Hippolytos'u dirilttiği için Asklepios'u öldürünce babası Apollon oğlunun uğradığı bu muameleye öfkelenir. Zeus'a yıldırımı bağışlayan Kyklopları öldürerek öcünü alır. Bunun üzerine Zeus, Apollon'u işlediği bu suçun cezasını çekmesi için Admetos'a bir yıl uşaklık yapmaya mahkum eder. Admetos Apollon'a iyi davranır, Apollon da Admetos'un gönül verdiği Alkestis'i almasına yardımcı olarak minnettarlığını gösterir... (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Adoneus : Yunan şiirinde vezin (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Adn Cenneti : Cennet'in en güzel yerlerinden biri. "Adn" sözlükte yerleşmek, bir yerde iskân etmek anlamına gelir. Adn Cenneti, peygamberlere, sıddîklara, şehitlere mahsus, içinde gözlerin hiç görmediği, insanın hatırından geçmeyen muazzam güzelliklerin bulunduğu muhteşem Cennet'in adıdır. Bu tarif Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadîse dayanılarak yapılmıştır. Allahü Teâlâ buraya giren kimseleri överek "Sana girecek olanlara ne mutlu!" buyurmuştur. Ayrıca Adn Cenneti'ne Cennet'teki bir şehir veya nehir ismi diyenler de vardır. (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut (t.y.) II, 207; el-Beydâvî, En vâru't- Tenzîl, Mecmefu't- Tefâsir III, 157; en-Nesefî, Medarikü'l-Tenzîl; III, 157-8; el-Hâzin, Lubâbü'tTevîl, III, 157) Bunlardan başka Cennet'in en üst makamı, Cennet'in ortası, birçok kapılı burçları olan Cennet'teki bir köşk diyenler de vardır (el-Hazin, a.g.e., III, 158) Ancak bu görüşlere pek itibar edilmeyip Adn Cenneti'nin ayrı bir makam ve hatta "Cennetler"den ibaret olduğu ifade edilmektedir. Adn Cenneti Kur'an-ı Kerim'de ondan fazla yerde geçmektedir. Dünyada yaptıkları işe göre buraya girebilecek olan müminler ve Adn Cenneti'nin güzelliği bu ayetlerde açıklanmıştır: "Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, kendileri içinde ebedî kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan Adn Cenneti'ni ve çok güzel meskenler va'd etti Allah'ın rıdvânı (rızası) hepsinden daha büyüktür. İşte bu, büyük kurtuluştur" (et-Tevbe, 9/72) "Sana Rabbinden indirilen şeyin gerçekten hak olduğunu bilen kimse, (onu bilmeyen) kör gibi midir? Ancak sağduyu sahipleri iyice düşünürler O sağ duyu sahipleri ki, Allah'a verdikleri ahdi yerine getirirler, anlaşma ve sözleşmelerini bozmazlar Yine onlar ki, Allah'ın ulaştırılmasını (yerine getirilmesini) istediği şeyi ulaştırırlar Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan da endişe ederler Onlar ki, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazlarını dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açıktan Allah yolunda harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar; işte bunlara dünya yurdunun güzel sonucu, girecekleri Adn Cennetleri vardır. Bunlardan, eşlerinden, çocuklarından, kendilerini düzeltip, iyiler sınıfına girenler de onlarla beraber oraya gireceklerdir Melekler de her kapıdan onların üzerlerine girerler de, "sabretmenize karşılık selâm size, burası dünya yurdunun ne güzel sonucudur!' derler" (er Ra'd, 13/19-24; Ayrıca bk. en-Nahl, 16/31) Diğer bir ayette de (el-Kehf, 18/30-31) söz konusu cennetlere gireceklerin özellikleri olarak şunlar sayılmaktadır: Allah'a iman etmeleri ve güzel, yararlı işler (salih amel) yapmaları. Öbür bazı ayetlerde de (Meryem, 19/60-61; Tâhâ, 20/75-76) tevbe edip, iman eden ve yararlı işler yapanların da Adn Cenneti'ne girecekleri haber verilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de hayatlarında iman ederek kendilerine zulmetmeden, orta (muktesid) bir yol tutanlar, hayırda ileri gidenler de aynı şekilde bu Cennet'e girecekleri ve burada altın bileziklerle ve incilerle süslenecekleri, elbiseleri ipekten olacağı açıklanarak, Adn Cenneti'ne girdikten sonra Allah'a hamdederek, kendilerinin sonsuz olarak kalacakları bir konağa yerleştirilecekleri ve artık orada kendilerine ne bir yorgunluk, ne bir usanma, ne de bir bıkkınlık gelmeyeceği (Fâtır, 35/32-) anlatılmaktadır.
Adn Cennetlerine girenlerin her an Cemalullah'ı görebilecekleri bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından bildirilmektedir. (Buhârî, Tefsir 55; Müslîm, İman 296)
Müfessirler Adn Cenneti hakkında iki görüş olduğunu ifade ederler. Birincisi el-Kesşâf'da da geçtiği gibi, Adn Cenneti belirli bir yerin özel ismidir. Nitekim çesitli rivayetler bu görüşü desteklemektedir. Meselâ, Hz. Peygamber de bir gece kendisini iki meleğin uyandırarak, çok güzel bir şehre götürdüklerini, Cennet-i Adn'ı ve buradaki kendi menzilini (konağını) gösterdiklerini anlatmışlardır.(Tecrid-i Sarih Tercemesi, XI, 111)
İkinci görüşe göre ise, Adn Cenneti, Cennet'in bir sıfatıdır. Bazı âlimler bunun için, bütün Cennetler Adn Cennetidir demişlerdir (el-Hazin, a.g.e., III. 158) Meâllerini verdiğimiz ayetler de, daha çok bu görüşü destekler mahiyettedir. (İslam Ansiklopedisi)

Adoniazusai : Yunan mitolojisinde güzel bir delikanlı, Kıbrıs kralı Kinyras'ın kızı Zmyrna (Smyrna) ya da Myrrha'dan doğan oğlu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Adramyttion : Edremit.

Adrastos : Polyneikes ile Eteokles'in Thebai Krallığı için savaştıkları zamanda yaşayan Argos'un söylencesel kralı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Adulis : Zula.

Adyton : Tapınağın en kutsal odası. (E.Akurgal)

Aedilis : Roma'da başlangıçta adını aedes sözcüğünden (Latince tapınak) ya da Ceres Tapınağı'ndan alan iki yüksek memur. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aedon : (Yun. bülbül) Yunan mitolojisinde Pandareos'un kızı ve Zethos'un karısıdır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aedular ya da Haedular : (Lat. Aedui ya da Haedui, Eduviler olarak da bilinir) Roma döneminde, çağdaş Bugonya'ya denk düşen yörede yerleşik Gallia boyu. Başkentleri Bibracte idi. Aedular yak. M.Ö. 121'de Roma'nın müttefiki oldu ve hemen hemen tüm Gallia savaşı boyunca  Iulius Caesar'ı desteklediler, M.Ö. 52'de isyan eden Arvernilerin önderi Vercingetorix'e istemeyerek katıldılar. Aedular, imparatorluk döneminde Roma Senatosu'nda temlsilcisi bulunan ilk Gallia boyudur. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aeneis : Vergilius'un heksametron vezniyle yazdığı on iki kitaptan oluşan Latin destanı. Ozan bu destanı ömrünün son on yılında M.Ö. 29-19 arasında, Actium Savaşı'nı kazanan Octavianus (geleceğin imparatoru Augustus) tam bir egemenlik kurduktan sonra yazdı. Yapıt, Roma İmparatorluğu'nun kökenlerini ve yükselişini, gerek Roma'nın gerekse Augustus'un başarılarını ululamayı hedefliyordu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aerope : Atreus'un karısı. Thyestes tarafından baştan çıkarılır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aeşma :  Şeytanın gazabı. (Ateşe Tapmayanlar)

Aesopus, Cladius : M.Ö. 1.yüzyılda yaşayan ünlü Romalı tragedya oyuncusu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aetna : Avrupa'nın en yüksek etkin yanardağı, Sicilya'dadır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aetna : Didaktik Latin şiiri, heksametron vezninde 645 dizeden oluşur, kimin yazdığı bilinmemektedir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aferin : Farsça, isim. Beğenme, alkış, yaşavarol, bravo. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

-âferin : Farsça, sıfat. Yaratan, yaratıcı. (yaratmak manasına gelen Farsça âferiden mastarından.) (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Afranius, Lucius : Roma komedyaları (fabulae togotac) yazarı. Yapıtlarından sadece çok kısa parçalar ve yaklaşık M.Ö. 160-120 arasında yazdığı kırk iki oyunun adları kalmıştır. 645 dizeden oluşur, kimin yazdığı bilinmemektedir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Afrasiyab: Türklerin efsanevi ataları. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Afrasiyab : Turan kıralı. (Ateşe Tapmayanlar)

Afrika : Yunanlar Afrika kıtasına ya da kıtanın bildikleri bölümüne Libya derlerdi. Afrika ise Kartacalıların, Kartaca çevresindeki topraklara verdikleri bir ad idi. Sonraları bu ad bütün kıtayı belirtmek için kullanıldı. Üçüncü Pön Savaşları'ndan (M.Ö. 146) sonra Kartaca topraklarını kendi eyaletlerinden biri yapan Romalılar da Afrika adını benimsedi. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Afrin : Zerdüştîler'in özel takdis duaları (Ateşe Tapmayanlar)

Afrinagan : Zerdüştîler'de birçok bölümlü takdis töreni. (Ateşe Tapmayanlar)

Afrodit: (Eski Yunan'da) Aşk, güzellik, eğlence tanrıçası. Simgeleri, kuğu, serçe, güvercindir. (Estin-Laporte)

Afşar, Avşar : İsim olarak kullanılır. 1. İşi çabuk işleyici, işleri çabuk yapan. 2. İtaatli. 3. “Toplayıcı, zaptiye mübaşiri” (A.Vambery). 4. “Müsaade etmek, itaat etmek” (G.Nemeth). 5. Çevik, ava meraklı (Reşideddin). 6. Oğuzlar’ın 24 boyundan biri. (A. Erol)

Afşın : İsim olarak kullanılır. 1.Zırh, siper, silahlı, pusat. 2. Batı Türkistan’da beğlik ünvanlarından biri. 3. Sultan Alparslan’ın komutanlarından birinin adı. (A. Erol)

Ag : Hurrice “getirmek” anlamına gelir. (S.Alp)

Aga : Ağabey, büyük erkek kardeş. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ag(e) : Urartuca “getirmek” anlamına gelir. (S.Alp)

Aga-boulak: Turfan ile Karaşar arasında bir yer. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Agaç : 1. Ormanlık alan, ormanlık bölge, 2. Tahta, ağaç. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç işlevçü : Marangoz. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç kakgıç, agaç tavuk : Ağaçkakan. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç kişi : 1. Avcı, 2. Masallarda anlatılan orman devi, 3. Masallarda ormanda yaşayan cin. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç koyan : Sincap. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agade : Büyük Sargon’un kurup başkent yaptığı, Sumer’in kuzeyinde bulunan bir kent. Kısa bir süreliğine kadim dünyanın en zengin ve güçlü kenti olmuştur. Sumer kaynaklarına göre, Sargon’un torunu Naram-Sin’in hükümdarlığı sırasında harap edilip, viraneye çevrilmiş ve sonsuzluğa değin lanetlenmiş bir kent olarak kalmıştır. Sargın ve hanedanlığının ardından, Sumer diye bilinen ülke Sumer ve Akad adını almıştır. Akad Agade’nin farklı bir söylenişidir. (Kramer)

Agamemnon : Yunan mitolojisinde Akreus'un oğlu, Menalos'un kardeşi, Klytaimnestra'nın kocası, Mykenai ya da Argos kralı, Troya Savaşı'nda Yunan ordularının önderi. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aganippe : Boiotia'da Helikon Dağı'nda bulunan (esin perileri) Musalara adanmış pınar. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agapenor : Yunan mitolojisinde, Troya Savaşı'nda Troya'ya karşı savaşan, Arkadia birliklerinin önderi. Savaştan dönerken yolu Kıbrıs'a düşer ve orada Paphos (Baf) kentini kurar. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agar : Beyazlaşmak, ağarmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agathias : (M.S. yak.531-yak.580) Yunan ozan ve avukat.Ömrünün çoğunu Konstantinopolis'te geçirdi. Çağdaşlarının yazdığı epigramları derledi. Genelde Kyklos (Çember) adıyla bilinen derleme daha sonra Yunan Antolojisi'ne alındı, böylelikle epigramların bir bölümü günümüze kaldı. Antoloji ayrıca Agathias'ın kendi yazdığı yüz kadar şiiri de içerir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agathon : (doğ. M.Ö. yak. 445) Atinalı tragedya ozanı, üç büyük tragedya yazarından sonra belki en önemlisi. Güzelliğiyle de ünlüydü. Yapıtlarından artakalan kırk satırdan azdır. M.Ö. 416 Lenaia şenliği oyun yazarlığı yarışmasında ilk birinciliğini kazandığı zaman herhalde otuz yaşının altındaydı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agdistis : Kybele'nin Phrygia dilindeki adı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agenor : Yunan mitolojisinde Tyros (Sur) kralı ve Belos'un ikiz kardeşi, Kadmos ile Europa'nın babasıdır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Ager publicus : Devlet arazisi ya da kamu arazisi. Romalıların İtalya'yı fethi sırasında şiddetle direnen ya da daha sonra Roma egemenliğine karşı ayaklanan halklardan zoralım yoluyla kazanılan topraklar. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agesilaos : (M.Ö. yak. 444-360) Sparta kralı. Komutanlardan Lysandros'un ağırlığını koymasıyla M.Ö. 399'da tahtın asıl varisi olan yeğeninin yerine kral seçildi. Topaldı, düşmanları "topal bir yönetime" karşı Spartalıları uyaran eski bir kehaneti hatırlattı. Agesilaos, çok yetenekli, Spartalılara özgü erdemlerle dolu bir adamdı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agesilaos : Ksenophon'un ikincil önemdeki yapıtlarından biri, dostu, Sparta kralı Agesilaos'u konu edinen küçük çapta bir yaşam öyküsü. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agga : Birinci Kiş hanedanlığının bir hükümdarı, Gılgamış ve Agga destanındaki baş kahramanlardan biri. (Kramer)

Agiary : Zerdüştîler'de ateş tapınağı. (Ateşe Tapmayanlar)

Aghovamie: veya Abdamie, Kafkasya’da. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Agiadai : (Agiadlar, Gisoğulları) Sparta'nın eski kral ailesinin adı, söylencesel Dor kralı Eurysthenes'in oğlu Agis'in adından türemedir. Sparta'nın asıl yerlilerine Dor istilacılarının egemenliğini kabul ettiren Agis'tir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

 

Agnostizm: Bilinmezcilik olarak tanımlanan Tanrı'nın varlığının ya da yokluğunun şu an için bilinemeyeceğini öngören felsefe akımı. Kökeni eski Yunan'daki Sofistlere kadar uzanan Agnostisizm kelime olarak eski Yunanca'daki agnostos, yani "bilinemez olan" kelimesinden gelir. Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. "Bilinmezcilik" olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü Tanrı anlayışının gerçekliğinin bilinemezliği değildir. Bu akım, insanın bilme yetisinin sınırlı olduğunu ve bu nedenle, görülebilenin ardındaki hakikati yakalayamayacağını savunur. Thomas Henry Huxley, agnostisizm'i tanımlarken insanların ölüm sonrası ve tanrının varlığı konularında akıl yürütmekten kaçınmaları gerektiğini söylemekle kalmamış, bu bakış açısından değerlendirildiğinde değillenemeyecek hiçbir önerme ya da yanlışlanamayacak hiçbir bilgi olmadığını da eklemiştir.

Agnostisizm, tüm dinleri ve dolayısıyla onların tanrılarını kesin olarak reddeder. Fakat, Teizmin sundukları dışında; doğaya müdahale etmeyen, belki bilinci dahi olmayan bir Tanrı'nın olup olamayacağını bilemeyeceğimizi öngörür.

Felsefi bir ekol olarak kayıtlara geçmesi 19. yüzyılın ikinci yarısına denk gelir, Batı felsefesindeki başlıca temsilcileri Herbert Spencer, William Hamilton ve Leslie Stephen’dir. Agnostisizm'in Doğu'daki karşılığını ise tasavvufun hemen her kolunda bir miktar bulmak mümkündür. Araştırma için Türkçe kaynak olarak 1997 yılında Vadi Yayınları'ndan çıkan Şinasi Gündüz'ün Son Gnostikler: Sabiiler, İnanç Esasları ve İbaretleri adlı kitaba bakılabilir. (tr.wikipedia.org)

İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceğini ileri süren öğreti. Agnostisizm hem bir terim, hem de felsefi kavram olarak Thomas Huxley tarafından ortaya atıldı. Huxley agnostik sözcüğünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan tanrıcılığını, hem de tanrıtanımazlık öğretisini reddederek Tanrının varlığı sorununu ortada bırakan düşünürler için kullandı. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır. Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İlk tepkiyi Yunan antikçağ bilgicilerinden duyumcu sofistler vermiştir. Onlara göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz. (geocities.com)

 

Agon : (Yun. yarışma, mücadele) 1.Yunanistan'da ve daha sonra Roma'da ödüllü yarışmaların düzenlendiği kamusal şenlikler. Yarışmalar çoğunlukla araba ve at yarışları ile atletizm sporlarını bazen müzik ve oyun yazarlığını da içerirdi. 2.Eski komedyanın tartışma bölümü. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

 

Agonothetes : Yarışmaların düzenlenmesinden sorumlu görevli. (G.Bean)

Agora : Pazar yeri. (E.Akurgal)

Agora : Yunanca'da toplantı, özellikle halk toplantısı anlamına gelen sözcük, sonraları toplanma yeri, meydan, çarşı, pazar yeri anlamlarında ya da bir Yunan kentinde kent merkezini belirlemek için de kullanıldı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agricola : Gnaeus Iulius (M.S. 40-93) Romalı komutan ve Britannia valisi, ozan Gallus gibi o da Roma kolonisi Forum Iulii kökenliydi. Damadı tarihçi Tacitus kayınbabasının hayatını anlattığı Agricola başlıklı monografide ona övgüler düzer. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agrippa : 1.Marcus Vipsanis Agrippa (M.Ö. 64-12) İmparator Augustus'un yakın dostu ve destekçisii, ömür boyu ona bağlı kaldı, orduda ve donanmada önemli komuta kademelerinde bulundu. 2.Marcus Vipsanius Agrippa Postumus (M.Ö. 12-M.S. 14) Agrippa ile imparator Augustus'un kızı Iulia'nın oğlu, cognomen'inin (Roma yurttaşlarının üçüncü adı, bir tür unvan, lakap) belirttiği üzere babasının ölümünden sonra dğdu. Augustus, M.S. 4'te Tiberius ile birlikte onu da evlat edindi, ancak Agrippa Postumus terbiyesiz biriydi, o nedenle imparator kendisinden snra yerine onun geçmesini istemedi. Augustus'un M.S. 14'te ölmesinden az sonra, büyük olasılıkla Tiberius'un emriyle öldürüldü. 3. Marcus Iulius Agrippa. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agrippina : Vipsania Agrippina (öl. M.S. 20) Agrippa ile Attica'nın kızı, imparator Tiberius'un ilk karısı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Agurça : Salatalık, hıyar. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ağaç usta : Ağaçtan eşya yapan usta. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ağan: (Türkçe) 1. Yerin hava yuvarına girince, sürtünmeden dolayı akkor duruma gelen ve ardından bir ışık çizgisi bırakarak geçen gök cismi, akan yıldız, ağma. 2. Göğe doğru yükselen, yukarı çıkan. 3. Akan yıldız, kayan yıldız. (tdk.gov.tr)

Ağanak :Yeraltındaki suyun yeryüzüne sızdığı yer. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ağanbüke: (Türkçe) Göğe doğru yükselen hanım, göğe doğru yükselen güzel.(tdk.gov.tr)

Ağartuv : Şaka yapmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

A-hoan veya O-hoan: Aboulfeda’da War-waliz (valvalie) Renmal çevirisi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ahamenian : Büyük Cyrus tarafından M.Ö. 559 yılında kurulmuş ve M.Ö. 339 yılında Büyük İskender tarafından yıkılmış olan Pers hanedanlığı. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahd-i Atik : Eski ahid, eski sözleşme. Ehl-i kitap yani yahudî ve Hristiyanlarca kutsal sayılan kitaplardan bir kısmı. Ahdi atik'in Rab Yahve (Yahova) ile İsrailoğulları arasındaki bir sözleşme olduğuna inanılır. Yahudi inancına göre Rab, Hz. İbrahim (a.s.) ile bir sözleşme yapmış, aynı sözleşme daha sonraki peygamberler ile de tekrarlanmıştır. Bu sözleşme ile Rab Yahova İsrailoğullarını kendi kavmi ilân etmiş ve onları diğer insanlardan üstün kılacağını, onları Arz-ı Mev'ud* (Vadedilmiş Topraklar)'a götüreceğini söylemiştir. Yahudiler de bu vaade karşılık Rablerine verdikleri sözü tutup onun emirlerinden çıkmayacaklardı. Ahd-i Atik'in ilk otuzdokuz bölümünün kutsallığı konusunda görüş birliği olup, bunlar Kitab-ı Mukaddes'in ilk kısmını oluştururlar. Dokuz tanesi ise sadece Katolikler tarafından kutsal sayılmaktadır.
Ahd-i Atik üç büyük bölümden oluşmaktadır. Bunlardan Nebiim ve Kütübim kısımları Hz. Davud'a indirilen Zebur'dur. Ahd-i Atik'in en önemli bölümü ise Tora (Tevrat) olup Hz. Musa'ya indirilen kısımlardır. Bunlara Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) adı verilmektedir ki bunlar: Tekvin, Huruç, Levitik, Âdât ve Tesniye'dir. Bizim Tevrat dediğimiz bunlardan ibarettir .
Tevrat kelime olarak İbranî'ce olup "şeriat ve hak sözler" anlamını taşımaktadır. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat kelimesi için "İnsanlar için bir hidayet" olarak indirildiği (Âli İmrân, 3/3-4) ifade buyurulmaktadır. Hz. Musa hayattayken okuma yazma bilenlerin azlığı ve bu ilâhî kitabı ezberleyenlerin hemen hemen yok oluşu Tevrat'ın elde çok az nüshasının bulunmasına sebep olmuştu. Zamanla az olan bu nüshalar çeşitli sebeplerden dolayı korunamamıştı. Bilhassa Babil İmparatoru Buhtunnasır'ın Kudüs'ü zapt ve tahrip ederek İsrailoğulları âlimlerini öldürmesi ve şehri tahrip sırasında elde mevcut olan Tevrat nüshalarının yanması Tevrat'ın aslının kaybolmasına yol açmıştı. Bunun için de İsrailoğullarının elinde ilâhî bir emirler manzumesi kalmamış, dini hüküm ve itikad esaslarını düzenleyen kutsal kitap kaybolmuştu.
İsrailoğulları peygamberlerinden Hz. Süleyman (a.s.)'dan sonra gelen yirmidört yahudi hükümdarı, Hz. Musa (a.s.) ve ondan sonraki peygamberlerin getirdiği tevhîd akidesini terkederek irtidat etmiş, hatta çoğu putperestliğe geri dönmüştü. Bu dönemde İsrailoğulları arasında son derece yaygın hale gelen putperestliğin etkisiyle Mescid-i Aksa'nın içi putlarla dolmuştu.
Bize gelen bilgilere göre M.Ö. 622 yılında İsrailoğulları'nı yöneten Buşia adında bir hükümdar tekrar Hz. Musa'nın getirdiği dine dönmüştü. Bu hükümdar döneminde yaşayan Azra adında bir kâhin, kaybolmuş olan Tevrat'ın asıl nüshasını Kudüs'te bulup çıkardığını ileri sürmüş ve İsrailoğulları'na kendi uydurduğu bir kitabı Tevrat diye kabul ettirmişti. Eldeki Tora (Tevrat)'yı Azra yazmış ve bunun için Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) dışında birçok ilâve yapılmıştı. Zira bu ilâvelerde Hz. Musa'nın ölümünden ve ondan sonra meydana gelen olaylardan da söz edilmektedir. Hz. Musa'nın vefatıyla ilâhî vahiy kesildiğine göre, bu bilgilerin Azra'nın ilâveleri olduğu gayet açıktır. Böylece tek kişinin bilgi ve rivayetine dayalı olan bu kitap Tevrat olarak kabul görmüş, nüshaları çoğaltılarak yahudiler arasında yayılmıştı. Asırlarca sonra ve kaybolduğu kesinlikle bilindiği halde bu yolla ortaya çıkarılışı, bu kitabın sıhhati hakkında bize belli bir fikir ve kanaat vermektedir. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat'ın tahrif edildiği hususunda şöyle buyurulmaktadır: "Halbuki onlardan (Hahamlık görevi yapan) bir grup, Allah'ın Kelâmını dinleyip iyice anladıktan sonra bunu bile bile tahrif ediyorlar." (el- Bakara, 2/75).
Bu duruma göre bugünkü Yahudilerin elinde olan Tevrat Cenâb-ı Allah tarafından Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen ve Kur'an-ı Kerim'de zikredilen kitap değildir. Tevrat'ın bugün elde mevcut olan nüshalarına gelince, üç adet olup, şunlardır: 1- Başta Yahudiler ve Hristiyanlardan yalnız Protestan mezhebince kabul edilen ve İbrânice olan nüsha. 2- Roma ve Doğu kiliseleri tarafından kabul gören Yunanca nüsha. 3- Sâmirî dilinde yazılmış ve yalnız Sâmirîlerin mûteber saydıkları nüsha. Bu nüshalar Tevrat'ın en mûteber nüshaları olduğu halde aralarında birçok tezatlar, birbirine benzemeyen bilgiler, birbiriyle uyum sağlamayan bölümler vardır. Meselâ Hz. Âdem (a.s.)'in yaratılışından Hz. Nuh (a.s.) tufanına kadar geçen zaman Yunanca nüshada 2260, Sâmirî dilinde yazılan nüshada 1307 ve İbrânice nüshada 1650 yıl olarak kaydedilmektedir. Azra'nın bulduğunu söylediği nüsha bir dilden diğer dile aktarılırken, bir çok kısım, fıkra ve olay çıkarılmış; yer yer birçok tahrifata uğramıştır. Nüshalar arasında çok açık bir üslûp farkı göze çarpmaktadır. Bu nüshalarda bazı peygamberler hakkında verilen bilgilerde peygamberlerin "İsmet"* sıfatı ile çelişen hususlar bulunmaktadır. Ayrıca birçok hurafe* ve masal özelliği taşıyan kısımlar vardır. Bu bilgilerin Allah tarafından bir peygambere vahyedilmesinin mümkün olmadığı gayet açıktır. Bu nüshalara sahip çıkan grupların her birinin diğer nüshaların uydurma olduğunu ileri sürüp yalnız kendi nüshalarını kabul etmeleri de ayrı bir durumdur. Fakat bütün bunlara rağmen elde bulunan bu kutsal kitapta ilahî bazı bilgileri çağrıştıracak özellikler vardır. (İslam Ansiklopedisi)

Ahd-i Cedid : Yeni ahid, yeni sözleşme. Hıristiyanlara göre, putperestliğe sapan Yahudîlerin bu durumlarına acıyan Cenâb-ı Allah, İsrâiloğulları ile yeni bir sözleşme yapmıştır. Bu sözleşme Hıristiyan inancına göre, Allah'ın kendi oğlunu insan şeklinde dünyaya göndermesi, Mesih'in çarmıha gerilmesi ve öldürülüp tekrar diriltilmesi gibi sapık bilgilerle yoğrulmuş bir akîdeyi yansıtan muharref kitap İncil'den ibarettir. Buna göre Ahd-i Cedîd yalnız Hıristiyanlara ait olan kutsal kitaba yani İncil'e verilen isimdir. Yahudiler ve Hıristiyanların müşterek olarak inandıkları Ahd-i Atik'in otuz dokuz bölümü ile Ahd-i Cedîd bir araya getirilerek bunlara "Kitâb-ı Mukaddes" adı verilmiştir.
İncil'in Hz. İsa'ya Cenâb-ı Allah tarafından indirildiği hususunda Kur'an-ı Kerim'in Mâide Suresi, 5/46. âyeti ile şöyle buyurulmaktadır: "Ardından da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu İsa'yı kendinden önce gelen Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik. Ona da içinde bir hidâyet, bir nur bulunan İncil'i verdik. Bu ondan önceki Tevrat'ın bir doğrulayıcısı ve takva sahipleri için bir hidayet ve öğüt vericidir."
"Göz nuru" anlamına gelen İncil, Hz. İsâ (a.s.)'ın kendi konuştuğu İbrânî dilinin bir lehçesi olan Süryanice ile nâzil olmuştur. Fakat bugün Hz. İsâ'nın konuştuğu lehçe ile tam olarak uyuşan bir nüshası yoktur. Bu da bugün Hıristiyanların elinde bulunan İncil nüshalarının tamamen değiştirilmiş olup aslının bulunmadığını göstermektedir. Zira İncil'in Hz. İsâ'nın dünyadan ayrılışından en az elli yıl sonra ve başkaları tarafından yazıldığı bilinen bir husustur. Ahd-i Cedîd'in içinde dört adet İncil mevcut olup bunların hepsi Hz. İsâ’nın hayatını anlatmaktadır.
Bugün elde olup Hıristiyanlar tarafından kabul gören dört İncil, ilk dönemlerde birçok Hıristiyan tarafından reddedilen ve asla kabul görmeyen kitaplardı. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde din adamları ve kiliselerin elinde çok sayıda ayrı ayrı İnciller vardı. Bunun için Hıristiyan dünyasında büyük ayrılık ve kargaşalıklar görülüyordu. Nihayet Hıristiyanlığı Bizans'ın resmi dini olarak kabul eden imparator Konstantinos'un buna müdahale etmesiyle Miladî 325 yılında Hıristiyanlığın inançlarını ve kutsal kitabını tespit etmek üzere İznik'te bir konsil (Ruhanî Meclis) toplandı. Bu konsile Hıristiyan dünyasından ve çeşitli mezhep ve ekolden bin civarında din adamı ve Hıristiyan bilgini katılmıştı.
Bunların içinden Hz. İsâ'nın ilâh olduğuna inanan üç yüz on sekiz kişinin kararıyla bugünkü dört İncil kabul edilerek diğer kitaplarla birlikte hepsine "Ahd-i Cedîd" adı verildi. Bu konsilde günlerce süren tartışmalar neticesinde Hz. İsâ'nın ilâh olduğu hususu kararlaştırılmış fakat bu karara çok az kimse katılmıştı. Matta, Luka, Yuhanna ve Markos adını alan bu dört adet İncil'in Hz. İsâ'ya indirilen ve Kur'an-ı Kerim'de zikredilen Semâvî kitapla ilgisi olmadığı, içindeki birçok basit, birbiriyle çelişen bilgi ve hikâyelerden anlaşılmaktadır.
Her şeyden önce bu İncillerdeki uslüp aslâ ilâhi bir özellik taşımamaktadır. Hz. İsâ'nın dünyadan ref'i esnasında üç gün zindanda kaldığı Petros risalesinde yazıldığı halde diğerlerinde mevcut değildir. Eldeki İncillerin hiç biri sahih bir rivâyetle adını taşıdıkları müelliflerine ulaştırılamamaktadırlar. Bu dört İncil ele alındığında gerek kısım gerekse âyet sayısı itibariyle ve konuyu ele alış şeklinden aralarında çok büyük ve derin farkların ortaya çıkması, bunların ayrı ayrı kimseler tarafından yazıldığını göstermektedir.
Bugün Hıristiyanların elinde bulunan bu dört İncil'den Matta 28 kısım, Luka 24 kısım, Yuhanna 21 kısım ve Markos da 16 kısımdan ibarettir.
Bütün bu bilgilere göre bugün bir Müslüman olarak Tevrat, Zebur ve İncil'in ilâhi birer münzel kitap olduklarına iman ediyor isek, şu mevcut değiştirilmiş halleriyle değil, Cenâb-ı Allah'ın Hz. Musâ, Hz. Dâvud ve Hz. İsâ'ya indirdiği şekillerine ve sahih metinlerine iman ediyoruz. Ancak bununla beraber Kur'an'ı Kerim'in gelişiyle bunların bütün hükümleri mensuh olmuştur. Tek hüküm ve şeriat olarak Allah'ın son-mesajı Kur'an-ı Kerim'in hükümleri geçerlidir. (İslam Ansiklopedisi)

Ahılık : Sahalar’da “yemek” anlamına gelir. (Saha Halk Edebiyatı)

Ahi, Ahilik : Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu'da kurulan üretici, esnaf ve çiftçi yardımlaşma teşkilâtı, Ahî Arapça'da "Kardeşim", Türkçe'de "Cömert" olan akı anlamında kullanılmaktadır. İslâm ortaçağında ortya çıkmış bulunan ve daha çok bir esnaf teşkilâtı olan Ahîlik (veya fütüvvet) yiğitlik ve cömertlik esasları üzerinde kurulmuştur. Öncelikle esnafın mensup olduğu bu teşkilât daha sonraları ve özellikle sınır boylarında fetihlerin Batı'ya doğru götürülmek istendiği noktalarda bütün sınır boyu sâkinlerinin katıldığı bir kuruluş haline gelmişti. Arapça'da genç, yiğit, delikanlı ve cömert kişi anlamında olan "Fetâ" kelimesinden türetilerek adına "Fütüvvet" denilen bu teşkilâtın mensupları birbirlerine kardeşim anlamında olan "Ahî" kelimesiyle hitap ettikleri için bu kelimeden alınarak teşkilât mensuplarına da "Ahîler" denilmekteydi. Ahîlik teşkilâtı özellikle Anadolu'nun yurt edinilmesinde ve bilhassa halk ve esnaf arasında İslâmî prensip ve emirlerin uygulanmasında büyük bir rol oynamıştır.
Gerek Selçuklu ve gerek Osmanlı Sultanlarından bazılarının ve özellikle ilk Osmanlı sultanlarının da bu teşkilâta vezirleriyle birlikte üye olduklarını görüyoruz. Anadolu'nun birçok şehrinde tekkeleri olan Ahîler Osmanlı devletinin kuruluşu dönemlerinde fetih hareketlerinde büyük rol oynamış ve aynı zamanda gazî ünvanı ile cihad hareketine katılmışlardı.
Bundan anlaşıldığına göre Ahîler yalnız kendi üyeleri ve mensuplarının haklarını korumak gayesiyle aralarında oluşturdukları bir örgüt olmaktan çok; inanç birliği için biraraya gelmiş, İslâm'ın menfaatlerini koruyan bir kuruluş idiler. Toplum içinde bir dayanışma sağladıkları gibi, halkı ve devlet adamlarını cihâda ve fetihlere teşvik ediyorlardı.
Ahîlik, aslında, ilk kuruluşu ve gelişmesinde, asla bir tarikat değildi. Fakat tarikatların prensip ve teşkilatından yararlandığı muhakkaktır. Daha sonraları bu teşkilatın mensupları Mevlevî ve Bektaşî tarikatlarına girmişlerdi. Mevlevîlerin ileri gelenlerinden Mevlânâ Hüsâmeddin'in babası olan "Ahî Türk" Konya'daki Fütüvvet* teşkilâtının başı idi. Aynı şekilde Kırşehir'deki bir Bektâşî zaviyesi şeyhinin Ahîlik teşkilatına bağlı olduğunu görüyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen Ahîlik teşkilatı Sünnîlik ve ılımlı Şiilik çizgisini korumuştur. Anadolu'daki Ahîlerin en ileri gelen reislerinden olan Ahi Evren'in Sünnî ve Şâfî olduğu bilinmektedir.
Ahîlerin Fütüvvet teşkilatına tam üye ve lâyık olabilmeleri için, ilim ve san'atla uğraşmış veya uğraşmakta olan kimseler olması gerekir. Özellikle üyenin cuma akşamları yapılan toplantılarda okunan Kur'an-ı Kerim, hadîs, menâkıb, tasavvuf edebiyatı ve hikmet gibi derslere ve ilim meclislerine katılması gerekir.
Ahî teşkilâtının prensip ve özelliklerini en iyi anlatan ve yansıtan onların "Fütüvvetnâme"* adıyla yazdıkları belgelerdir. On üçüncü yüzyılda yazıldığı bilinen bir fütüvvetnâme'de ahîlik prensipleri ve ilkeleri şöyle tesbit ediliyor:
"Bir ahînin ancak on sekiz dirhem gümüşe eşit bir sermayesi bulunabilir. Ahî mutlaka helâlinden kazanmalıdır. Bütün ahîlerin bir sanatı olmalıdır. Ahîler yoksullara yardım etmelidir. Ahî en iyi şekilde cömert olmalıdır. Âlimleri sevmeli onlara saygı duymalıdır. Ahîlerin iyi, anlayışlı ve temiz giyimli kimselerle sohbet etmesi lâzımdır. Ahîler fakirleri sevmelidir. Hakkı kaybolanların hakkını aramak teşkilâtın görevidir. Ya bu hak alınır yahut helâl edilir. Ahî alçak gönüllü olup, namazını asla kazaya bırakmamalıdır. Utanma duygusuna sahip ve nefsine hâkim olmalı, beylerin ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Aksine sultanlar onun kapısına gelmelidir. "
Ahilik teşkilâtında mertebe sistemi şöyle idi. En başta bir "Şeyhu'lMeşâyih" adıyla bir lider bulunur. Buna Ahî-Baba denirdi. Bunun altında bir önceki lider olarak "Şeyh" unvanını taşıyan sâbık şeyh yer alır.
Üçüncü mertebede "Halife", ondan sonra "Nakipler" gelirdi. Daha sonra altı bölükten oluşan ve ilk üç bölüğüne "Ashâb-ı Tarîk" (Yol arkadaşları) adı verilen "Ahîler" yer alıyordu. Teşkilâtın en son mertebesinde "Yiğitler" vardı ki bunlar teşkilâta yeni katılan kimseler idiler.
Ahîlerin kendilerine özgü kıyafetleri vardı. Başlarına beyaz keçe külâh giyer, üstüne sarık sararlardı. Ayaklarında şalvar, bellerinde yünden örülmüş bir kuşak bulunurdu. Ayaklarına mest giyer, bellerinde uzun kamalar taşırlardı.
Ahîler gündüz çalışır, akşam "tekke'ye* gelip yemeği birlikte yerlerdi. Bu tekkelerinde misâfir ve yolcu eksik olmazdı. Çünkü misâfir ve yolculara karşı çok iyi ve misafirperver davranırlardı. Ahîler zalim ve haksızlara karşı amansız bir mücadele verdikleri gibi, kendi aralarında da herhangi bir üye Ahîlik prensiplerine aykırı davranıp müşterisini aldatırsa, yalan söylerse derhal Ahî-Baba tarafından yargılanır ve mutlaka cezalandırılırdı. İşte bundan dolayı Ahîlik teşkilâtı İslâmî ticaret anlayışını koruyan, bir iman, yiğitlik, cihad ve ahlâk ocağı idi.
Moğolların Anadolu'yu istilâları sırasında Ahîler tam bir cihad* anlayışıyla bu amansız düşmana karşı koyarken, aynı dönemde yaşayan Mevlevîler* ise Moğollarla işbirliğine gitmişlerdi. Ama bütün bu güzelliklere rağmen bu teşkilât da her teşkilât için mukadder olan akıbete uğramış ve zamanla bozulmuştur. İlk dönemlerde teşkilatta tam bir Sünni akîde hakim iken daha sonraları bu çizginin dışına çıkılmış; devlete karşı isyan eden ahlâksızlığa meyilli, kimliği belirsiz kimseler bu teşkilât içinde görülmeye başlayınca eski özelliklerini kaybetmiştir. Fatih devrinden sonra ahîlik teşkilâtı eski itibarını kaybedip, gücünü koruyamamıştır. (İslam Ansiklopedisi)

Ahimsa : Sanskritçe’dir, "şiddet" anlamına gelir. (J.P.Roux)

Âhir Zaman : Hz. Peygamber (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğinden başlayıp kıyametin kopmasına kadar geçecek olan müddet hakkında kullanılan bir terim.
Bu tarif çerçevesinde Resulullah'a "Âhir zaman Peygamberi" denilmektedir. Bunun anlamı da "Son Peygamber" demektir.
Bizden önce yaşamış ümmetlerin geçirdikleri zamanın tümü bir gün içinde sabahtan ikindiye kadar geçen zamana; bu ümmetin yaşadığı zaman ise ikindiden akşama kadar geçen vakte benzetilmiştir. Kıyametin yaklaştığı zamana da aynı şekilde "Âhir zaman" denilmektedir. Bu zamanın kesin olarak ne zaman başlayacağı da belli olmadığı için sadece bu döneme yakın bazı belirgin alâmetlerin görüleceği ifade edilmiştir (geniş bilgi için bk. Kıyamet ve Kıyamet Alâmetleri).
İslâm'da âhir zaman denince dünya hayatının son dilimi ve son dönemi hatıra gelmektedir. Zira akidemize göre başlangıcı olan bu âlemin mutlak sonu da vardır. Fakat bu sonun kesin olarak zamanı bildirilmemiştir. Bu bilgi yalnız Allah'a mahsustur. Ancak İslâm akidesini bozmak isteyen bazı batıl inanç sahipleri bu konuda tarihler vererek belirlenmemiş ve belirlenmediği nasslarla sabit olan bir hususta (el-A'raf, 7/187; Lokman, 81/34; Cibril Hadisi)* doğru olmayan ve tahminlerden öteye gitmeyen rakamlar vermektedirler. Ancak, Hz. Peygamber'in gelişi ile kıyamete yakın olan son dilimin başladığı hususunda İslâm bilginleri de görüş belirtmişlerdir. Âhir zamana İslâm'ın M.VII. yüzyılın başlarında yani 610 yılında vahyin başlamasıyla girildiği hususunda bazı hadislerde işaretler vardır (Müslim, Fiten, 132 vd.) Başlangıcı hakkında işaretler verilmişse de sonu ile ilgili bilgi yalnız yaratana has kılınmıştır. Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktur. (İslam Ansiklopedisi)

Ahlakçılık : (Alm. Moralismus, Fr. Moralisme, İng. Moralism) (Eski terimle ahlakiye) 1. Ahlakı en yüksek değer ve en yüksek erek olarak gören dünya görüşü. 2. Her şeyi ahlak açısından değerlendiren tek yanlı görüş. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Ahluluk : Akrabalık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ahmed B.Hanbel : (164-241 /780-855) Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel b. eş-Şeybâni el-Mervezî, Hanbelî mezhebinin imamı, muhaddis, mutlak müctehid. 164/780 yılında Bağdat'ta doğan Ahmed'in babası Muhammed b. Hanbel otuz yaşında ölmüş, onu annesi Sâfiyye binti Meymune büyütmüştür. Kendisi Arap olup, Şeybân kabilesine mensuptur ve soyu, Nizar kabilesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'in soyu ile birleşmektedir. Ahmed'in dedesi Hanbel, Emeviler döneminde Serahs valiliği yapmıştır. İlk eğitimini bir ilim ve kültür merkezi ve aynı zamanda Abbâsîlere başkent olan Bağdat'ta aldıktan sonra dini ilimlere yönelen Ahmed, İslâm'ı bütün yönleriyle yaşamak istedi. Bu arzu onu Peygamber (s.a.s.)'in hadisleriyle uğraşmaya götürdü. Daha çocukken Kur'an-ı Kerîm'i ezberlemişti. Diğer dini ilimleri okuduktan; Arapça'yı ve dil bilgisini geliştirdikten sonra bütün mesaisini hadislere ayırmıştı. O, ayrıca Farsça da bilmekteydi. Hadis toplama, ezberleme ve yazma onda bir tutku haline gelince, Basra, Hicaz, Kûfe ve Yemen gibi ilim merkezlerine birçok seyahatler yaparak buralarda bulunan ulema ve muhaddislerle görüşmüş, râvileri bulmuş ve onlardan hadis almıştır. (İbnü'l Cevzî, Menakıbu'l İmam Ahmed b. Hanbel, s. 183 vd.) Üçünde parasızlıktan ötürü yaya olmak üzere beş defa hacca gittiği, İmam Şâfiî ile ilk defa Hicaz'da tanıştığı, yolculuklarında fakir olduğundan büyük sıkıntılarla karşılaştığı, Yemen'deki muhaddis Abdurrezzak b. Hemmam (ö. 211)'dan hadis almak için Yemen'e giderken yolda parası bitince hamallık yaptığı kaydedilmektedir. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, X, 329) Ravilerden hadislerle birlikte sahâbe ve tabiine dair ulaşan butun rivayetleri almıştır. Fıkhi bilgisini ve usûl-i fıkhı Ebu Yusuf* ve imam Şafii'*den aldığı derslerle kuvvetlendirmiş, toplayıp tedvin ettiği hadis ve sahâbe fetvalarını fıkhının dayanağı yapmıştır. Kırk yaşından sonra, topladığı beş bine yakın talebeye ders vermiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Ahmet, Ahmed : İsim olarak kullanılır. Arapça’dır. 1. Övülmeye layık, beğenilmiş anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ahriman : Mazdeizm ve Zerdüştçülükte Ahura Mazda’nın rakibi, karanlıklar ve kötülükler ruhu. (J.P.Roux)

Ahsen : İsim olarak kullanılır. Pek güzel, daha yakışıklı, daha güzel anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ahtaruv : 1. Bir şeyi açmak, kesin sonuca ulaştırmak, 2. Aktarmak. (Kanını ahtarsan uyalmaz: Kanını son damlasına kadar akıtsan bile utanmaz.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ahu : Palaca “içmek” anlamına gelir. (S. Alp)

Ahu : Zerdüştîler'de ruhani lider. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahunawad : Zerdüştîler'de ilk gatanın adı. Gatalar'ın ilk gününün ismi. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahunwar : Zerdüştîler'in kutsal duası. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahura Mazda : Zerdüştîler'de tanrı. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahutai : a) Tatarlar'dan Alçi'nin neslinden, b) Kin hükümdarı Altan Han'ın adı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi) 

Ahura Mazda : Mazdeizm ve Zerdüştçülük’te yüce tanrı “Bilge Efendi”. (J.P.Roux)

Aia : Argaonautlar söylencesinde kral Aietes'in ülkesi, sonradan Kolkhis'le bir tutulmuştur. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aiaie : Homeros'un Odysseia'sında Kirke'nin Okeanos'taki adası. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aiakos : Yunan mitolojisinde Zeus ile su perisi Aigina'nın oğlu. Endeis ile evlenir ve Telamon ile Peleus'un babası olur. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aias: Akhilleus'tan sonra Yunanlar'ın en yiğit adamı. (Colette Estin-Hélène Laporte, Yunan ve Roma Mitolojisi, Tübitak yayınları, s.242)

Aias : 1. Yunan mitolojisinde Salamis kralı Telamon ile Eriboia ya da Periboia'nın oğlu. 2. Yunan tragedyası, Sophokles'in yazılış tarihi belirsiz ama artakalan belki en eski M.Ö. 411 öncesinde yazdığı oyunu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Âid : Arapça, sıfat. 1. İlgili, ilişikli, dolayı 2. Geri dönen 3. Bir hastayı ziyaret eden. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âidat : Arapça, isim. Gelirler, kâr, kazanç, fayda.

Aides veya Aidoneus: yeraltı tanrısı Hades'in diğer adları. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aietes : Yunan mitolojisinde Kolkhis kralı; Helios'un oğlu, Kirke'nin kardeşi ve Medeia'nın babasıdır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aigialeus : Adrastos'un oğlu, Epigonların Thebai Seferi'nde aralarında ölen tek kişi. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aigimios : Yunanistan'ın Doris bölgesi kralı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aigina: Tanrı-ırmak Asopos'un kızı. Zeus tarafından bir adaya götürülür, ada onun adını taşımaktadır. (Estin-Laporte)

Aigina : 1. Irmak tanrısı Asopos'un kızı olan nympha. Aigina Zeus tarafından kendisiyle aynı adı taşıyan adaya kaçırılır ve orada Aiakos'u doğurur. 2. Atina'nın 20 km. kadar güneybatısında Saron Körfezi'nde, yaklaşık 90 km2  büyüklüğünde gerek tarihte, gerekse Aiakos'un ülkesi olarak Yunan mitolojisinde ünlü bir ada. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aigisthos : (Keçi ırmakları, Çanakkale Boğazı'na dökülen Cumalıdere) Trakya Khersonesosu'nda (Gelibolu yarımadası)  kıyısında bir ara aynı adda bir de şehir bulunan küçük bir ırmak. M.Ö. 405'te bu ırmağın ağzı önünde yapılan deniz savaşında Atina, Peleponnesos Savaşı'ndaki son yenilgisini aldı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aigyptos: Poseidon ile Nil'in erkek torunu. Melampodlar'ın (Karaayak) ülkesini fetheder ve oraya kendi adını verir. Elli kızın babası, kendisinin kardeşi Danaos'a rahatlık vermez. (Estin-Laporte)

Aila : Akabe.

Ailianos : (Claudius Aelianus, yak. M.S. 170-235) Yunan sözbilimci ve aynı zamanda Stoacı yazar, Roma'da dersler verdi. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aineias : (Lat. Aeneas) Yunan ve Roma mitolojisinde Troya Savaşı'nın Troyalı önderlerinden biri. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aiolis ya da Aiolia: (Eolis olarak da bilinir) antikçağda Anadolu'nun batı kıyılarının kuzey kesimi topraklarına verilen ad. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aiolos : 1.Homeros'un Odysseiası'nda Hippotes'in oğlu olarak geçer, ölümlü olmakla birlikte tanrıların dostu, Zeus'un rüzgarların denetimini verdiği kişidir.
2. Hellen'in oğlu ve Aiolların (ya da Aiolialıların) söylencesel atası, Sisyphos, Athamas, Salmoneus, (Endymion'un annesi) Alkyone, Kalyke'nin babasıdır, başka çocukları da vardır.
(Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Airyaman : Zerdüştîler'de arkadaşlık ve bağlık meleğinin adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Airyanem Vaejah : Aryanların yurdu. (Ateşe Tapmayanlar)

Aiskhines : Atinalı hatip, yak. M.Ö. 390'da ya da daha önce Atina'da doğdu. Demosthenes'in büyük rakibiydi. Söylevlerinden yalnızca üçü günümüze kalmıştır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aiskhylos : (M.Ö. 525-456) yapıtları günümüze kalan en eski Yunan tragedya ozanı. Atina yakınlarında, Eleusis'te doğdu. Soylu bir aileden geliyordu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aisopos : (Ezop olarak da bilinir) Yunan fablları geleneksel yazarı. Herodotos'un daha 5.yüzyılda hakkında bilgi sahibi olduğu Aisopos'un hayat hikayesi yakıştırma öykülerle doludur. Aisopos'un Trakya'dan geldiği ve M.Ö. 6.yy. başlarında Samos (Sisam) adasında köle olarak yaşadığı doğru görünmektedir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aither: Hesiodos'a göre Gece'nin oğludur; göğün Güneş'e en yakın bölümüdür. Aither 'eter) çok uçucudur, hafif ve saf olmayı ifade eder. (Estin-Laporte)

Aithiopia : Etyopya (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aithiopika : Heliodoros'un romanı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aithra : Yunan mitolojisinde Troizen kralı Pittheus'un kızı, Theseus'un annesi. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aitolia, Aitolia Birliği : Orta Yunanistan'da bir bölgedir, doğuda Akarnania, batıda Korinthos Körfezi ile sınırlıdır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aix-la-chapella: Bugünkü Almanya’da Aahen. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ajar-noar: Göl. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ajax-tach: Nehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ajım : Pişmanlık. Ajım etüv: Pişman olmak.  (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ajımsız : 1. Mutlaka, şüphesiz, 2. Yaptığı kötülükten dolayı tövbe etmeyen acımasız insan. (Ajım etmegen adam : Pişmanlık duygusu olmayan, tövbe etmesini bilmeyen kişi.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ak : 1. Beyaz, ak, 2. Peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinin genel adı, 3. Akmak, dökülmek, geçmek, elemek, elimine etmek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ak : 1. Beyaz, 2.Sütün ürünlerinin genel ismi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ak terek : Beyaz kavak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akad : bkz.Agade.

Akad Hanedanlığı : Büyük Sargon tarafından kurulan hanedanlık. (Kramer)

Akademi: (Alm. Akademie, Fr. Académie, İng. Academy) (Yun. Akademia) 1.. Platon’un Atina yakınlarında kurduğu, ölümünden sonra onun temel öğretisine bağlı kalmayarak, kuşkuculuğa sonradan da dogmacılığa kayan felsefe okulunun adı. 2. Rönesans’ta Platon düşüncesinin yenilenmesi ile 1440’ta Floransa’da kurulmuş olan Platoncu okul. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Akademi : Yunanca'daki daha eski biçimiyle Hekademia, başlangıçta Atina'nın batısında Kolonos tepesi yakınında, yarı tanrı Akademos'a adanmış olan zeytinlik içindeki bir kült alanıydı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akbaş : 1. Üst tarafı beyaz olan nesne, 2. Koyun toynağının arasındaki et parçası, 3.Koyun toynağındaki meydana gelen irinli hastalık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akadlılar : Mezopotamya’nın Sami yerleşikleri. Sözcük yer adı Akad’dan türetilmiştir. (Kramer)

Akarnan : Alkmaion'un oğlu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akastos : Pelias ile Anaksibia'nın oğlu, Alkestis'in kardeşidir. abasının arzusuna uymayıp Argonautlarla birlikte sefere çıkar. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akatalepsia : (Yun.) Kavranılamazlık. Doğrunun ölçüsü olmadığını ileri süren kuşkucu görüşün sonucu olan durum. Bir sorunun çözümünü araştırmanın ilkece gerekli görülmemesi durumu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Akatirler : Hun İmparatorluğu çağında, 5.yüzyıl boyunca Güneydoğu Avrupa bozkırında rol oynayan göçebe bir kavim. Bu ad kaynaklarda Akatzir biçiminde geçer. (Czegledy)

Akatziri: Bir Hun ileri geleni. Sözcüğün, Moğolca baba anlamındaki aga sözü ile  ordu anlamındaki çerig kökeninden geldiği söylenir. (Türkler'in Dili, Fuat Bozkurt, Kapı Yayınları)

Akbaş : İsim olarak kullanılır. 1. Tane tutmamış çavdar başağı (Kayseri). 2. Bir çeşit kaz. 3. Karnabahar anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akbaş : 1. Üst tarafı beyaz olan nesne, 2. Koyun toynağının arasındaki et parçası, 3.Koyun toynağındaki meydana gelen irinli hastalık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akçalmas : İsim olarak kullanılır. Ak ile çalmas (değmez) dan. Ak değmez. Karaşın (esmer) kızlara isim olarak verilir. (A. Erol)

Akgıl : Tereddüt. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akhaia, Akhalar : (Akhaioi) tarih çağında bu adlar iki bölgeyi ve halklarını belirtir, bunlardan biri Güneydoğu Thessalia'dadır (Ahaia Phthiotis) diğeri, Peloponnesos'un kuzeyinde Elis ile Sikyon arasında dar bir toprak şerididir ve on iki küçük kentin oluşturduğu güçsüz bir birliği barındırır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akhamenidler : (Ahamenişler olarak da bilinir) Pers Krallığı'nın ilk hanedanı, adı kurucusu olan söylence kahramanı Akhaimenes'ten (Farsça Hahameniş) gelir.Kyros, Kambyses, Dareios bu aileye mensuptur. Bu sülale M.Ö. 33'da Büyük İskender'e yenilen 3. Dareios'un ölümüyle ortadan kalktı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akharnailılar : (Akharneis) Yunan komedyası, yazarı Aristophanes herhalde kendi sahneleyemeyecek kadar genç olduğu için oyun M.Ö. 425 Leneia şenliğinde Kallistratos'un adıyla oynandı. Oyun yazarlığı yarışmasında birincilik kazanan bu komedya Aristophanes'in elimize geçen ilk oyunudur. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akheron : Yunan mitolojisinde yeraltı dünyası ırmaklarından biri. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akhilleus : Yunan mitolojisinde Thessalia'nın Phthia bölgesi kralı ölümlü Peleus ile deniz nympha'sı Nereus kızı Thetis'in tek oğlu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akhroam: Amu Derya’nın kuzeyi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akhsikath: Fergana’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akı : İsim olarak kullanılır. Eli açık, cömert anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akıd : İsim olarak kullanılır. Suyun güçlü olduğu, geçit vermediği yer anlamına gelir. (A. Erol)

Akıl : Karaçay Malkar Türkçesi'nde akıl, düşünce. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akıllı : Karaçay malkar Türkçesi'nde akıllı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akılman : Karaçay Malkar Türkçesi'nde akıllı, zeki, önder. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akın : İsim olarak kullanılır. 1. Kazak ve Kırgızlar’da şair-musikiciye verilen ad. 2. Yağı topraklarına sefer ve istila hazırlığı, tedirgin etme ve yıldırma, daha çok da yağma, talan, çapul gibi maksatlarla yapılan baskın biçiminde savaş hareketi anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akırap, akrab : Karaçay Malkar Türkçesi'nde akrep. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A-ki-ni: Karaşar Hiuen-tsang’a göre. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-kie veya A-kie-ten: Beyaz dağ. Menandre’a göre Akdağ. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akkagas: İskitler’in kraliçesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akkalay : Alüminyum. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akkemik : İsim olarak kullanılır. Soyu temiz anlamına gelir. (A. Erol)

Ak-koyan : İsim olarak kullanılır. Ak tavşan anlamına gelir. (Kazaklar’da.) (A. Erol)

Akman : İsim olarak kullanılır. 1. Çok beyaz, apak. 2. Temiz iffetli anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akmak : Ahmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Akragas : Sicilya'daki en zengin ve en ünlü Yunan kentlerinden biri, Girit ile Rodos'un birlikte kurduğu yakındaki Gela kentinden gelen yerleşmeciler tarafından adanın güneybatı kıyısında yak. M.Ö. 580'de kuruldu. İlk kez tiran Phalaris'in hükümdarlığı zamanında güce kavuştu. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akronion : Akroenos, Afyon Kalesi.

Akropolis : Yukarı şehir. Şehrin  bu en yüksek ve savunmaya elverişli kesimi, erken dönemlerde saray ve konutları içermiş, ancak M.Ö. 5.yüzyıldan başlayarak tümüyle kutsal yapılara ayrılmıştır. (G. Bean)

Akropolis : Bir Yunan kentinin tepe üzerine konuşlandırılmış kesimi, kale. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akroter : Alınlıkların tepesine ve iki kenarına yerleştirilen süsler. (G. Bean)

Aksa-tuksa : Topallamak, aksamak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksakal : Yaşlı, ihtiyar. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksan işaretleri : Klasik Yunancanın telaffuzuna yardım için vurguyu değil ses perdesini, sesin tizliği ya da pesliğini belirten aksan işaretlerini M.Ö. 200 dolaylarında İskenderiyeli bilgin Byzantionlu Aristophanes'in bulduğu kabul edilir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aksarı : Açık sarı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akschounwar: Heftalitler’in Kralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aksıl : Beyazımsı, beyaza çalan. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksıl : Beyaza çalan kahverengi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aksıman : Kirli beyaz. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aksiyom : (Alm. Axiom, Fr. Axiome, İng. Axiom, Yun. Axioma) (Eski terimle mütearife) Türkçe belit. Başka bir önermeye geri götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve öndayanağı olan temel önerme. 2. (Daha genel olarak) Apaçık olsun ya da olmasın tümdengelimli bir dizgenin başında yer alan, kendisi tanıtlanamayan, ama öteki önermelerin tanıtlanmasına yarayan önerme. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aksou: Doğu Türkistan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aksungur : İsim olarak kullanılır. Birleşik isimdir. Sungur, doğan cinsinden bir av kuşudur; ak ve kara olmak üzere iki çeşidi vardır. (A. Erol)

Aksüyek : Karaçay Malkar Türkçesi'nde asilzade, aristokrat. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksüyek biy :Ak kemikli bey, han soyundan olan, soylu. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aktagh: (Akdağ) Kuça’nın kuzeyinde beyaz dağ, bkz.A-kie-tien ve Ektag. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aktı : İsim olarak kullanılır. Saf, masum anlamına gelir. (A. Erol)

Aktivizm : (Alm. Aktivismus, Fr. Activisme,, İng. Activism) (Eski terimle fiiliye) Türkçe Eylemcilik. İnsan yaşamı ve düşüncesinin başlıca gerçekliğinin etki, eylem ve yapıp etmelerde olduğunu öne süren öğreti ve dünya görüşü. Felsefe tarihinde değişik biçimlerde ortaya çıkmıştır: a. (Fichte’de) Dogmacılığa, doğalcılığa ve özdekçiliğe karşı düşünsel biçimde temmellendirilir. B. (Nietzsche’de) Anlakçılığa karşı gerçekçi-istenççi biçimde temellendirilir. C. (Marks ve Lenin’de) Bütün kuramsal dünya görüşlerine karşı, gerçekçi-özdekçi biçimde, dünyayı tanımak, yorumlamak değil de, değiştirmek isteyen bir dünya görüşü olarak belirir. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aktolun : İsim olarak kullanılır. Beyaz ay anlamına gelir. (A. Erol)

Aktöre : (Eski terim ahlak). (Fr.éthique, İng. ethics). Bir toplumda, bir toplumsal kümede belli bir tarihsel dönemde benimsenmekte olan ve nesnel toplumsal yasalarla belirlenen doğru ve yanlışa ilişkin davranış kuralları. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Aktöş : Karaçay Malkar Türkçesi'nde gelincik. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aktüalizm : (Alm. Aktualismus, Fr. Actualisme, İng. Actualism) Türkçe Etkincilik. 1. (Genel anlamda) Tüm varlığın etkinlik olduğunu, bu etkinliğin bir taşıyıcı gerektirmediğini ileri süren felsefe öğretisi. En tutarlı temsilcisi Fichte’dir. Karşıtı bkz. Tözcülük. 2. (Özel anlamda) Başlıca temsilcisi Gentile olan İtalya yeni idealizminin adı. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Al altun : prenses, Cengiz Han'ın kızı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Âl, Âlu Muhammed : Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ailesi, ehl-i Beyt. Âl, ehil kelimesinden dönüşmüş olup, sözlükte; serap, âile, hısım, tabi ve taraf anlamlarına gelir. Ehlin çoğulu ehâlî'dir. Bir erkeğin evinde oturanlara "ehl-i beyt", bir mezhebi benimseyenlere "ehl-i mezheb", bir kimsenin hanımına "erkeğin ehli" denir. Âl ve ehil eş anlamlıdır. Ehlü'n-Nebî (s.a.s.) tabiri, Hz. Peygamber'in hanımları, kızları ve damadı Hz. Ali'yi yahut Resulullah'ın hanımları ile "ÂL" denilen erkeklerden ibaret olup torunlar ve zürriyetler buna dahildir. "Ehlü'l-Enbiyâ", her peygamberin ümmeti, demektir. Ehil, genel anlamlı bir isim olup, bir neseb, bir din, bir san'at, bir ev veya bir belde bağı ile meydana gelen insan topluluğu demektir (İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab; Şemseddin Sami, Kâmus Tercemesi "âl" maddeleri).

Ala : Sumerliler’in bir müzik aleti, olasılıkla tef. (Kramer)

Ala : Karışık renkli, ala, parlak, açık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ala : Karaçay Malkar Dili'nde zamanla ilgili bir söcük: Bir alada: Bazen, zaman zaman. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A-la: Tokharistan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Alabulak : Maviye çalar karışık renk. (Alabulak köz : Mavimsi göz. Nazar değmede ve hipnoz etmede etkili olduğuna inanılır.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alabulak saluv : Kendinden geçirmek, telkin etmek, hipnoz etmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alaçuk : İsim olarak kullanılır. Kulübe anlamına gelir. (A. Erol)

Alaha-beki : Bir Moğol prensesi. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Ala-koui: Gerçek ismi Alag-thougoul olan göl. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ala-taou: (Aladağ): Uzoungarie’de sıra dağlar. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Alamat : Çok iyi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

A-lan veya A-la-ni: (Rametan) Ngan (Buhara) krallığının başkenti. Olasılıkla Amal (bugünkü Çarcui). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Alan : M.S. 50’den sonra Aral Gölü ve Kafkasya arasındaki bölgede sahneye çıkan ve İranî kavimlerin kuzey koluna mensup bulunan büyük bir boy grubu. Bazı boyları, Hunlar’ın Avrupa’ya girmesinden sonra kavimler göçünün ilk dalgalarıyla batıya ilerlemiştir. Diğer boyları Kafkasya bölgesinde kalmıştır. Bu Alanlar’ın Kuzey İran’daki bir diğer kavim unsuruyla, yani Aslar’la (Jasz) birleşen grupları, Oset adıyla, bugün de Kafkasya boğazının orta bölümünün kuzey ve güneyinde yani Osetya’da yaşamaktadır. (Czegledy)

Alan : Arkadaş, dost, soydaş anlamında Karaçay Malkarlar'ın birbirine sesleniş şekli. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Alaşa : Ağır işlerde kullanılan at cinsi, buradaki anlamı kısrak, bkz. baytal. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alaric : Vizigot önderi, birçok yenilgiden sonra M.S. 410 Ağustosu'nda Roma'ya girmeyi başardı ve üç gün boyunca kenti yağmaladı. M.Ö. 390'daki Gallialılar istilasından beri Roma'yı ilk kez bir yabancı düşman işgal ediyordu, olay uygar dünyada derin sarsıntı yarattı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alaşa : İğdiş edilmiş at. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alat : İsim olarak kullanılır. 1. Acele. “Alat işin sonu onat olmaz.” (atasözü.) 2. Bir çeşit çam ağacı. 3. Karanfil, zencefil, tarçın gibi baharların karışımı. 4. Düğünlerde pilavın üzerine konulan söğüş. 5. Bir bez dokuma tezgahı. 6. Sarıya veya kırmızıya boyanmış yün iplik. 7. Elbise. 8. Azgın, tehlikeli köpek anlamlarına gelir. (A. Erol)

Alatmisch koutlouk bilge: (İletmiş Kutluk Bilge); Kara Türgeşlerin başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Alavgan : Hun kazanovası. Çok defa evlenen, çok kadını aynı zamanda etkileyebilen kişilere Alavgan yapılı denir. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alaysılama : (Alm. Ironie, Fr. Ironie, İng. Irony, Yun. Eironeia=İnceden inceye alay etme) (Eski terimle istihza) (Sokrates’te) Kendisinin bir şey bilmediğini öne sürüp sorular sorarak karşısındakinin bir şey bilmediğini ortaya çıkarma. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Alayunt : İsim olarak kullanılır. Al kısrak anlamına gelir. (A. Erol)

Alba Longa : çok eski bir Latin kenti, Roma'nın yaklaşık 20 km. güneydoğusundaki Alba tepelerinin kuzey yamacında, bugünkü Castel Gandolfo yakınlarındadır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Albanie (Kafkasya’nın) veya: Aghouanic, Alexandre (Dağları) İskender Dağları. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Albinovanus Pedo :  M.S. 2 yy. başlangıcında yaşayan Romalı ozan. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Albion : Britanya'nın (Keltçe ya da Keltçe'den öncesine ait olan) eski adı, yerini kısa zamanda Keltçe Britannia almıştır.

Albruz : Evrensel dağ, aka "Haraiti" ya da "Hara Berezati", Kuzey İran'da sıradağ. (Ateşe Tapmayanlar)

Alçık : İsim olarak kullanılır. Yatışmış, gözcü, kollayıcı anlamlarına gelir. (A. Erol)

Alçi : Binbaşı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Aldanuv : Aldanmak. (Aldanırğa : Aldatılmak için.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aldus Manutius : 1449-1515. Yunan ve Latin antikçağ klasiklerinin Venedikli ünlü yayımcı ve basımcısı, yaptığı işler kendi adıyla anılır (Aldine basımevi, Aldine yayınları vb.) (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alegori : edebiyatta alegori, bir konunun o konuyu anıştıracak benzerlikteki bir bayka biçim altında sunulmasıdır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alınçak-Alınduv : Alıngan. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

A-leao-ta: Fergana Kralı (715’e doğru). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-leao-ts’an: Fergana Kralı (658). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aleksandrin dizesi : (Alm. Alexandriner, Fr. vers alexandrin ou héroique, İng.t) Ortaçağ'da Büyük İskender'le ilgili koşukla yazılan destanların ölçüsü: Altı uzunve kısa heceden oluşan bu dize türünde üçüncü heceden sonra bir durak bulunur. Bu ölçüyle yazılmış dramatik yapıtlar vardır. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Aleksandros : 1. Aleksandros Pherailı. Iason'un yeğeni ve ardılı, M.Ö. 369-358 arasında hüküm süren Thessalia'nın Pherai kenti tiranı.
2. Aleksandros Megas. Büyük İskender. Makedonya kralı 3. Aleksandros (M.Ö. 356-323), 2.Philippos ile Epeiroslu Olympias'ın oğlu.
(Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Aleksios 1. Komnenos : Altmış sekizinci Bizans İmparatoru. (1081-1118) (G.Ostrogorsky)

Aleksios 2. Komnenos : Yetmiş birinci Bizans İmparatoru. (1180-1183) (G.Ostrogorsky)

Aleksios 3. Angelos : Yetmiş dördüncü Bizans İmparatoru. (1195-1203) (G.Ostrogorsky)

Aleksios 5. Murtzuphlos : Yetmiş altıncı Bizans İmparatoru (1204) (G.Ostrogorsky)

Aleksandros : Kırk sekizinci Bizans İmparatoru. (912-913) (G.Ostrogorsky)

Alev: (T.) 1. Yanan maddelerin veya gazların türlü biçimlerde uzanan ışıklı dili, yalım, yalaz, alaz, 2.  Ateş, sıcaklık, kıvılcım, 3. Aşk ateşi. (tdk.gov.tr)

Alevî-Alevîlik : Dördüncü halife Hz. Ali'nin soyundan gelen, onu diğer sahâbeden ve diğer üç halîfeden üstün tutan mezhebe mensup kimse. Alevîlik düşüncesi, ister açıkça, ister gizlice, Ali'ye uyup onun Kur'an'daki nâs ve Resulullah (s.a.s.)'ın vasiyetiyle imamlığa tayin edildiğini ileri süren; imametin* onun soyundan dışarı çıkmayacağına inanan ve onu diğer sahâbeden üstün gören zümrelerin başlattığı fikir ve siyasî kavgalarla ortaya çıkan" hareketin genel adıdır. Bu fikir ve harekete katılanlar, Ali'ye (r.a.) uydukları ve onu, öteki sahâbîlerin önüne geçirdikleri için Alevî; buna taraftar olanlara da 'tarafını tutan' anlamında "Şia"* denilmiştir. Şia, Alevîliğin ifade ettiği katılıktan daha mûtedîl bir kelimedir ve İslâm âlimleri Alevîlik için Şia'dan farklı olarak 'Râfıza' 'Ravâfız' tabirlerini kullanırlar. İslâm tarihinde Hz. Peygamber'den sonra halîfe olarak Hz. Ali'yi tanıyanlara, Ali'ye mensup, inancı bakımından, Ali taraflısı anlamında "Alevî" tabiri kullanıldı. Alevîlik, halifelikte Hz. Ali'nin hakkının yendiğini, sahâbenin Hz. Peygamber'den sonra Ebû Bekr*'e bey'at etmekle, İslâm'a aykırı hareket ettiği iddiasını yansıtır. Alevîler Hz. Ali'nin hilâfette hak sahibi olduğunu şu sebeplere dayandırırlar: Ali*, Hz. Peygamber'in tabii olarak varisiydi. (İslam Ansiklopedisi)

Alexandria : İskenderiye.

Alfabe : Yunan alfabesi. Yunan yazısının günümüze kalan ilk örnekleri M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Yunan çanak çömleği üzerinde görülen yazılardır, bu tür örneklere hemen hemen aynı zamanda batıda İtalya'nın güney kıyısı açıklarındaki İschia'dan doğuda Rodos'a kadar Yunan dünyasının her yanında rastlanır.
Α alpha, Β beta, Γ gamma, Δ delta, Ε epsilon, Ζ zeta, Η eta, Θ theta, Ι iota, Κ kappa, Λ lambda, Μ mü, Ν nü, Ξ ksi, Ο omikron, Π pi, Ρ rho, Σ-C sigma, Τ tau, Υ
ypsilon, Φ phi, Χ khi, Ψ psi, Ω omega.
(Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Algar : Sumerler’de bir müzik aleti, olasılıkla bir tür lir. (Kramer)

Algı : (Eski terim idrak) (Fr., İng. perception) Nesnel dünyanın başta görme ve örgeni olmak üzere insanın duyu örgenlerini etkilemesi ve böylece nesnelerin bilinçte yansıması. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Algu : İsim olarak kullanılır. 1. Hep, bütün, hepsi. 2. Silah, pusat. 3. Cemaat anlamlarına gelir. (A. Erol)

Algu Han : İsim olarak kullanılır. (1261-1266) Çağatay Hanlığı’nın 5. hükümdarı, Çağatay Han’ın torunudur. (A. Erol)

Algun : İsim olarak kullanılır. Tepe, yüksek yer anlamına gelir. (A. Erol)

Algur : İsim olarak kullanılır. Çabuk anlamına gelir. (A. Erol)

Alısın : Yabani ot. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ali: Ebu Talib’in oğlu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Âli-şân: 1.Şan ve şerefi büyük olan. 2. Meşhur bir çeşit lale. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

A-li-che: Türgeş kabilesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Alimallah: Allah bilir ki. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Âlimân: Alimler. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Âliye: Bir şeyin en yukarısı, tepesi. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Alkaios : Lirik Yunan ozanı. (d. M.Ö. 620 öncesi) Lesbos (Midilli) adasının en önemli kenti olan Mytilene kökenlidir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkeides : Yunan mitolojisinde Alkaios'un soyundan gelen anlamında bir ad. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkestis: Pelias'ın kızıdır, Artemis tarafından cezalandırılan kocasının hayatına karşılık kendi hayatını verir; ama Herakles onu Ölüler Ülkesi'nden geri getirir. (Estin-Laporte)

Alkibiades : Atinalı siyaset adamı, soylu bir aileden gelir. M.Ö. 450'de ya da az önce doğdu, Kleinias ile Alkmaionlardan Megakles'in kızı <deinomakhe'nin büyük oğludur. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkidamas : (M.Ö. 4.yy başlangıcı) Yunan sofist ve sözbilimci. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Akidas : Peloponnesos Savaşı'nın ilk döneminde görev yapan Spartalı amiral. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkinoos : Homeros'un ODysseiası'nda Skherie adasında yaşayan Phaiakların kıralı, Nausikaa'nın babası. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkiphron : (M.S. yak. 200) Yunan yazar, çeşitli toplumsal sınıflara bağlı Atinalıların ağzından yazdığı kurmaca mektuplar M.Ö. 4 yüzyıl Atina hayatını anlatır. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkmaion : Yunan mitolojisinde, Amphiaraos'un oğlu. Babasının buyruğu uyarınca Epigonların Thebai Seferi'ne önderlik eder. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkmaionidai : (Alkmaionidler, Alkmaionoğulları, Alkmaionlar), doğuştan soyl bir Atina genosu (geniş aile) Alkmaionların kökenleri karanlıktır ama adları herhalde Birinci Kutsal Savaş'ta M.Ö. yak. 595'ten itibaren TAtina kuvvetlerine komuta eden ve M.V. 592 Olympia oyunlarında ailesi ve Atina adına ilk kez birincilik kazanan Alkmaion'dan türemedir. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkman : Lirik Yunan ozanı. M.Ö. 7.yüzyılın ikinci yarısında, belki son çeyreğinde Sparta'da yaşadı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alkyone : Aiolos'un kızıdır; Sabah Yıldızı'nın oğluyla evlenir. Mutluluklarını kıskanan Zeus ile Hera onları kuşa dönüştürür; Zeus kuşun yuvasını kış gündönümünde sakin olan bir denizin kenarına kurmasına izin verir. (Estin-Laporte)
Alkyone : 1.Yunan mitolojisinde Aiolos'un kızlarından biri ve (sabahyıldızı) Eosphoros'un oğlu Keyks'ün karısı. Tanrılar ikisini de kuşa dönüştürür. 2. Pleiadlardan biri.
(Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Allah : Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Huda'ya ait özel isim. En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma'bud. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.
İsim, ifade ettiği ilâhî manasıyla yalnız Allah'a aittir ve hiçbir kelime bu ismin manasını ve muhtevasını ifade gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz (Meryem Suresi, 19/65).
İsmin, ait olduğu yaratıcı bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda "şehirler" denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için "İstanbullar" denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah'u Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe'de Tanrı, Farsça'da Hudâ, İngilizce'de God, Fransızca'da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler "Allah!' gibi özel isim değildir. ilâh, rab, ma'bud gibi cins isimdirler. Arapça'da ilâhın çoğuluna "âlihe", rabbın çoğuluna "erbâb" denildiği gibi Farsça'da Hudâ'nın çoğulu da "hudâyân" ve lisanımızda da "tanrılar", rablar, ilâhlar, ma'budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma'bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah'ın dışında gerçek olmayan bir nice ma'bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar'da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Halbuki "Allahlar" denilmemiş ve denilemez. Manasındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir. (İslam Ansiklopedisi)

Allâhü ekber: Tanrı uluların ulusudur. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Allak: 1.Sözünde durmaz, dönek. 2. Kendisine güvenilmesi caiz olmayan kimse. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Allâk: Sakızcı. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Allâme: Çok bilgin. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Allâm: Allah'ın sıfatı. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Allamü’l-Guyûb : Gaybleri en iyi bilen yalnız Allah için kullanılan bir sıfat. Allah'ın sonsuz ilmini ifade eden bu terkibin tam olarak anlaşılabilmesi için, onu meydana getiren: "Allâm" ve "Guyûb" kelimelerinin vuzuha kavuşması gerekir. (İslam Ansiklopedisi)

Allançak : Çabuk karar veren ve harekete geçen kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Allari : Sumerler’de bir aşk şarkısı türü. (Kramer)

Allia : Roma'nın yaklaşık 18 km. kuzeyinde Tiber'e katılan küçük bir ırmak. Bu ırmağın kıyısında Romalılar M.Ö. 390'da Gallialılar karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alma : İsim olarak kullanılır. Elma anlamına gelir. Ayrıca Kırım’da Bahçesaray’ın (Simferepol) güneyinde küçük bir ırmaktır. (A. Erol)

Almalik: Kulca bölgesinde. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-lo-na-choen: Magada tahtını istismar eden kimse. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-lo-pen: Çin’de Süryaniliği yayan din adamı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-lou-che-to-cthe: Tokaristan Kralı (744). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-lou-ti: K’ang Krallığının başkenti. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Allegro: (Alm.deutscher Zug, Fr., İng. allegro) 1- Doğaçlama tiyatrosundaki müzikte çabuk hareketler. 2- Müzikte çabuk ve hareketli hız simgesi. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Alp : (a ile l kalın okunur.)  İsim olarak kullanılır. 1. Yiğit, koçak, bahadır, kahraman, batur, cesur, cılasın, babayiğit, pehlivan, sökmen anlamlarına gelir.. (Aşık Paşa’ya göre alp olmak için dokuz şey gereklidir. 1. Sağlam bir yürek, yani cesaret. 2. Pazu kuvveti. 3. Gayret. 4. İyi bir at. 5. Hususi bir libas. 6. Yay. 7. İyi bir kılıç. 8. Süngü. 9. Muvafık arkadaş.) 2. Sıfat, lakap, rütbe, ünvan olarak da kullanılır. Alıp, alpı biçimlerinde de görülür.

Alpagı, Alpagut : isim olarak kullanılır. Seçkin yiğit anlamına gelir. Eski Türkler’de kullanılan bir ünvandır. (A. Erol)

Alp Er Tunga : (Tona, Tonga) Alp (a ile l kalın okunur.) İsim olarak kullanılır. Yiğit, cılasın anlamlarına gelir. Er: Erkek. Tunga: Kaplan, bebr (babur) cinsinden bir hayvandır. Ayrıca bir Türk destan kahramanının adıdır. Birçok efsaneye göre Acemler’in Şehnamesi’ndeki Afrasiyab. Türk kaynaklarında Alp Er Tunga olarak geçer.  (A. Erol)

Alp Giray : İsim olarak kullanılır. Alp (=Yiğit, cesur, pehlivan vb. (Hem isim) ayrıca ünvan ve lakap olarak da kullanılır.) ile Türkçe dev(ker)’in küçültme şekli olan kerey’den veya Moğolca layık ve uygundan.Giray aynı zamanda Kırım hanlarının ünvanıdır. (A. Erol)

Alpheios : Yunanistan'ın en uzun ırmaklarından biri. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alpler : Yunanların ilk zamanlar bu dağları bildikleri yolunda hiçbir kanıt yoktur.  Romalıların Gallia Cisalpina'yı  (aşağı yukarı bugünkü kuzey İtalya) fethi ve M.Ö. 3 yüzyılda Hannibal'in İtalya'yı istilası ayrıntılı bilgiler sağladı. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Alta : Altı sayısına verilen isim. (Saha Halk Edebiyatı)

Altasıralama: (Alm. Subordination, Unterordung, İng. Subaltern) (Eski terimle mütedahil). Konusu ile yüklemi aynı olan, biri tümel olumlu, biri tikel olumlu, biri tümel olumsuz, biri tikel olumsuz iki önerme arasındaki bağlantı durumu.

Altan : İsim olarak kullanılır. Altın sözcüğünün Moğolcası’dır. (A. Erol)

Altan veya Atlan Soula: Altay Dağları. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Altan-gorhan : Sultanın Perwan civarındaki yazlık konağı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Altar : İsim olarak kullanılır. Sunak anlamına gelir. (A. Erol)

Altavlan : Altı kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Altay : İsim olarak kullanılır. Altın sözcüğünün Moğolca söylenişidir. Yüksek dağ anlamına da gelir. (A. Erol)

Althaia : Yunan mitolojisinde Meleagros'un annesi. (Oxford Antikçağ Sözlüğü, M.C.Howason, Kitapyayınevi)

Altınbaran : İsim olarakz kullanılır. Altın değerinde anlamına gelir. (A. Erol)

Altın Sabak : İsim olarak kullanılır. Altın ders anlamına gelir. (A. Erol)

Altın Tana : İsim olarak kullanılır. Altın düğme anlamına gelir. (A. Erol)

Altın yürek: Koço Saydam yazıtlarında Altay’ın adı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Altıntop: İsim olarak kullanılır. Turunçgillerden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi anlamına gelir. Ayrıca kız memesi, greyfurt anlamlarını da içerir. (A. Erol)

Âlu İbrahim : Hz. İbrahim'in soyundan gelenler, onun ümmeti ve milleti olanlara verilen isim. (İslam Ansiklopedisi)

Âlu İmrân : Hz. Musa (a.s.) ile kardeşi Hz. Harun (a.s.)'un babaları İmrân'ın adına nisbet edilen aile, İmrân ailesi. Aynı zamanda Hz. Meryem'in babasının da adının İmrân olmasından dolayı İmrân ailesi denince hangisinin kastedildiği hakkında iki görüş ortaya çıkmıştır. Ayet-i Kerime'de bu konuda açıklık yoktur. (İslam Ansiklopedisi)

Âlu Yâ’kub : Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İshak'ın oğlu Hz. Ya'kub ve onun neslinden gelenler için kullanılan Kur'anî bir tabir. (İslam Ansiklopedisi)

Alustios : Aluçta.

Aluvçu : Alıcı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alva : İsim olarak kullanılır. Kazak Türkleri’nde helva anlamına gelir. (A. Erol)

Ama-uşumgalanna : Sumerler’de Dumuzi’nin adlarından biri; sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde “Göğün Ejder Anası” anlamına gelebilir. Zaman zaman Uşumgalanna olarak da yazılır. (Kramer)

Amahraspand :  "Hayırlı ebediler", Ahura Mazda tarafından yaratılan üstün ruhlar. (Ateşe Tapmayanlar)

Amal : Ögedey'in gece muhafız kıtası komutanlarından. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Amaltheia: Bebek Zeus'u Girit'te emziren keçidir. Bunun derisiyle Zeus, kendisini Titanlar'dan korumuş olan bir tür zırhlı kalkan yapmıştır. Ayrıca boynuzlarından birini de alır ki bu, bolluk boynuzu olacaktır. (Estin-Laporte)

Amanat : Emanet. Hun Türkleri'nin Nart boyunda varlıklı kişiler birbirinin erkek çocuğunu büyütmüş, eğitmiş ve bir asker yaparak baba evine vermişti. Bu töre Nart-Karaçay'da son zamanlara kadar korunmuştur. Daha eskilerde ise, savaşan taraflar savaşı sona erdirmek için birbirlerine amanat verirdi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Amanlav : Kötülemek, karalamak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Amaseia : Amasya.

Ambašši Hurrice bir kült yeri. (S. Alp)

Ambrosia : Yunan mitolojisinde tanrıları ölümsüz kılan yiyecek. 

Ameretat : Bkz. Amurdad.

Ameşa Spenta :  Bkz. Amahraspand.

Amida : Diyarbakır.

A-mi-kiue: Kaşgar Krallarının unvanı. A-mo-tche’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-mo-tche: Kaşgar Koten krallarının unvanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Amimitl : Aztekler’de Balıkçılar ve su kuşları avcılarının tanrıları. (Aztekler, Jacques Soustelle)

Âmine Binti Vehb : Hz.Peygamber'in annesi. Babası Vehb b. Abdimenaf, annesi de Berra binti Abduluzza'dır. Ne zaman doğduğu bilinmeyen Âmine'nin 577 yılında hayata gözlerini yumduğu tahmin edilmektedir. Kureyş kabîlesi içinde ileri gelen bir kola mensup olan Âmine binti Vehb, güzel konuşan ve zekâsıyla tanınan bir kadındı. Hâşimoğulları reisi olan Abdulmuttalib, Âmine'yi oğlu Abdullah'a istedi ve onunla evlendirildi. Âmine ile Abdullah'ın bu güzel evliliğinden Hz. Muhammed (s.a.s.) dünyaya geldi. Abdullah, Âmine hamile iken Suriye'ye yaptığı bir seferi sırasında Yesrib (Medine)'te vefat etti. Böylelikle Hz. Peygamber dünyaya yetim olarak geldi. Âmine gebelik ve doğum sırasında hiç bir ağrı ve sızı çekmediğini anlatmıştır. (İslam Ansiklopedisi)

Amoghauajra: Din adamı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Amol: Tabaristan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Amor ile Psykhe* : Bir kıral ve kıraliçenin üç kızı olur. En küçüğü olan Psykhe öyle güzeldir ki Venüs ondan kaygı duyar. Oğlu Amor'a genç kızı erkeklerin en kötüsüne aşık etmesini emreder. Gerçekte ise genç kız güzelliğinin hiç mi hiç yararını görmemektedir; zira herkes ona hayransa da kimse evlenme teklifinde bulunmaz. Babası, Apollon'un kehanetine danışmış ve kızına eş konusunda şu haberi almıştır: ...acımasız bir canavar, kanatlı, engerek benzeri... Yine de Psykhe kadere boyun eğer. Ne ki kehanetin bildirdiği yerde görkemli bir saray bulur, ama kimsecikler yok! Gece olunca kocası gelir ve ondan kendisini görmeye asla kalkışmamasını ister. Gece geceyi kovalar, kocası hep karanlıkta gelir ve büyük bir mutluluğu paylaşırlar. Ne var ki, sarayda yalnız olduğundan Psykhe için günler geçmek iblmez. Bu nedenle, bir gün kız kardeşlerinin, yerini öğrenmiş oldukları sarayın yakınlarında seslendiklerini duyunca çok mutlu olur. Kocası ona, kendisini görmeye çalışmayacağı hakkındaki andını hatırlatmış, ayrıca hamile olduğunu da bildirmiştir. Eğer aralarındaki gizi saklayabilirse çocuk bir tanrı olacaktır! Fakat Psykhe'nin kız kardeşlerinin içini kıskançlık kemirmektedir. Ona kocasına hiç görmediğini söyletir ve sinsice onu bu canavarı öldürmeye ikna ederler. Ertesi gece  Psykhe bir bıçak edinir; kandil ışığında Amor'u doğrudan görünce titreyerek yaklaşır ve kandilinden tanrının omzuna kızgın bir yağ damlası düşer. Derin acılar içinde tanrı, onun güzelliğine kapılarak kendi annesinin emirlerini dinlemediğini ona açıklar. Ama, işte, Psykhe yıkımlarına yol açmıştır. Ve, Amor uçup gider... Psykhe kendine geldiğinde saray yok olmuştur. Amor'u bulmak için dünyanın her yanını dolaşmaya başlar. Bütün tanrıçalara yakarır ama, Venüs'ün düşmanlığından çekindikleri için hiçbiri yakarışlarını dinlemez. Nihayet genç kadın doğruca Venüs'e yalvarır, Venüs onu köle olarak hizmetine alır. Venüs ondan bir gün içinde koca bir tahıl yığınını ayıklamasını ister. Kırlardan karıncalar yardıma geliverir; buğday, arpa, mercimek ve darı akşamdan iyice ayıklanıp yığın edilir. Tanrıça ertesi gün Psykhe'ye Ölüler Ülkesi kıraliçesine götürmesi için bir kutu verir ve şöyle demesini tembihler: "Venüs, sahibim, kendisine güzelliğinizden bir miktar göndermenizi rica ediyor, çünkü oğlunun bakımını yaparken kendisininkini biraz kaybetmiştir. Psykhe sonunun geldiğini sanır. Ancak, bir kulenin yanından geçerken Ölüler Ülkesi girişinin nasıl bulunacağını kendisine açıklayan bir ses duyar. Nihayet, Proserpina dolu kutuya Psykhe'ye geri verir! ... Psykhe merakından kutuyu açar, kutu boştur! ... Üzerine ölümcül bir bitkinlik çöker ve derin bir uykuya dalar. Amor, yarası iyileştiğinden, annesinin sarayından uzaklaşmayı başarır. Karısını bulur, oklarından birisini ona (hafif hafif) batırır, onu azıcık azarlar ve kutuyu Venüs'e götürmesini söyler. Bu arada hakkını Jüpiter'in huzurunda savunmak için kendisi de Olympos'a çıkar. Tanrıların ve insanların babası onların evlenmesine izin verir, der ki: Boğa ya da kuğu biçimine girmemi gerektiren haksızlıktan bir kez daha bana söz etsen bile... Sana nasıl hayır denir? Venüs duyarsız kalmaz. Mercurius, Psykhe'yi yerden alıp tanrıların sarayına bırakır. Orada Psykhe ölümsüzlük kazanır, sonsuza kadar Amor'la birlikte olsun diye. *Psykhe Yunanca'da kelebek ve ruh demektir. Çoğu kez ruh, ölümden sonra bedeni terk eden bir kelebek olarak gösterilmiştir. Yüz yıllar içinde Psykhe, coşkun duygular ve ıstıraplarla arınan, en sonunda da aşk içinde edebi bir mutluluğa erişen insan ruhunun simgesi olmuştur. (Apuleius'un Değişimler'inden alıntılarla, Estin-Laporte)

Amorion : Afyon, Hisarköy’ün yerinde bulunan bir İlkçağ kenti.

Amphion: Zeus'un oğludur; öyle güzel lir çalar ki Thebai surlarının yapımı için taşları hareket ettirir. (Estin-Laporte)

Amu : Luwice “ben” anlamındadır. (S. Alp)

Amu Derya : Yunanca-Latince adı Oxos_Oxus olan ve Batı Türkistan’ın Aral Gölü’ne dökülen büyük nehri. (Czegledy)

Amui, Amu :(Oxus), Amuderya, Öküz, Ceyhun. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Amurdad : Ölümsüzlük Dünyayı koruyan Amahraspand; Zerdüşt dini takviminde ayın 7. günü, beşinci ayın adı. (Ateşe Tapmayanlar)

An : Sumerler’in gök tanrısı; sözcüğün anlamı göktür. Akadca’da Anu. (Kramer)

An : Hafıza, bellek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Anadolu İon kaidesi (altlığı): Altta bir plinthos üzerinde spira ve en üstte de bir torustan (topku) oluşan sütun altlığı. (E. Akurgal)

Anagran : Bitimsiz ışık, bir yazıtın ismi, Zerdüşt takviminde ayın 13.günü. (Ateşe Tapmayanlar)

Anakız : İsim olarak kullanılır. Yoksul bir kadının gebeliği sırasında kocası ölür ve doğan çocuk da kız olursa, adı anakız konur, çünkü o kız küçük yaşta ev işlerine başlayacak ve anası dışarı gittiği zaman evde analık hizmetini görecektir. (Beyşehir.) Bu sebeple Konya’da Anakız, kalık yani evde kalmış yaşlı kız anlamına da kullanılır. (A. Erol)

Analitik : (Alm. Analytik, Fr. Analytique, İng. Analytic, Yun. Analytike tekhne= çözmeye yarayan sanat) 1. Aristoteles’te biçimsel mantıkla eşanlamlıdır. Birinci Analatikler ve İkinci Analatikler, Organon adlı mantık kitabının üçüncü bölümünü kurarlar, bunlarda Aristoteles, bilimsel yöntemin öğeleri olan çıkarımları ve tanıtlama yollarını inceler. 2. Kant için analitik anlığın biçimlerini incelemedir, Transandental Analatik anlığın öncel (apriori) biçimlerinin bilimidir. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

An Argıl : İsim olarak kullanılır. Yakutlar’da (Sahalar’da) ilk kamın adıdır. (A. Erol)

Anaerkil aile : (Eski dilde maderşahi aile, Fr. famille matriarcale, famille maternelle, İng. matriarchate). Erk ve yetkenin anada ya da kadın aile başkanında toplandığı aile biçimi. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Anaerkil düzen : (Eski terim, Maderşahi nizam) (Fr. matriarhate, İng. matriarchate). Kadınların yönetimine dayalı, anasanlılık, anasoyluluk, anayerlilik ilkelerine göre düzenlenip örgütlenmiş olduğu ve eski çağlarda yaşandığı düşünülen toplum düzeni. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

A-na-la: Tokaristan’da bir şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Anagai: Cutigourlar’ın Kralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Analemma : Antik tiyatrolarda caveayı iki yandan sınırlayan istinat duvarı. (G. Bean)

Analog: (Alm. Analog, Fr. Analoque, İng. Analogous, Yun. Analogos=logosa uygun olan, karşılık olan) (Eski terimle mümasil) Türkçe benzeşen. 1. (Aristoteles’te) Çeşitli nesnelere uygulanabilip de tıpatıp aynı anlamda geçerli olmayan bir kavram. (Ör. Sağlam bir ayakkabı, sağlam bir uyku, sağlam bir karakter, masanın varlığı, güzelin varlığı, sayıların varlığı) 2. Bir terimin bir başkasına olan oranının, bir üçüncünün dördüncüye olan oranı ile aynı bağıntıda olması. Bu oran matematik büyüklük oranı da olabilir (sözcüğün ilk anlamı budur) durum, süre, ereklilik vb. oranı da olabilir. “Sinir sistemi telgraf ağlarına benzer” şu demektir: telgraf ağlarının ülkeye ilintisi ne ise sinir sisteminin organizmaya ilintisi odur. 3. Terimlerinden her birinin  her birine karşılık olduğu iki öbeği niteler, 4. Aralarında, özellikle etkilerinde az ya da çok bir benzerlik bulunan iki terimi niteler. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Anakartes: Bizans’ta Türk elçisi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Anamalcılık : (Eski terim, kapitalizm) (Fr.capitalisme, İng. capitalism). Üretim araçlarının anamalcı sınıf üyelerinin iyeliği altında olduğu toplumsal düzen. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Anamnesis : (Alm. Anamnesis, Fr. Réminiscence, Yun. Anamnesis) (Eski terimle nim-tahattür) Türkçe anımsama. Platon felsefesinin çekirdek kavramı olarak, ruhun bedene girmeden önceki varlığında görmüş olduğu ideaların bilince dönüşü. Bu anlamda, bilgi öğretisi bakımından anımsama, ruhbilimsel anımsama ile eşanlamlı değildir. Platon’da anımsama, her türlü deneyden bağımsız bir ilk-bilgi olarak ruhta baştan beri bulunan bilgiyi yukarı çekip çıkarmaktır. Anımsama, bilgide önsel olan için platon’un ortaya koyduğu bir kavramdır. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Anastasios 1 : On beşinci Bizans İmparatoru. (491-518) (G.Ostrogorsky)

Anastasios 2 : Otuz ikinci Bizans İmparatoru. (713-715) (G.Ostrogorsky)

A-na-tche: Karaşar Kralı. Sie-p’o A-na-tche’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-na-yue: Vakhan’ın güneyinde ve Yasin’in kuzeyinde bir şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ançıbay : (=avcı) ile Bay (=beğ)’dan. Avcı beğ anlamına gelir. İsim olarak kullanılır. (A. Erol)

Anda : Moğolca. Yeminli kardeş (Ant’tan türemiştir.) Türkçe’de kan kardeşe denk gelmektedir, çünkü akrabalık andı genelde kanların birbirine karıştırılmasıyla edilir. (J.P.Roux)

Andaç : İsim olarak kullanılır. Hatıra, ajanda, takvimli defter anlamına gelir. (A. Erol)

Andarab: Tokaristan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Andarz :  Aforizmaların toplamı, özellikle faydacı öğütlerin ya da ahlaki talimatların toplamı. (Ateşe Tapmayanlar)

Andre: Heyanlar nezdinde Herakliyus’un elçisi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Andronikos 1. Komnenos : Yetmiş ikinci Bizans İmparatoru. (1183-1185) (G.Ostrogorsky)

Andronikos 2. Palaiologos : Seksen ikinci Bizans İmparatoru. (1282-1328) (G.Ostrogorsky)

Andronikos 4. Palaiologos : Seksen altıncı Bizans İmparatoru. (1376-1379) (G.Ostrogorsky)

Aneran : Bkz. Anagran.

Angra Mainyu : Bkz. Ehriman.

Anıl : İsim olarak kullanılır. Yavaş sakin, hafif anlamlarına gelir. (A. Erol)

Animizm : (Alm. Animismus, Fr. Animisme, İng. Animism, Lat. Animismus-anima=ruh) (Eski terimle ervahiye) Türkçe Canlıcılık. 1. Olup bitenin ruhlar alanının gizli güçlerince yönetildiğine inanan ilkel anlayış. 2. Bağımsız bir ruhsal varlığın insanda ve doğa nesnelerinde yerleşik olduğuna inanan ilkel dinsel görüş. 3. Tek ve aynı ruhun düşünsel ve organik yaşamın ilkesi olduğunu ileri süren öğreti. 4. Çocukta bir düşünce biçimi olarak bütün cisimlerin canlı olduğuna inanma. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Animizm : Her nesnenin içinde, o nesnenin varoluşunu denetleyen ve insan yaşamı ile doğadaki olayları etkileyen bir 'kutsal ruh'un bulunduğu inancı, canlıcılık.

Ani(ya) : Palaca “yapmak, icra etmek” anlamına gelir. (S. Alp)

Aniya : Hititçe “icra etmek” anlamına gelir. (S. Alp)

Anjoman : Zerdüştîler'de birlik anlamına gelir. (Ateşe Tapmayanlar)

Ankyra : Ankara.

Anlak : (Eski terim zeka) (Fr., İng. intelligence) İnsanın toplumsal çevresinde yaşadığı deneylerden soyutlama ve öğrenme yoluyla yeni durumlara uyma yeteneği. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Anlak : (Alm. Intelligenz, Fr., İng. İntelligence, Lat. İntelligenitia) (Eski terimle zeka). Kavrayış, anlayış, kavrama ve yargılama yetisi. Buna göre 1. Karışık şeyleri, olayları çabuk kavrama ve kolaylıkla onlara uyma yeteneği, 2. Bilmeye yönelen yeti ve yeteneklerin toplamı (algılama, kavrama, soyutlama, kavram kurma, genelleştirme, birleştirme, sonuç çıkarma, eleştirme, yargılama, çözümleme) a. (Duyuma karşıt olarak) Anlıkla eşanlamlı, kavramsal bilgi yetisi, b. (İçgüdüye karşıt olarak) Ereğe erişmek için araçlardan düşünerek, bilerek yararlanma, isteyerek etkin olma yetisi, c. Olayları ya da başkalarının düşüncelerini kolaylıkla kavrama yetisi, 3. Olanakları yakalama, kavrama, yeni ödevlere ve yeni durumlara kendini uydurma ve onlarda kolaylıkla yolunu bulma yeteneği ve becerisi (kılgılı anlak) 4. Bağlantıları kavrama, görüşler edinme yetisi, tinsel (kuramsal anlak) Anlağın en aşağısından en yükseğe değin dereceleri vardır, anlak derecelerinin saptanması için testler uygulanır, belli sınırlarla hayvanlarda da anlağın bulunduğu kabul edilir. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Anlambilim : (Alm. Semantik, Fr. Semantique, İng. Semantics, Yun. Semasemeion=gösterge) Anlam öğretisi, göstergelerle ya da sözcükler ve önermelerle, onların dile getirdiği anlam arasındaki bağıntıyı inceleyen bilgi dalı, gösterge bilimin bir kolu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Anlıkçılık : (Alm. Intellektualismus, Fr. Intellectualisme, İng. Intellectualism, (Eski terimle zihniye) 1. (Genel olarak) Anlığın, usun egemenliğini, usun güçlerinin tek yanlı olarak geliştirilmesini ve değerlendirilmesini savunan görüş, 2. (Bilgi öğretisi bakımından) Usçuluk, 3. (Ahlak felsefesi bakımından) Anlaksal isteme ve eylemlerin usla ve düşünmeyle belirlendiğini dile getiren görüş (Sokrates’in erdem=bilgi anlayışı).

An-lo-tch’en: Ara-koai’nin oğlu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Anna : Hititçe “anne” anlamındadır. (S. Alp)

Annılav : Anlayış. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Anni : Luwice “anne” anlamındadır. (S. Alp)

Anoşarawan : Zerdüştîler'de ölünün ruhu. (Ateşe Tapmayanlar)

Anşan : İran’ın güney batısında bulunan bir Elam kent devleti. (Kramer)

Ansiklopedi : (Alm. Enzyklopädie, Fr. Encyclopédie, İng. Encyclopedia, Yun. En-kyklos = daire çevresinde, paedeia = eğitim) (Eski terimle kamus) 1. (Kök anlamında) Her özgür, genç eski Yunanlının geçirmek zorunda olduğu eğitimin tümü, 2. Bütün bilimlerin ya da bir bilim dalının verilerini dizgesel ya da abecesel olarak gösteren yapıt. (Ör. Diderot ve D’Alambert’in kurduğu ünlü “Encylopédie ou dictionnaire raisonné des sciences, des arts et des métiers” 1751-1780). (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Anta : Helen tapınağında cellanın yan duvarlarının uçları. (E. Akurgal)

An-ta-lo-lo: Andarat. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Antasurra : Sumerler’de Lagaş’ın kuzeyinde bir bölge. (Kramer)

Ante : Yunan tapınak mimarisinde cella duvarlarının ileri doğru uzanan ve pilastr yapan ucu. (G. Bean)

Antefix : Kiremit sıralarının uçlarını tutan süslemeli unsur. (E. Akurgal)

Antitiyatro : Kabul edilmiş ve bilinen tiyatro kurallarının her yönden dışına çıkan ve tiyatroya karşı tiyatro yapmayı amaçlayan, deneyci yazarların savundukları bir anlayış. Bunların başında Ionesco, Genet gibi yazarlar gelir. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Antik Yunan Tiyatrosu: (Grek Tiyatrosu, Alm. griechisches Theater, Fr. théatre grec, İng. Greek theater) M.Ö. 6.yüzyıldan, M.S. 2. yüzyıla dek uzanan bir süreç içindeki eski Yunan Tuyatrosu. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Antik tragedya : M.Ö. 4. yüzyılda Yunan Thepsis ile başlayan ve M.S. 1.yüzyılda Latin Seneca ile son bulan yedi yüzyıllık bir dönem içinde yazılmış tragedyalardan her biri. En büyük Yunan tragedya yazarları Aiskhilos, Sofokles ve Öripides'tir. Roma'da ise yapıtları oynanmaya elverişli olmamasına karşın Seneca'dır. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Antiklea: Odysseus'un annesi. Onun yokluğunda kederinden ölür. (Estin-Laporte)

Antinomi : (Alm.Antinomie, Fr. Antinomie, İng. Antinomy, Yun. Anti-nomia) (Eski terimle tesavi-nakizeyn) Türkçe çatışkı. Yasaların ya da önermelerin kendi aralarında çelişikliği. (Kant’ta) Usun kendi içinde zorunlulukla düştüğü çelişmeler, Kant dört türlü çatışkı ayırır: 1-Sav: Evren, uzay ve zaman bakımından sonludur, karşısav: Sonsuzdur. 2-Sav: Her şeyin kendilerinden kurulduğu son, yalın paçalar vardır; karşısav: Yoktur. 3-Sav: Evrende özgürlükle olan bir nedensellik vardır; karşısav: evrende özgürlük yoktur, her şey doğa yasalarına göre olup biter. 4-Sav: Evrenin nedeni olan zorunlu bir varlık vardır; karşısav: böyle bir varlık yoktur. Kant’a göre bu sorunların savları da karşısavları da aynı kesinlikle tanıtlanabilir. Oysa birbirine karşıt olan iki önermenin ikisini de doğru saymakla çelişmeye düşülmüş olunur. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Antiokheia : Antakya.

Antinoos: Penelope ile evlenmek isteyenlerin önde geleni. Penelope kendisinden Odysseus'un yayı ile ok atmasını isteyince (ki, bu yayı yalnız Odysseus çekebilir) bahanelere sığınmaya girişir. Odysseus'un attığı ilk ok onu öldürür. (Estin-Laporte)

Antropoloji : (Alm. Anthropologie, Fr. Anthropologie, İng. Anthropology, Yun. Anthropos = insan, logos = bilim) ‘Eski terimle beşeriyat) Türkçe İnsanbilim. 1. Canlı varlık olarak insanı ve onun gelişim tarihini araştıran ve betimleyen doğa bilimi. 2. Felsefi insanbilim. I-Somut yaşamı ve gerçeklik içindeki yeri bakımından insanın özü ve özünün kuruluşu üzerine felsefi-bilimsel öğreti. İlk belirtileri Kant ve Herder’de 19. yüzyılda Carus ve Lotze’de görülür, 20. yüzyılda yenileyen ve geliştirilenler: Marx Scheler, Plessner, Gehlen; Amerikan progmacılarından: James, Dewey. Felsefi insanbilim, a. Bilimlerin elde ettiği bilgileri, birliği olan bir insan imgesinde birleştirmeye, doğa bilimlerinin ve tinsel bilimlerin sonuçları arasında bir bağlantı kurmaya çalışır, b.mendi felsefi açıklamaları ve çözümlemeleriyle insan varlığının özünü kavramaya ve bundan ötede de insan varlığının anlamını fizikötesi açısından yorumlamaya girişir. II. İnsan varlığının bir felsefesi olmak savı ile ortaya çıkan felsefe: a.Bütün felsefi soru sormaların kaynağı olan yeni bir ilk felsefe (Philosophia prima), bir felsefe dalı olduğunu ileri sürer, b. Felsefenin bütün olmak savındadır. Çünkü bütün felsefi sorular şu soruya geri götürülebilir; insan nedir? (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Antropoloji: Dünyanın her yerinde, tarih boyunca yaşamış ve hâlâ yaşayan insan toplumlarının incelenmesidir. (Kültürel Antropoloji, William A.Haviland, Harald E.L.Prins, Dana Walbrath, Bunny McBride, Kaknüs Yayınları)

Antropomorfizm : (Alm. Anthropomorphismus, Fr. Anthropomorphisme, Yun. Anthropos = insan, morphe = biçim) (Eski terimle müşebbihe) Türkçe İnsanbiçimcilik. İnsanın niteliklerinin başka bir varlığa, özellikle Tanrıya aktarılması. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Antroposantrizm : (Alm. Anthropozentrismus, Fr. Anthropocentrisme, İng. Anthropocentrism, Yun. Anthropos-khentron) (Eski terimle li-l-beşeriye) Türkçe İnsaniçincilik. İnsanı dünyanın ve dünyadaki olayların özeği yapan ve her şeyi insana bağlayan görüş. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Antroposofi : İnsan zihninin, manevi dünyayla ilişkiye geçebilme yeteneği taşıdığını savlayan felsefe.

Antsız : Andını tutmayan kişi, ama sevimli insanı anlatır. Azarlama deecesindedir. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Anu : bkz. An

Anunna : Sumerler’de olasılıkla aslında gök tanrıları olan bir grup tanrıya verilen genel ad; yine de bunlardan bazıları gözden düşmüş ve Ölüler Diyarı’na gönderilmiş olmalıdır. (Kramer)

Anzu : Sumerler’de daha önceleri yazında İmdigud olarak bilinen mitolojik kuşun adının doğru söyleniş biçimi. (Kramer)

Aors : M.Ö. son iki yüzyılda ve M.S. 1 yy.da, tam olarak M.S.50’ye kadar step tarihinde önemli  bir rol üstlenmiş ve stepin orta bölümünde, Aral Gölü ve Kafkasya ile Don arasında yaşayan Sarmat kökenli Kuzey İranlı göçebe bir boy grubu. (Czegledy)

Aoulie-ata: Talas Nehri üzerinde bir yer. Bu şehrin Çinliler’in To-lo-şe’si ile aynı olması pek doğru olmaz. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Apa : İsim olarak kullanılır. Büyük anlamına gelir. Ayrıca bir unvandır. Atalar (ecdat) ve Karluk Türkçesi’nde ana anlamına gelir. (A. Erol)

Apa : Palaca “o” anlamına gelir. (S. Alp)

Apa : Hititçe “o” anlamına gelir. (S. Alp)

Apaçıklık : (Alm. Evidenz, Fr. Évidence, İng. Evidence, Lat. Evidantia; videre = görmek, evidens = açıkça görünen, göze görünen, açıkça kavranan) (Eski terimle bedahet) 1- (Genel olarak) Bir şeyin, hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın, aydınlık bir biçimde görünmesi, bilinçte yaşanan ve kesimliğe vardıran dolaysız kavranılmışlık. (Mantıksal ya da görüsel olabilir.) 2- (Descartes’ta) Algının ve bununla ilgili olarak düşünmenin açık ve seçik olması. (Klasik   felsefe bu anlamı korumuştur.) 3- (Görüngübilimde) Bir “doğruluk yaşantısı”, bir yönelimin (intention), düşüncede tasarımlanan bir şeyin, doğrudan doğruya görüleme ile gerçekleşmesi. (Bu da ancak iç algıda gerçekleşebilir.) (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Apalala: (-canavarı); Suat’ın kaynağı; O-po-lo-lo’ya bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Apar: Koço Saydam yazıtlarında sözü geçen halk. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Apar : 1- Oyuncunun rol gereği seyircilerin duyacağı biçimde ama öbür oyuncular sanki duymuyormuş gibi düşünmesi ya da konuşması. 2- Oyuncunun doğrudan seyirciye dönerek konuşması. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Aparlar : Veya gerçek V-avarlar. İle Nehri sahillerinde yaşayıp Türgişler’le kaynaştılar. (Gumilöv)

Aparn : M.Ö. 3.yüzyıl boyunca Kuzeydoğu İran’daki Parthia eyaleti üzerinde hakimiyeti eline geçiren ve Hazar Denizi’nin doğusundaki Türkmen bozkırında yaşayan, aslen Dahalar’a bağlı bir boy grubu. (Czegledy)

Apatheia : (Alm. Apathie, Fr. Apathie, İng. Apathy, Yun. Apatheia) (Eski terimle fıkdan-ı hassasiyet) Türkçe Duyumsamazlık. 1- (Genel anlamda) Duygusuzluk, az ve yavaş tepki gösteren ve bunun sonucu duygulandırıcı nedenlere karşı kayıtsız kalan insanın niteliği. 2- (Stoa felsefesinde) Bilge kişinin kendini eğitme ülküsü olarak, duygulanımlardan bağımsızlık, usa uygun olmayan duygular karşısında özgür olma ve böylelikle sarsılmazlık ereğine ulaşma durumu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Apodiktik : (Alm. Apodiktisch, Fr. Apodictique, İng. Apodictic, Yun. Apodeiktikos) (Eski terimle zaruriye-i mutlaka) Türkçe zorunlu (önerme). Zorunluluğu dile getiren (önerme) Yalın ve belkili önermelerin karşısında yer alır. Örn. “Üçgen zorunlu olarak üç köşelidir.” Formülü: “S zorunlu olarak P’dir.” Bu terim Kant’ın, yargının modalitelerini üçe bölmesiyle yaygınlık kazanmıştır. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Apollon: (Eski Yunan'da) Zeus'un oğlu. Işık, kehanet, şiir, müzik tanrısı. Salgın hastalıkları o gönderir, o iyi eder. Simgeleri, define, yaya, lir, yunus, karga.
Zeus ile Letonun oğlu Apollon, Delos'ta doğar, kuğular onu Uzak Kuzey'e götürür. Bir yıl sonra Yunanistan'a, Delphoi'ye döner, orada eski bir tapınağı koruyan ve bölgeye korku salan yılan Python'la karşılaşır. Apollon yılanı öldürür, tapınağa el koyar. Bu öldürme günahından arınmak için yılana Pythia oyunlarını vakfeder.
Sürülerin koruyucusu Apollon, Hermes'e onun icadı olan lir karşılığında hayvan verir. Müzik korolarını yönetir. Müzik ve şiiri düzenler. Apollon çok sayıda Nymphe'nin ve ölümlünün yüreğinde aşk uyandıran sakin ve ahenkli bir görüntüyle belirtilir.
Ama o, bir yandan da acımasızca vuran savaşçı bir tanrıdır. Salgın hastalıklar gönderir; salgınları önlemek de kendi elindedir ya da tedaviyi oğlu tıp tanrısı Asklepios'a bırakır.
Kehanet tanrısıdır; insanlar geleceklerini öğrenmek, günahlarından arınmak ya da güzel öğütler almak için onun Delphoi'deki tapınağına başvurur. (Estin-Laporte)

Aporia : (Alm. Aporie, Fr. Aporie, İng. Aporia, Yun. Aporia: a = sız, poros = yol, köprü, çıkış) (Eski terimle gayr-i kabil-i hal mesele) Türkçe çıkmaz. Bir sorunda çözüme varmanın olanaksızlığı durumu, çıkış yolunun olmayışı. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aposteriori : (Lat. A posteriori, (Eski terimle bâdi). Türkçe sonsal. Deneyden çıkan ve deneye bağlı olan (bilgi.) (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Apriori : (Alm., Fr., İng. A priori, Lat. A priori = önden, önceden olan) (Eski terimle kabli) Türkçe önsel. Deneyden bağımsız olan, ama deneyle canlandırılabilen, bilincine varılabilen (bilgi); deneyin ötesinde geçerliği olan (bilgi). Önsel bilgi, Platon’dan beri felsefede üzerinde durulan bir sorundur. Yeni çağ bilgi öğretisinde önsel (a priori) ile sonsal (a posteriori) temel bir kavram ikilisidir. 1- Düşünceden, ustan gelen, kavramsal olan. B. Doğuştan. C. Kendiliğinden (spontan) oluşan; sonsal ise bunların karşıtı olan kavramlarla bir sayılır: a. Duyusal deneyden gelen, b. Edinilmiş. C. Alınmış. 2-Kant bu karşıtlığı yeniden ortaya koyup derinleştirmiştir. Kant önsel deyince, deneyi olanaklı kılanı anlar; çünkü ona göre her bilgi zaman bakımından deneyle başlar, ama yalnız deneyden türemez. Bu anlayışta önsel = kavram, düşünce değildir, çünkü önsel olan görülerde (uzal ile zaman) vardır; bunlar da deneyi olanaklı kılan biçimler, koşullardır. 3-Çağımızda görüngübilim ve bu çığırın önsel olarak özü görme ilkesi, önseli yalnız kavramsal olana bağlılığından ayırmamış, onun biçim ilkeleriyle olan ilişkisini de kesmiştir. Bu anlayışta önsel, doğrudan doğruya görülen özlüklerin niteliklerini, öz bağlamlarını ve öz ilişkilerini, hem de özellikle içerikleri bakımından belirleyen bir terim olmuştur. Kant’ın biçimsel önseline (formal a priori’sine) karşı içeriksel bir önsel ileri sürülmüştür. Ayrıca duygusal önselden (emotional a priori), değer önselinden (M.Scheler, N.Hartmann) ve dinsel bir önselden de (R. Otto, Troeltsch) söz edilir. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Apsis : Bir mekânda yarım daire plana sahip bölüm. (G. Bean)

Apsis : Kavisli duvar. (E. Akurgal)

Apros : Tekirdağ, İnecik.

Apulia : Güney İtalya’daki Puglia bölgesinin tarihsel adı.

Aquadükt : Su kemeri. (E. Akurgal)

Ar : Hurrice “sevmek” anlamına gelir. (S. Alp)

Ar : Palaca “varmak” anlamına gelir. (S. Alp)

Ar : Hititçe “varmak” anlamına gelir. (S. Alp)

Ara bağana : Çatıyı tutan orta direk. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arab  (Arapça, isim. A'râb veya urbân ve urub) : Irak, Şam, Ceziret-ül-Arab, Hicaz, Yemen ile Mısır'da ve Afrika'nın kuzeyinde bulunan semitik kavmin genel adı. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Ârâb: Arapça, isim. (İreb ve irbe'nin cemi) 1. Akıllar, zekalar 2. Hacetler 3. Hileler, dekler, oyunlar. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Â'râb : (Arapça, isim Arab'ın cemi.) Çöl Arapları. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Arabis : (doğaçlama) Kantoda doğu giysileriyle yapılan dansın adı. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Araççılık : (Alm. Instrumentilusmus, Fr. Instrumentalisme, İngi. Instarumentalism, Lat. Instrumentum = araç, alet) Düşünme biçimlerinin, kuramların, mantık ve ahlak biçimlerinin vb. yalnızca yaşamın değişik koşullarına uyma araçları olduğunu savunan, Amerikan Pragmacılığını (James, Dewey) yansıtan dünya görüşü. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Arachosie: Arokluadj’a bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Arachosie: Siyasi olarak Sidijistan, ad-Daour ve Zabulistan’a bağlıdır. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Araçı : Elçi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aradus : Ruad; Sayda’nın kuzeyinde karaya köprüyle bağlanmış ada ve aynı adı taşıyan kent.

Arağa arık tartuv : Mesafeli durmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arai, Argut : Kuzey Altay'da bir dağ geçidi. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

A'raf : Her şeyin tümseği yüksek yer, burç, sırt, tepe, örfler, âdetler, iki şey arasında kalan kısım arf kelimesinin çoğulu. Bu nedenle atın yelesine, horozun ibiğine de arf denmiştir. Kur'an'da üç ayette geçer:
"İki (taraf) arasında (surdan) bir perde ve A'râf üzerinde de, (Cennetlik ve Cehennemliklerin) her biri simalarıyla tanıyacak adamlar vardır ki onlar henüz oraya (Cennete) girmemiş, fakat onlar girmeyi şiddetle arzu eder olarak Cennet yârânına: "Selâmün Aleyküm " diye nidâ ederler...
Gözleri ehl-i Cehennem tarafına çevrildiği zaman da "Ey Rabbimiz bizi zalimler gürûhu ile beraber bulundurma" derler.
(Yine) A'râf yaranı (kâfirlerden) simalarıyla tanıdıkları (elebaşı) bir takım adamlara şöyle nidâ ederek derler: "Ne çokluğunuz (yahut topladığınız mallar), ne de (hakka karşı) yeltenmekte devam ettiğiniz o kibr (ve azamet) size hiç bir fayda vermedi. " (el-A'râf, 7/46-48).
Müfessirlere göre bu ayetlerdeki A'râfdan maksad, Cennetle Cehennem arasındaki sur benzeri bir perdenin yüksek tepeleridir.
İbn Cerîr'in rivayetine göre Huzeyfe (r.a.)'e A'râf'ın ne olduğu sorulduğunda şöyle demiştir: "A'râf; iyilikleri ile kötülükleri eşit gelen insanlardır. Kötülükleri Cennet'e girmelerine, iyilikleri de Cehennem'e girmelerine mani olmuştur. Bunlar, Cenâb-ı Hak onların hakkında hüküm verinceye kadar bu sur üzerinde kalacaklardır."
Kimler A'râf'ta bulunacaktır? Bu hususta çeşitli rivayetler varsa da konuyu şöyle özetlemek mümkündür: İyilikleriyle kötülükleri denk gelenler A'râf'ta bekletileceklerdir. Nitekim İbn Merdûye'nin Câbir b. Abdullah'dan merfu olarak rivayet ettiği bir hadis'te: "Peygamberimiz (s.a.s.)'e iyilikleriyle kötülükleri denk gelenlerin durumu sorulduğu zaman, Hz. Peygamber, "Onlar A'râf'ta bulunacaklardır. Onlar oraya isteyerek girmemişlerdir." buyurmuştur. Daha sonra bunlar Allah'ın lûtfuyla Cennet'e gireceklerdir. (Muhtasaru Tefsîr, ibn Kesîr, II, 22).
Bazılarına göre de fetret devirlerinde ölenlerle müşriklerin çocukları da burada kalacaklardır.
A'râf konusunda daha başka açıklamalar da yapılmıştır. Ez cümle Hasan-i Basrî Hazretleri "A'râf marifetten gelir. Bu da Cennetliklerle Cehennemlikleri simalarından tanıyan bazı kimseler demektir. Belki de şimdi aramızda olanları vardır" şeklinde izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Arafât : Mekke'nin yirmi km. uzaklığında ve doğusunda bulunan bir dağ. Aynı adı taşıyan ova içinde yaklaşık yetmiş metre kadar yükseklikte bir tepe görünümündedir. Tepeye koyu yeşil taş yığınları hakimdir. Arafât'a "Cebelü'r-rahme" (Rahmet Dağı) da denir.
Hac-ibadetinin rükünlerinden biri olan Vakfe'nin* yapıldığı yer olmasından dolayı büyük bir önem taşımaktadır. Bu dağın, ismini nasıl aldığı hakkında çeşitli görüşler vardır:
Rivayetlere göre Hz. Âdem (a.s.) ile eşi Hz. Havva Cennet'ten çıkarıldıktan sonra yeryüzüne indirilmiş ve bir müddet ayrı kalıp nihayet Arafât Dağı'nda buluşmuşlardır. Buluşma anlamına gelen "Ta'arrefe" kelimesinden alınmış ve buraya Arafât denmiştir. Bu ismin ve rivayetin Hz Âdem (a.s.) zamanından beri nesilden nesile aktarılmış olduğu ifade edilmektedir. ismin nereden geldiğine dair diğer bir rivayet de hacıların Arafât dağındaki vakfeleri sırasında Allah'ın yüceliğini, kendilerinin ihtiyaç ve kulluklarını "i'tiraf" ettiklerinden dolayı buraya Arafât adının verildiği söylenmektedir. Bu konu ile ilgili diğer bir üçüncü görüş ise şöyledir: Hac ibadetinin önemli bir rüknü olan vakfeyi tamamlayanlar manevî bir kokuya ("Arf") büründükleri için bu anlamda bu dağa Arafât adı verilmiştir.
Cenâb-ı Hak bu dağın adım Kur'an-ı Kerim'de söyle zikretmiştir: "..Arafât'tan ayrılıp (seller gibi) akın edince Meş'ar-i Harâm'da* Allah'ı zikredin.. " (el-Bakara, 2/198).
Hac ibadetini yerine getirmek üzere orada bulunan müslümanlar Terviye'den (yani Zilhicce'nin sekizinci günü sabah namazını Mekke'de kıldıktan) sonra Mina'ya, sonra Arefe günü sabah namazını kıldıktan sonra Arafât'a çıkarlar. Haccın farzlarından biri olan vakfe Arefe günü zeval vaktinden başlar, nahir günü yani bayramın birinci günü sabah namazı vaktine kadar süren zaman içinde yapılır. Genellikle Arefe günü akşamı Arafât'tan ayrılma işlemleri başlar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir hadîsine göre Arafât'ın her yeri vakfe yeridir. Buna göre vakfe için belli bir yer söz konusu değildir. Arafât dağında vakfe sırasında Allah'a dua etmek ve isteklerde bulunmak müstehabtır. Arefe günü Arafât'ta vakfe yapmanın önemi ve fazileti hakkında Resulullah şöyle buyururlar: "Cenâb-ı Hakk'ın, Arefe günü (vakfe sırasında) Cehennem'den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad edilenlerle kı yaslanmayacak kadar çoktur. Allah, Arefe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek 'bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar' der." (Müslim, Hacc, 1348). Ebû Katâde Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben Allah'dan umuyorum ki Arefe günü tutulan oruç, içinde bulunulan seneden önceki ve sonraki seneye keffâret olur. " (İbn Mâce, Siyam,40; Dârimî, Savm, 54; Ahmed b. Hanbel, V, 296-297). Bu hadis şöyle yorumlanır: Eğer küçük günahlar işlemişse yahut işleyecekse onlar afvedilir, eğer küçük günahı yoksa büyük günahları hafifletilir, büyük günahı da yoksa derecesi yükseltilir (et-Tâc, el-Câmi'u li'l-Usûl, II, 95). Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: "Ben şurada kurban kestim, Mina'nın her tarafı bir kurban yeridir. Konakladığınız yerde kurban kesiniz. Ben şurada vakfe yaptım. Arafât'ın her tarafı vakfe yeridir..." (İslam Ansiklopedisi)

Arakhne: Dokuma sanatında Athena ile rekabet etmek istediğinden örümceğe dönüştürülen kız. (Estin-Laporte)

Aral: -Denizi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aral : İsim olarak kullanılır. Ada; arada ve aralıkta olan göl ve deniz; adalar arası, araları yakın adalar; cezire anlamlarına gelir. (A. Erol)

Aralaş : Kısa süreli acil toplantı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arğış : Odun olmak üzere toplanan ağaçların ismi. Ağaçtan arğış, arğıştan-otun, otundan-carka. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arali : Ölüler Diyarı’nın adlarından biri. (Kramer)

Aran: Ermenistan’da bir bölge. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aratta : İran’da yeri henüz saptanamamış bir kent, zengin maden ve taş yataklarıyla ünlüdür. M.Ö. üçüncü bin yılın başlarında Uruk tarafından ele geçirilmiş olabilir. (Kramer)

Araxe: Nehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Â'râz : Başka bir nesne ile varolan, kendi basına varolmayan "devamlı olmayan şey". Terim anlamı ise; "başkasına yani cevher ve cisme bağlı olarak varlığını gösterebilen ve devamlı olmayan şey"dir (Nûreddîn es-Sâbûnî, el-Bidâye, Ankara 1982, 19).
İslâm âlimleri, Allah'ın varlığını ispatta genellikle "hudus" delilinden yararlanmışlardır. Hudus deliliyle, alem (Allah'tan başka her şey)in hadis (sonradan) olması prensibinden hareket ederek Allah'ın yegâne yaratıcı olmasını ispat ederler. Hudus delilini ileri sürmeğe de âlemin aslını oluşturan iki unsuru zikirle başlarlar. O da, âlemin cevherler ve ârâzdan meydana gelmiş olmasıdır. Ârâzı anlayabilmek için önce cevherin tarifini yapmak lâzımdır. Cevher, "kendi başına boşlukta yer tutan ve başkasına bağlı olmadan kendini gösterebilen şey"e denir. Esasen cevherin tarifi şöyledir: "Bölünmeyen en küçük parçaya cevher denir." Cevherlerin birleşmesiyle meydana gelene cisim denir. Demek ki boşlukta yer kaplayan bir varlığa cevher, bunun çeşitli sıfatlarına ve özelliklerine de ârâz denir. Meselâ, taş cevher; katılığı ise arazdır.
İslâm alimlerinin ârâz konusundaki açıklamalarında belirgin bir fark yoktur. Eş'ariyye ve Mutezile ârâz'ın izahı konusunda ayrı görüşler ortaya koymaktadırlar. Eş'ariye'ye göre ârâz, sonradan meydana gelen ve yer işgal eden bir nesne ile var olan şeydir. Buna göre, menfi sıfatlar ve yokluklar, yer kaplayan bir cisme hâl, yahut sıfat olamazlar. Allah ise, zaman ve mekan sınırları içinde bulunması söz konusu olmadığından, O'nun sıfatları ârâz olamaz.
Mutezile'ye göre ise araz yoklukta varlığını sürdürür. Eğer varlığa çıkacak olsa, yer kaplayan bir cisim ile ayakta durabilir. Böylece Mutezile, bu görüşü ile "yokluk"u bir varlık alanı olarak kabul etmektedir. Mutezile ekolünden Ebu Huzeyl Allaf ve onu izleyenler, Mutezile'nin bu görüşünü benimsememişlerdir .
Ârâzlar, ancak cevher ve cisimlerde varlıklarını gösterebilirler. Çünkü bunlar madde değildirler. Maddenin çeşitli vasıflan ve özellikleridirler. Önce madde olmalı ki ondan sonra bir sıfat, bir özellik söz konusu olabilsin.
Ârâzlar otuzdan fazladır. Renkler, tatlar, kokular, hareket-durma gibi oluşlar, sesler... bunlardandır.
Ârâzların belli başlı özellikleri şunlardır: Ârâzlar, bir yerden başka bir yere taşınmazlar. Ârâzlar, ârâzlarla bulunmazlar. Ârâzlar, devamlı olmazlar. Bir ârâz, iki yerde bulunmaz. (el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, İstanbul 1286 h., 190 vd.)
Ârâzlar hadistir. Ârâzların hadis oluşunu biz tecrübeyle, müşahedeyle ve delille biliyoruz. Sükûndan sonra hareketin; karanlıktan sonra ışığın; beyazlıktan sonra siyahlığın gelmesi gibi. Sükûn gelince, hareket yok olmakta, hareket gelince de sükûn yok olmaktadır.
Cevher ve cisimler de mutlaka ârâzlarla bulunurlar, ârâzsız olamazlar. Ârâzlar hadis olduğuna göre hadis olan ârâzsız bulunamayan cevher ve cisimler de zorunlu olarak hadis olacaktır. Böylece âlemin (Allah'tan başka her şeyin) hadis (sonradan) olduğu ortaya çıkınca, hadis olmayan bir yaratıcının bunları yaratması zarurî oluyor. Böylece Allah'ın varlığı ispat edilmiş oluyor. (Sâdeddîn er-Taftâzânî, Şerhû'l-Akâid, İstanbul 1970, 46 vd.) (İslam Ansiklopedisi)

Architrav (Epistyle ya da Baştaban): Sütunların üstünde bulunan yatay bölüm. Üst yapının en alt unsuru. (E. Akurgal)

Arça : İsim olarak kullanılır. Ardıç ağacı anlamına gelir. Ardıç ağaçlı yerde doğan çocuklara isim olarak konur. (A. Erol)

Ard : Zerdüştîler'de takdis, ödül, takdisi koruyan meleğin adı, Zerdüşt dini takviminde ayın 25.günü. (Ateşe Tapmayanlar)

Arda : İsim olarak kullanılır. Eskiden bazı çavuşların ellerinde tuttukları uzun değnek anlamına gelir. Bunlara “ardalı çavuş” denirdi. İşaret için dikilen değnek, ardıl-halef, hükümdar veya komutan asası, maden üzerini kazımak veya çıkrıkta çevrilen şeyleri yontmak için kullanılan çelik kalem anlamlarına gelir. Meriç Irmağı’nın Edirne karşısında sağdan aldığı önemli kol da bu adı taşır. (A. Erol)

Ardafrawaş : Zerdüştîler'de kutsal insanların koruyucu meleği. (Ateşe Tapmayanlar)

Arda Viraf : Sasaniler'de cennet ile cehennem konusunda bir kitap yazmış olan bir din adamı. (Ateşe Tapmayanlar)

Ardeschir 3: Acem Kralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ardeşir : Sasani Hanedanlığı'nın kurucusu. Antik İran'da bir kıral. (Ateşe Tapmayanlar)

Ardıl : (Alm. Konsepuent, Fr. Conséquent, İng. Consequent, Lat. Consequens) (Eski terimle tali kaziye) 1- (Mantıkta) Bir çıkarımda varılan sonuç. 2- (Nedensel açıklamada) Etki. Karşıtı (ve bağlaşık kavramı) bkz. öncel. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Ardibeheşt : Bkz. Ardwahişt.

Ardjasf: Türklerin efsanevi atası. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ardwahişt : Aşa ve ateş üzerinde hakimiyeti olan melek. Zerdüşt dini takviminde ayın üçüncü günü ve 2.ayın adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Aredvi Sura Anahita : Zerdüştîler'de dişi meleğin adı. Mitolojik nehrin adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Arefe : Zülhicce Kamerî ay'ının dokuzuncu günü. Yani Kurban Bayramından bir önceki gün demektir. Türkiye'de Ramazan Bayramı'ndan bir gün öncesine de Arefe günü denir. Bu günde hacılar Arafat Dağı'na çıkarlar. Hacıların buradaki duruşlarına Vakfe* adı verilir. Resulullah'ın Arefe günü hakkında şöyle dediği kaydedilir:
"Arefe günü vakfe sırasında Cenâb-ı Hakk'ın Cehennem'den azat ettiği kulların sayısı diğer günlerde azat edilenlerle kıyaslanmayacak kadar çoktur. Allah, Arefe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek 'bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar' der." (Müslim, Hacc, 1348). Ayrıca şu hadis de o gün yapılacak amelin kazandıracağı sevabı bildirir: "Cenâbı Allah'ın Arefe günü oruç tutanların ikinci ve daha sonraki yıllarının günahlarını örteceğini ümid ederim." (Müslim, Sıyâm, 1162). Ancak Arefe günü vakfe yapacak hacıların oruç tutmamaları müstehaptır. Fakat hacı olmayanların oruç tutmaları mübahtır.
Arefe günü Arafat'ta vakfeye duran hacılar topluluğu mahşerin küçük bir örneğini gösterirler. Bütün hacılar, siyahı, esmeri, beyazı ve kızılı tamamen eşit şartlarda, aynı tip elbiseye bürünmüş, emîri-me'muru, zengini-fakiri, hep bir arada ihramlar içinde başları açık, yalınayak vakfeye durmuş Allah'a yalvararak günahlarının bağışlanmasını isterler. Sosyal yönden büyük bir eşitlik arzeden bu manzara İslâm'ın insana bakış açısını göstermektedir. (Ahmed AĞIRAKÇA) (İslam Ansiklopedisi)

Ares: (Eski Yunan'da) Zeus ile Hera'nın oğlu, savaş tanrısı. Simgesi akbabadır. (Estin-Laporte)

Arethusa: Tanrı-ırmak Alpheios'un takibinden kurtulması için Artemis'in pınara dönüştürdüğü kız. Yine de ırmak kendi suyunu onunki ile karıştırır. (Estin-Laporte)

Arezahi : Bkz. Karşwar.

Argana : İsim olarak kullanılır. Akıllı anlamına gelir. (A. Erol)

Argos: İO'ya bekçilik etmekle görevli yüz gözlü dev. Zeus tarafından öldürülür. Hera onun gözlerini tavus kuşunun tüyleri üzerine yerleştirir.

Arguç : İsim olarak kullanılır. Gurur anlamına gelir. (A. Erol)

Argun : İsim olarak kullanılır. Pars cinsinden yırtıcı bir hayvandır. Yavaş anlamında kullanılır (Sivas). Kastamonu’da geç olan kış armudu da bu adı taşır. (A.Erol)

Arhan : 10. yüzyıl Arapça coğrafya eserlerinde, Toharistan’da Amu Derya kıyısındaki bir yerin adı. Arhan 7. yüzyılda bir süre Kuzey Afganistan’daki Batı Göktürk hükümdarının payitahtı olmuştu. Arhan adının Çince kayıtlardaki şekli A-huan (O-huan)dır. (Czegledy)

Arhan: Tokaristan’da bir şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Arık : Dere. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arın : İsim olarak kullanılır. Temiz, lekesiz, halis, saf, pakize anlamlarına gelir. Ayrıca bir Nogay uyruğunun adıdır. (A. Erol)

Arınma : (Alm. Katharsis, Fr., İng.Catharsis, Yun. Katharsis) 1-Ruhun tutkulardan temizlenmesi. (Ör. Platon, ölümü ruhun bir arınması olarak anlar, ölüm, ruhun bedenden kurtulması, bedensel tutkulardan arınması, temizlenmesidir.) 2- (Aristoteles’te) Sanat yoluyla duyguların arınması. Sanat aracılığıyla insanın duyguları uyarılarak ruhun bunlardan temizlenmesine varılacaktır; özellikle ağlatı (tragedya) acıma ve korku duyguları uyandırıp insanı etkileyerek arınmayı sağlar. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Arış : Araba oku. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aristaios: İnsanlara balarası yetiştirmeyi öğretir. (Estin-Laporte)

Aristotelesçilik : (Alm. Aristotelismus, Fr. Aristotelisme, İng. Aristotelism) (Eski terimle Aristetalisiye) (Felsefe ve Tanrıbilimde) Yunan filozofu  Aristoteles’e dayanan, deneysel gerçekçi, eğilimli, aynı zamanda ereksel bir dünya görüşü niteliğinde düşünce doğrultusu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Âriyet : Geçici olarak, vadesiz alınan yahut verilen şey, ödünç. Âriyet veya âriyyet, emanet verilen şeye veya âriyet akdine ait bir isimdir. "Âre" fiilinden alınmış olup, mastarı gidip-gelmek demektir. Teâvür' den geldiği de söylenmektedir. Emanet bir şey istemek âr ve ayıp olduğu için "âr" kelimesine nisbet edilmiştir. Ancak Hz. Peygamber de âriyet aldığı için, bu akdin ayıp bir iş olmadığı söylenmiştir (el-Mu'cemü'l- Vasît, I-II, s. 642; es-Serahsî, el-Mebsût, XI, 133; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VII, 99 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, IV, 524).
Es-Serahsî ve Malikiler âriyet vermeyi şöyle tarif ederler: "Âriyet akdi, yararlanmayı bir bedel olmaksızın temlîk etmektir." Şafiî ve Hanbelîlerin tarifi ise şöyledir: "Âriyet akdi, yararlanmayı bedelsiz olarak mübah kılmaktır." Yine âriyet, bir malın birine meccânen, yani herhangi bir bedel almaksızın ve geri alınmak üzere temlîk olunmasıdır. (es-Serahsî, a.g.e., XI, 133; el-Mevsılî, el-İhtiyar, III, 55; Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, IV, 144, 145).
Buna göre, âriyet akdi, bir maldan meccânen yararlanmayı sağlayan bir akittir.
Âriyet akdinin meşrû oluşu Kitap, Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır.
Kur'an-ı Kerim'de doğrudan âriyet akdinden söz eden bir ayet yoktur. Ancak karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden, yardımlaşmayı engelleyenleri kötüleyen ayetler bu akdi de kapsamına alır.
Ayetlerde: "İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın" (el-Mâide, 5/2); "Onlar zekâtı da menederler" (Mâûn, 107/7) buyurulur. Zekât olarak ifade edilen "mâûn" çeşitli tefsirlerde kap-kacak, çanak-çömlek, iğne, balta, kova, su, ateş ve tuz gibi âriyet olarak verilmesi âdet olan şeylerdir (Hafîdu İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır (t.y), II, 359). Bu iki ayet, insanların muhtaç oldukları şeyleri birbirine âriyet yoluyla vererek ihtiyaçlarını gidermelerini öngörmektedir. Bu mendûb bir ameldir.
Resulullah (s.a.s.), Ebû Talha'dan emanet olarak bir at aldı ve ona bindi (Buhârî, Müslim, Enes b. Mâlik'ten, Ahmed b. Hanbel, eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 299). Başka bir hadiste şöyle buyrulmuştur: "Hz. Peygamber Huneyn gününde Safvân b. Ümeyye'den bir zırhı emanet olarak aldı. Bunun üzerine Safvân şöyle dedi: "Bunu gasp olarak mı aldınız ya Muhammed." "Resûlullah (s.a.s.): Hayır, tazmin edilecek bir âriyet olarak aldım. " buyurdu. " (Ebû Dâvud, Nesâî, Ahmed b. Hanbel, Zeylaî, Nasbü'r-Râye, IV, 116; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 299)
Hanefilere göre âriyet akdinin rüknü, malın sahibinin icab (teklif)ından ibarettir. Âriyeti alanın kabûlü ise istihsâna göre bir rükün olmayıp, kıyasa göre rükün sayılır (el-Kâsânî, a.g.e, VI, 214).
Âriyet akdinin şartları: a) Âriyet verenin âkil (akıllı) olması gerekir. Hanefilere göre bülûğ şartı yoktur. Diğer fakihlere göre ise, âriyet verenin teberrua ehil olması gerekir. b) Âriyet isteyenin kabzı. Çünkü bu, bir teberrû akdidir. Âriyet hükmü, hibede olduğu gibi kabzsız sabit olmaz. c) Âriyet verilen şeyden istihlâk edilmeksizin yararlanmanın mümkün olması (el-Kâsânî, a.g.e, VI, 214; Vehb ez-Zühaylî, el-Fıkhu 'I-İslâmî ve Edilletühu, V, 56-57)
İslâm âlimleri ev, arazi, elbise, hayvan, nakil aracı gibi devam etmesiyle birlikte kendisinden yararlanmak mümkün olan her şeyde âriyet akdinin geçerli olduğunu kabul ederler.
Harbîye silâh ve atı; mümin olmayana mushafı ve bu nitelikteki kitabı âriyet olarak vermek haramdır (es-Şirâzî, el-Mühezzeb, I, 363).
Âriyet akdi mutlak ve mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır: 1) Mutlak âriyet: Bir kimsenin bir şeyi, bizzat kendisinin mi yoksa başkasının mı kullanacağı ve nasıl kullanılacağı gibi hususları belirtmeden âriyet olarak almasıdır. Bir hayvanı binmek veya yük yüklemek için aldığını belirtmeden âriyet almak gibi. Bu durumda örfe göre sahibi imiş gibi hareket edebilir (es-Serahsî, a.g.e, XI, 144; el Kâsânî, a.g.e, VI, 215; İbnü'l-Hümâm, VII, 107; İbn Âbidîn, a.g.e., VI, 527). 2) Mukayyed âriyet: Bu, süre ve yararlanma veya bunlardan birisi hakkında kayıt konulmuş âriyettir. Burada mümkün olduğu kadar kayda uyulur (el-Kâsânî, a.g.e, VI, 215-216; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VII, 107 vd.; es-Serahsî, a.g.e., XI, 137 vd.)
Âriyet verenin borçları: Âriyet verilen şeyi teslim etmek. Âriyet alanın aldığı şeyden yararlanabilmesi için, malın kendisine teslim edilmiş olması gerekir. Çünkü âriyet malı kullanmak ona sahip olmayı gerektirir.
Faydalanmaya elverişli malı vermek. Bazı mallardan yararlanma ancak istihlâkla mümkün olur. Bunlar ölçü, tartı veya sayıyla satılan misli şeylerdir. Nakit para, buğday, şeker gibi. Bazı mallar tüketilmeksizin yararlanmaya elverişlidir. Bu tür kullanım şekline "âriyet" denir.
Yararlanmanın karşılıksız olması. Âriyet veren kimse malı kullanandan ücret isteyemez. (Mecelle, mad: 812) Eğer maldan yararlanma karşılığında bir bedel sözkonusu olursa bu akde "kira akdi" denir (es-Serahsî, a.g.e, XI, 133; İbn Rüşd, a.g.e, II, 359; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, III, 55; Bilmen, a.g.e., IV, 144)
Âriyet verenin hakları: Âriyet verilen şeyi geri isteme. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'ye göre âriyet akdi her zaman feshi mümkün olan bir akittir. Âriyet veren dilediği zaman verdiği şeyi geri isteyebilir (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 216; Mecelle, madde: 807)
Âriyet verilen şeyin akde veya şeyin niteliğine yahut tahsis maksadına uygun olarak kullanılmasını istemek.
Âriyet alanın aldığı şeyi, mülk sahibinin istemesi veya sürenin sona ermesi üzerine geri vermesi gerekir. Âriyet malı belirlenen şartlara veya örfe göre kullanmak; bu konuda sınırı aşmamak gereklidir. Âriyet verilen şeyin koruma ve bakım masraflarını âriyet alanın karşılaması asıldır. Bu malı kendi mülkü gibi koruması gerekir.
Âriyet alanın, emanet malı aşırı bir şekilde kullanması ve bu yüzden telef olması hâlinde, bedelini ödemesi gerekir (Mecelle, madde: 814) Mal sahibi emaneti geri istediği hâlde, âriyet alan vermez ve bu arada telef olursa yine bedelini öder (es-Serahsî, a.g.e., XI, 143; el-Kâsânî, a.g.e, VI, 216; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, VI, 215). Hadiste: "El, aldığı şeyden onu geri verinceye kadar sorumludur " (Ebû Dâvud, Büyû, 88; İbn Mâce, Sadakât, 5; A.b. Hanbel, V, 8, 13)
Âriyet şeyin izinsiz olarak üçüncü kişiye verilip zayi olması da bedelin ödenmesini gerektirir (es-Serahsî, a.g.e., XI, 144)
Şu durumlarda âriyeti tazmin gerekmez: Normal olarak kullanılırken zayi olan âriyet. Âriyet, âriyet alanın elinde emanet hükümlerine tabidir. Emanet, kasıt veya ihmal olmadıkça tazmin edilmez. (Mecelle, madde: 813) Kullanma şekli sınırlandırılmış âriyette sınırı aşmaksızın kullanmaktan dolayı mal zayi olsa bedelin ödenmesi gerekmez. Kullanma için şart konulmamışsa bu konuda örfe uyulur (İbn Rüşd, a.g.e, II, 360).
Âriyet akdi, âriyet verenin malı geri istemesi veya taraflardan birisinin vefat etmesi yahut da kullanma süresinin bitmesiyle sona erer. (es-Serahsî, a.g.e., XI, 143; el-Kâsânî, VI, 215; Bilmen, a.g.e, IV, 198, 201) (İslam Ansiklopedisi)

Arkadaş : Beraber çalışılan kişi (aşağı sınıf sözü.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arkadiopolis : Lüleburgaz.

Arkadios : Yedinci Bizans İmparatoru. (395-408) (G.Ostrogorsky)

Arkaik Dönem : Yaklaşık olarak M.Ö. 7 ve 6. yüzyıllar. (G. Bean)

Arkaizm : Bir dilin eski şekillerini kullanma. 

Arkan : İsim olarak kullanılır. Kement anlamına gelir (Kırım’da). (A. Erol)

Arkan : Kalın, sağlam ip, urgan. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arkas: Zeus'un oğlu, Arkadia'nın kurucusu. (Estin-Laporte)

Arkav : Çatının ortasından geçen ana kiriş. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arkeoloji: Genellikle geçmişten gelen malzeme kalıntılarını inceleyerek insan davranışını tanımlayan ve açıklayan bilim dalı. (Kültürel Antropoloji, William A.Haviland, Harald E.L.Prins, Dana Walbrath, Bunny McBride, Kaknüs Yayınları)

Arkeyan : 3600 myö-2500 myö arası. Yaşamın ortaya çıkışı. Arkeaların zamanı. Fanerozoiğin iki katı uzunluğunda bir devirdir. Yeryüzünde, bilinen en eski kayaçlar bu devre aittir. ılkin okyanuslarda mikrobiyal yaşam jeobiyokimyasal süreçler sonunda bu dönemde ortaya çıkıp, evrildi. Canlıların bugün kullandığı biyokimyasal süreçlerin temeli atıldı ve bu süreçlerin büyük çoğunluğu bu dönemde kuruldu. Arkeaların baskın olduğu prokaryotik yaşam okyanuslarda yaygındı. Fotosentetik bakteriler olan Siyanobakteriler ortaya çıkıp, o zamana kadar oksijensiz olan okyanuslara oksijen salmaya başladı. Bu yeryüzünde ilk kez bol miktarda bulunan serbest oksijenin okyanuslarda çözünmüş halde bulunan demirle tepkimeye girerek birlikte çökmelerine neden oldu. (biltek.tubitak.gov.tr)

Arkhont : Eski Yunan sitelerinde yüksek dereceli memur; Bizans’ta büyük toprak sahibi, aristokrat.

Arkın, Arkun, Arhun : İsim olarak kullanılır. 1. Aheste, yavaş, ağır, sakin. 2. (Ses hakkında) Pes perdeden, yavaş. 3. Gelecek yıl. 4. Hıristiyan Türk papazı anlamlarına gelir. (A. Erol)

Arkış :İsim olarak kullanılır. Haber ve kervan anlamlarına gelir. (A. Erol)

Arkitektura : Tiyatro tarihi içinde ayrı adı taşıyan iki önemli kitabın adı. 1- M.Ö. 16-13 yılları arasında Vitrivius'un yazdığı on ciltlik mimarlığa ilişkin yapıt, beşinci cilt Roma Tiyatrosu yapısı üzerineydi. Bu kitap 1484'te bulunduğunda Rönesans mimarları bunun Yunanyapısı olduğunu sanmışlardı. 2- Sebastiano Serlio'nun 1551'de yazdığı sahne uygulayımına ilişkin yapıt. Serlio bu yapıtta ilk kez sahnedekigörüngü sorununu bilimsel bir yolla çözümlemiştir. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Arlekino : Bir tiyatro yapısının arka yüzü. (TDK Gösterim Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Özdemir Nutku, 1983)

Arman : İsim olarak kullanılır. Arzu, maksat, emel, gaye anlamlarına gelir. Kazaklar’da uzak, öteye anlamına gelir. (A. Erol)

Armav : İki gözü de görmeyen. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Arna : İsim olarak kullanılır. Adak, adanmış anlamına gelir. (A. Erol)

Arpag, Arbag : İsim olarak kullanılır. Eski Türkler’de din uluları tarafından hastalara okunan efsuna bu ad verilir. (Arpağa, arbak, arvıç, arvış.) (A. Erol)

Arsacid : Zerdüştîler'de aşk tarafından kurulan kırallık. (Ateşe Tapmayanlar)

Arsal : İsim olarak kullanılır. Kumral, konural anlamına gelir. (A. Erol)

Arsenal : Askeri malzeme deposu. (G. Bean)

Arsilas (Arslan): Menandre’nin söz konusu ettiği Türk Başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Arslan ta-fou tau-fa-li: bkz. A-si-lau. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Arslan Tarkan: A-si-lan ta-kan’a bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Arş : Tavan, çatı, dam, çardak. Bir eve nisbetle tavanı; tavanına nisbetle üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü. Çadır ve çardak gibi yükselen, gölge veren her şeye arş denir. İfade ettiği kelimelerden anlaşıldığı gibi ulviyyet, yükseklik manasını içerir. Bu münasebetle hükümdarların üzerine oturdukları "taht" manasında da kullanılmıştır. Hükümdarların tahtı, mülk ve saltanatın remzi olduğundan arş kelimesi, kinayeli olarak mülk ve saltanat manasını da taşır. Ayrıca, bir işi ayakta tutan şey; bir şeyin temeli; bir cemaatin reisi; tabut, kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yapılan ahşap bölme; ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümsek; kuşun yuvası gibi manâlar da arş kelimesi ile ifade edilmiştir. Bazıları Âyetü'l-kürsî'de geçen Kürsî* ile Arş'ın (ikisini de taht manasında kullanarak) aynı şey olduğunu sanmışlarsa da Arş, Kürsî'nin üzerindedir. Bu suretle Kürsî taht manasında düşünülürse Arş, onu kuşatan saray ve sarayın tavanı olarak kabul edilir. Bir rivayette Kürsî, Arşın ayağının konulduğu yerdir.
Bu iki mana itibarıyla Arş, İslâm'a göre, bütün alemi kuşatan, sınırlandırılması ve takdir edilmesi beşer aklının dışında kalan ve gerçeğini Allah'ın bildiği yüce bir makamdır. Yedi kat gök, Cennet, Sidre, Kürsî Arş'ın altında tasavvur edilir. Arş'ın sınırı, alemi tasavvurun son sınırıdır. Arş'tan evvelki Sidre-i Müntehâ* geçilmeden Allah'ın cemâli = (Cemâlullah) * müşahede edilemez. Resulullah (s.a.s.) Mirac gecesinde (bk. İsrâ, 1, Necm, 1 vd.ayetler) Sidre-i Müntehâ'yı geçerek Arş'a ulaşmıştı. Yukarda da belirtildiği gibi Arş'a taht ve tahttan kinaye olarak mülk ve saltanat manası verilmişti. (Arş, 7/54) Ayette: "...Sonra Arş üzerine istiva buyurdu..." denilmektedir.
Bilinen manasıyla taht, bir hükümdarın hükûmet işlerini yürütürken üzerine kurulduğu bir cisimdir. Fakat "tahta çıktı" denilince, "hükûmet işlerini yani saltanatı eline aldı" manası anlaşılır. Yedi kat sema'nın üstünde ve bütün âlemi içine alan Arş'ın, bilinen taht manasıyla sınırlanamayacağı şüphesizdir. Binaenaleyh bahse konu olan "el-Arş" kelimesi mecazî ve kinayi bir mânâ ifade eder. O halde
Arş'ın cisim olduğu iddia edilemez. Arş'ı bütün bir cisim tasavvur etsek bile, cihet ve cismaniyyetin hepsi Arş'ın sınırında sona erdiğinden, bunun üstünde bir cisim, mekan ve cihet tasavvuru tezat olur. Allah'ın Arş'a istivası da yine mecazî manadadır. Allah'ın Arş'a istivasının keyfiyetini soran birine İmam Malik İbn Enes: "İstiva malûm, keyfiyeti akılla idrak edilemez, buna iman vacip ve bu konuda soru sormak bid'attır." diye cevap verir .
Râgıp el-İsfahânî, "İstiva" * kelimesine: Müsâvî olmak; kendi kendine itidal manasını vermiştir. Arapça olan bu kelime "alâ" takısı ile "istilâ", "ilâ" takısı ile "nihayete erme" manasında kullanılır. Bu suretle istiva lügatte: İstikrar etmek, karar kılmak, kararını bulmak ulüvv-i isti'lâ; yükselmek, yüksek olmak, üstün olmak müsâvî veya mümâsil veya denk olmak; dosdoğru varmak, veya kastetmek, istilâ etmek manalarına gelir. Bu lügat anlamlarına göre, âyette geçen "Sonra Allah Arş'a istiva etti" cümlesinin manası:
a) Arş'a mülkiyet ve saltanat manası verilmesi halinde: "Allah bütün mahlûkatı üzerinde düzenli ve sırayla işleri düzene koydu, hükümlerini muntazam bir şekilde yerine getirdi, hiçbir engel olmaksızın kudretini tesir ve mahlûkâtı üzerinde "meşîetini" (dilemesini) cereyan ettirdi."
b) "Mahlûkâtı yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galebesi velâyet ve hâkimiyeti altında tuttu." Bu ifadede istiva, istilâ manasında kullanılmıştır.
c) Arş'a mülk ve memleket, istivaya da istila manası verilmesi halinde "Sonra Allah mülkünü hâkimiyeti altında tuttu."
d) İstivaya "müsavî" manası verilmesi halinde de: "Allah Arş üzerine öyle bir istîlâ ile istiva etmiştir ki Sema ve Semada bulunanlar O'na daha yakın, arz ve arzda bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesâfede değil, hepsi müsâvî bir nisbettedirler." demektir. Bu cümlede geçen mevki ve müsâvîlik maddî mânada değil, mecazî manadadır.
"...O gün Rabb'ının tahtını, bunların da üstünde sekiz (melek) taşımaktadır. " (el-Hakka, 69/17) Arş'la ilgili olan bu ayetin tefsirinde İbn İshak Hz. Peygamber'in: "Onlar, yani Hamele-i Arş* (Arş'ı taşıyanlar) bugün dörttür. Kıyamet günü olduğunda Allah onları diğer bir dört ile te'yid edecek sekiz olacaklar. " buyurduğunu söylüyor. Bir başka izaha göre Hamele-i Arş olan bu sekizden maksat, Allah'ın hayat, ilim, kudret, irade, kelâm, semî, basar ve tekvin sıfatlarıdır.
(Arş'la ilgili ayetler: 7/54, 9/129, 10/3, 11/7, 13/2, 20/5, 21/22, 23/86, 116, 25/59, 27/26, 32/4, 39/75, 40/7, 15, 43/82, 57/4, 85/15, 69/17).
İmrân İbn Husayn Peygamberimiz'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "(Ezelde)Allah vardı ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah (levh'de) kâinatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve göklerle yeri yarattı... " Arş'ın ıtlak olunduğu pek çok şeylerin hepsinde yücelik ve yükseklik mânâları vardır. Padişahların oturduğu tahta Arş denilmesi de bu yükseklik münasebetiyledir. Allah'ın ilk yarattığı ve yükseklik ifade eden mevcuda da Arş, ve Allah'a nisbet edilerek Arşullah denilmiştir ki, Allah'ın kudretinin tecellî ettiği ilk mahlûktur. Kelam âlimleri ile eski düşünürler Arş'ı, kâinatı her yönden kuşatan yuvarlak bir felektir, diye tarif ederler. Dokuzuncu felek ve felek-i atlas da derler. Rivayet âlimleri bu tahtın ayakları bulunduğunu da kabul etmişlerdir. Fakat meseleyi tahkik eden âlimlere göre, şerîat örfünde vârid olan arşın hakikatini tahdit ve takdir, beşerin aklı ve idraki haricindedir. Bu konuda vârid olan haberlerde arşın mahiyeti değil, diğer varlıklara nispetle büyüklüğü bildirilmiştir. Meselâ Peygamberimiz bir kere Ebu Zerr-i Gıfârî'ye: "Ya Ebâ Zer, yedi kat gök ile yedi kat yerin kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş'ın da kürsîye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir" buyurmuştur." (Tecrid-i Sarih, IX, 7)
Arş hakkında İmam Gazalî'nin İhyasında geçen bir hadis-i şerif "Abdullah b. Amr b. el-Âs'a, ölen müminlerin ruhları nerededir, diye sorulduğunda: "Arş'ın gölgesinde, beyaz kuşların kursağında; kâfirlerin ruhları da yedi kat yerin dibindedir " dedi." (İslam Ansiklopedisi)

Art : Arka, kıç. (Art boluv: Küçümsemek, alçalmak, değerini kaybetmek.
        Art Bulğav : Kıç sallamak, küçümsemek.
        Artı bla korkutur : Genelde gelinler hakkında kullanılır ve "doğurduğu çocuklarına güvenip şımarıklık yapar anlamını taşır. Alaylı anlatımda kullanılır. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Artemis: (Eski Yunan'da) Zeus'un kızı. Hayvanların, bitkilerin ve çocukların tanrıçasıdır. Simgeleri sedir, maraldır. (Estin-Laporte)

Artmak : Deriden veya kumaştan yapılmış, at eyerinin üstünden iki tarafa sarkan orta boy yük çuvalı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Artun : İsim olarak kullanılır. Vakarlı anlamına gelir. (A. Erol)

Aru : Urartuca “vermek” anlamına gelir. (S. Alp)

Arya-methan: Buhara’nın eski başkenti. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Arz : Bir şeyi bir âmire, üstada veya büyüğe göstermek, takdim etmek. Hadîs usulünde kullanılan bir terim olup râvinin elinde bulunan hadisleri şeyhine okuması anlamına gelmektedir. Hadîs şeyhine okunan hadisler isterse ezberden, isterse yazılı bir metinden okunabilmektedir. Şeyh de kendisine arz edilen bu hadis metinlerini kontrol maksadıyla dinlerken, ister elindeki bir metinden takip eder isterse hafızasından izler. (Ali Haydar Efendi, Usul-i Fıkıh Dersleri, İstanbul 1326, 406). Râvî, bu hadisleri şeyhinin huzurunda okursa artık bunları üstadından rivayet yetkisine sahip olmuş demektir. (İslam Ansiklopedisi)

Arz-ı Mev’ud : Va'dedilmiş yer. Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere verileceği va'dedilen arazî. Bu tabir Kur'an-ı Kerîm'de "Bereketli arz" olarak kaydedilmektedir. (el-Enbiyâ, 21/71) Hz. Yusuf (a.s.)'ın Mısır'a götürdüğü İsrailoğulları zamanla Firavunların yönetimi altında zulme uğramış, mustaz'af* bir kitle haline gelmişti. Kur'an'da Hz. Musa (a.s.)'ın onlara şöyle dediğini biliyoruz. "Ey Kavmim, Allah'ın size takdir ettiği Arz-ı Mukaddes'e girin arkanıza dönmeyin. Yoksa hepiniz nice zararlara uğrayanlardan olursunuz. " (el-Mâide, 5/12). Hz. Musa'nın sözleriyle Allah'ın İsrailoğulları’na mukaddes kıldığı belde bildirilmiş ise de bunun neresi olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ken'an ili olarak bilinen yer Filistin, Şam, Ürdün'deki Ken'an bölgesi yahut Kudüs şehri midir, bu hususta kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak o dönemlerde bu bölgede büyük bir devlet hüküm sürdüğünden, İsrailoğulları buraya gelmek istememişler, bunun için de Hz. Musa'ya: "Git sen ve Rabbin, savaşınız; biz buracıkta oturacağız" demişlerdi. (el-Mâide, 5/24) Bundan sonra İsrailoğulları'nın buraya gidemeyeceği, ancak bu bölgeye salih kulların mirasçı olacakları Hz. Dâvud'a vahyedilen Zebur'da belirtilmiştir: "Andolsun ki biz zikir (Tevrat)'dan sonra (Davud'a indirilen) Zebûr'da yazdık ki. "Arz'a (arz-ı Mev'ud 'a) benim salih kullarım varis olur."(el-Enbiyâ, 21/105). Arz-ı Mev'ud'un değerini takdir edemeyen İsrailoğulları yeryüzünün salihleri olamamış fakat daima bunun özlemini duymuş ve bu toprakları ele geçirmek için her türlü hileye başvurarak her şeyi mübah görmüşlerdir. Arz-ı Mev'ud Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahûdiler tarafından kutsal kabul edildiği için her üç ümmet de buraları ele geçirme gayreti içine girmiş ve bu bölgede tarih boyunca mücadeleler sürmüştür. Yahudiler Allah'ın Peygamberlerini öldürüp onun dinine ve emirlerine sırt çevirdiklerinden Allah onların bu kutsal yerlere mirasçı olamayacaklarım belirtmiştir. Yukarıda ifade edildiği gibi yeryüzüne Allah'ın salih kulları varis olacaktır. Bu ilâhi hüküm bütün kutsal kitaplarda mevcuttur. (bk. el-Enbiyâ, 21/105; Mezmurlar, 37/29, 69/32-36). İslâm'dan önceki dinler ve Hz. Peygamber'den önceki kutsal kitap ve şerîatler, Kur'an ile neshedildiği için, bütün insanların İslâm'a ve Kur'an'a tabi olması halinde Allah'ın salih kulları olmaları mümkündür. Arz-ı Mev'ud'a ancak Allah'ın son şerîatı olan İslâm'a iman etmekle vâris olunabilir. (İslam Ansiklopedisi)

As : Luwice “olmak” anlamındadır. (S. Alp)

As : Palaca “olmak” anlamına gelir. (S. Alp)

As : Bkz. Asi

As : Alan ve Sarmat halklarının birleştirilmiş ve kısaltılmış adı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Asabe: Sarmak, kuşatmak, şiddet, kuvvet, yardım ve himaye, baba tarafından olan yakın akrabalar. Bir miras hukuku terimi olarak ise; yalnız başına olduğunda bütün mirası Ashabü'l Ferâiz'den* mirasçı bulununca onlardan artanı alan ve ölene (mûris'e) araya kadın girmeksizin bağlanan erkek hısımlarla bu hükümde olan diğer kimselerdir. Oğlu, oğlun ilânihaye oğlu gibi. Bunların belirli miras hisseleri ayet ve hadislerde belirlenmemiştir.
Asabe önce ikiye ayrılır: Kan hısımlığı sebebiyle asabe, köle ve câriyeyi hürriyetine kavuşturmaktan doğan asabe.
Kan hısımlığı sebebiyle asabe üçe ayrılır:
A) Kendi başına asabe olanlar (Binefsihi asabe). Bunlar ölenle (mûrisle) aralarına kadın girmeyen erkek hısımlardır. Bunlar dört sınıf olup şunlardır:
1) Ölenin araya kadın girmeyen erkek fürûu. Oğlu, oğlunun... oğlu gibi. Ayette: "Ölenin çocuğu (oğul veya kız) varsa ana ve babadan herbirine terikenin altıda biri vardır" (en-Nisâ, 4/11) buyurulur. Burada, babaya belli hisse verilerek, oğul asabelikte (artanı almada) ondan öne alınmıştır .
2) Ölenin araya kadın girmeyen erkek usûlü. Babası, babasının... babası gibi. Ayette: "Ölenin çocuğu olmayıp da, O'na ana ve babası mirasçı olduysa, üçte biri anasınındır" (en-Nisâ, 4/11) buyurulur. Burada annenin hissesi belirlenmiş, artanın da babaya ait olacağına işaret edilmiştir.
3) Ölenin babasının araya kadın girmeyen erkek fürûu. Ölenin ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşleri ile bunların ilânihaye oğulları gibi. Bununla ilgili olan Kur'anî hüküm şudur: "Eğer (mirasçı) erkek kardeş ise çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (ölümüyle) bıraktığı mirasın tamamını alır" (en-Nisâ, 4/176) Cenâb-ı Allah'ın hükmüne göre çocuğu ve babası olmayan kimse ölür ve geride ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşi kalırsa, mirasın tamamı, ashabü'l-ferâiz'den kimse varsa, bunlardan artanı bu erkek kardeşindir.
4) Ölenin dedesinin erkek fürûu. Ana-baba bir veya baba bir amcalarla, bunların ilânihaye erkek çocukları. Hadiste şöyle buyurulur: "Nebî (s.a.s.) mirası ana-baba bir erkek kardeşe, sonra baba bir erkek kardeşe, sonra ana-baba bir erkek kardeşin oğluna, sonra baba bir erkek kardeşin oğluna verdi. Amcaların durumunu da aynen bunlar gibi zikretti" (el-Mavsilî, el-İhtiyar, V, 93; Hafidu İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 321-322)
Birden çok asabe birlikte bulunursa en yakın ve en kuvvetli olan tercih edilir. Diğerleri mirastan düşer. Resulullah (s.a.s.): "Ashabü'l-Ferâize hisselerini veriniz. Onlardan artan miras, en yakın erkek hısımındır" (Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9-10; Müslim, Ferâiz, 2-3; Tirmizî, Ferâiz, 8) buyurmaktadır.
Buna göre asabeye miras verilirken şu prensiplere uyulur:
1) Yakın olan uzak olanı düşürür. Bu da ikiye ayrılır:
a) Sınıfta yakınlık: Bir önceki sınıftan asabe varken sonraki sınıfta bulunanlar miras alamaz. Meselâ, oğul varken baba veya erkek kardeş miras alamaz. Ancak baba aynı zamanda ashabü'l-ferâiz'den olduğu için bu durumda altıda bir alır.
b) Derecede yakın olan uzak olanı düşürür. Bu durum aynı sınıfta, birden çok asabe bulunması hâlinde sözkonusu olur ve ölene en yakın olan tercih edilir. Meselâ; birinci sınıftan oğul ile oğlun oğlu birlikte mirasçı olsalar, derecede (batında) yakın olan oğul, torunu düşürür.
2) Kuvvetli olan zayıfı düşürür. Bu durum, sınıf ve derecesi aynı olan birden çok asabe birlikte bulunursa sözkonusu olur. Meselâ; ana-baba bir erkek kardeş ile baba bir erkek kardeş birlikte bulunsalar, hısımlığı kuvvetli olan öz kardeş, baba bir kardeşi düşürür.
Asabe'ye miras verilirken bu, sınıf, derece, yakınlık ve kuvvet durumlarının daima göz önünde tutulması gerekir. Ana-bir erkek kardeşlerle, ana bir amcalar zevi'l-erham* grubu içinde yer alırlar.
B) Başkası ile birlikte asabe olanlar (Bigayrihi asabe). Bunlar kadınlardan olmak üzere dört çeşit hısımlardır. Erkek kardeşleri ile birlikte müşterek asabe olurlar.
1) Ölenin kızları . Bunlar ölenin oğulları ile müşterek asabe olurlar. Cenâb-ı Allah; "Allah size (miras hükümlerini şöylece emir ve) tavsiye eder. Çocuklarınız hakkında, erkeğin hissesi iki kızın hissesi kadar" (en-Nisâ, 4/11) buyurur.
2) Ölenin oğlunun kızları. Bunlarda ölenin aynı derecede (batındaki) oğlun oğlu ile asabe olurlar. Yukarıdaki ayette evlad kelimesi oğul ve kız anlamı yanında bunlar olmayınca oğlun... oğlu veya kızı anlamına da gelir (İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 311-312)
3) Ana-baba bir kız kardeşler. Bunlar öz erkek kardeşlerle birlikte olunca asabe olurlar (en-Nisâ, 4/176)
4) Baba bir kız kardeşler. Bunlar da baba bir erkek kardeşlerle birlikte asabe olurlar. (en-Nisâ, 4/176)
C) Başkasının bulunması ile asabe olanlar (Maagayrihi asabe). Bunlar ölenin kızları veya oğul kızları ile birlikte bulununca asabe olan kız kardeşlerdir. Bunlar iki kısımdır:
I) Ana-baba bir kız kardeşler. Ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Kız kardeşleri, kızlarla birlikte bulununca, asabe yapınız" (Buhârî, Ferâiz, 12; Dârimî, Ferâiz, 4). buyurmaktadır.
2) Baba bir kız kardeşler, yine ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar. Bu konudaki delil, yukarıda zikrettiğimiz hadistir. Ana-baba bir kız kardeş bulunmayıp da, kız veya oğul kızı ile beraber baba bir kız kardeş bulunursa asabe olur.
Burada asabe olan kız kardeşler, ölenin kızı veya oğul kızı ashabü'l-ferâiz sıfatıyla belirli hissesini aldıktan sonra, artanı alırlar. Aynı kuvvette sayıları birden fazla olunca, artanı kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar. Üç tane ana-baba bir kız kardeşin asabe olması gibi. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, Şahıs, Aile, Miras Hukuku, İstanbul 1983, s. 495-507) (İslam Ansiklopedisi)

Asag : Sumer tanrısı Ninurta’nın Kur’da öldürdüğü kötü bir cin. (Kramer)

Asbara: Nehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Asen 1 : Yirmi dördüncü Bulgar Kralı. (1186-1196) (G.Ostrogorsky)

 

A-se-na: Tokharistan Krallığı’nda bir aile ismi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

 

A-se-na: Türk kağanlarından aile ismi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

 

A-se-na: Bir Kuça kalının eşi. Bu uzun aile adıdır. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na-che: Pai-si-mi’lerin kralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na cho-eul: (Son harf büyük yazılmaktadır) Kuzey Türk ailesinden bir prens. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Chou-ui: Fergana’da yerleşik, Batı Türk Başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Fou-uien: Kuzey Türk başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Hien: bkz. Hien. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Hiu: bkz. Hien. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Ho-lou: bkz.Ho-lou. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Kiu: Kao-tch’ang Kralı General K’iu Wen-t’ai. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Kiu-pou tchur: Batı Türkleri başbuğu. Kiu-pou’ya bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na k’iue-tch’ouo (Kul tchour) Tchang-tsie: Türgeş başbuğu. A-che-na (A-se-na) Tchong-tsie ve k’iue-tchouo (Kul tchour) Tching-tsie’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na K’ou-teou: (Kuzey Türkleri’nden) Mou-hou Kağanın küçük kardeşi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Mi-che: bkz. Mi-che. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Ou-che-po: 653’te Tokharistan Kralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Ta-nai: T’ang chau’da fasıl CX’e bakılmalıdır. Bu kişiye ait biyografyada Che Ta-kai ismi verilmektedir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Tao-tchen: A-se-na choul’un oğlu. Tao-tchen’e bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Tching-tcie: A-che-na (A-se-na) K’iue-tch’ouo (Kul tchour) Tching-tsie’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Tegin Pou-lo: Tokharistan yabgusunun küçük kardeşi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Tien-kiue: Tien kiue ve Ta-t’che’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na T’ai-tse: Yuen-k’ing’in oğlu Hien’in büyük kardeşi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-se-na Tou-che: On kabilenin kağanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ashâb : Peygamber Efendimize iman ederek O'nu gören ve müslüman olarak ölen kimseler. Lügat itibariyle ashab, arkadaş manasına gelen "sâhib" kelimesinin çoğuludur. İslâm ıstılâhında "Hz. Peygamber'in arkadaşları" için, daha geniş kapsamıyla Resulullah'ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabî ve çoğulu olan sahabe terimleri de aynı manayı ifade eder. Sahabî sayılabilmek için az da olsa Resulullah ile görüşmek şarttır. Bu sebeple Hz. Peygamber döneminde yaşamış, O'na iman etmiş, hatta O'nunla haberleşip yazışmış, O'na destek sağlamış kişiler ashâbtan sayılmaz. Meselâ o dönemin meşhur Habeşistan Kralı Necâşî Ashame böyledir. İyiyi kötüden ayırdedebilecek temyîz yaşında Peygamber Efendimiz'i gören çocuklar ise ashabtandır. Meselâ Hz. Peygamber'in iki torunu Hasan ile Hüseyin'in durumu böyledir. Hz. Peygamber'e iman eden ilk kişi olarak ilk sahabî, Resulullah'ın mübarek eşi Hz. Hatice'dir. Son sahabî ise, genellikle kabul edildiğine göre 100/719 senesinde vefat eden Ebü't-Tufeyl Âmir b. Vâsile el-Leysî el-Kinânî'dir. Bu tarihten sonra yaşayan bir sahabînin varlığı bilinmemekle beraber İslâm âlimleri, Hz. Peygamber'in hayatının sonlarında söylediği: "Yüz sene sonra bugün yaşayanlardan hiç kimse hayatta kalmayacaktır. " (İbn Hacer, el-İsâbe, Mısır 1328, I, 8) hadîsine dayanarak ashabın bulunabileceği son zaman sınırı olarak 110/729 senesini belirlemişlerdir. İslâm aleminde çok sonraki dönemlerde bile zaman zaman görüldüğü gibi artık bu tarihten sonra sahabî olduğunu iddia edenler çıksa da onlara itibar edilmez. Sahabenin mutlaka Hz. Peygamber (s.a.s.)'i bir an da olsa görmüş veya sohbetinde bulunmuş olması gerekir. Amâlık, sağırlık veya dilsizlik gibi sebeplerle, görme ve sohbetten biri gerçekleşemezse, bu durum sahabî olmaya engel değildir. Nitekim Ashabın ileri gelenlerinden ve Peygamberimiz'in müezzinlerinden olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm, âmâ olduğu için Hz. Peygamber'i görememiş fakat, sohbetlerinde bulunmuştur.
Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmek şarttır. O'nu (s.a.s.) rüyasında görenler sahabi sayılmaz.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'i kendisine peygamberlik gelmeden önce gören veya O'nunla sohbet eden, fakat peygamberlikten sonra göremeyen kişi de sahabî sayılmaz.
Peygamberlikten sonra Resulullah (s.a.s.)'i gören kimsenin müslüman olması ve daha sonra dinden çıkmış olmaması gerekir. Binaenaleyh; henüz müslüman değilken Peygamberimizi gören bir kimse daha sonra müslüman olsa ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'i göremese, sahabi sayılmaz. Yine, müslümanken Hz. Peygamber (s.a.s.)'i gören ve sahabî olan bir kişi, daha sonra irtidat edip dinden çıksa, sahabîlikten de çıkar. Ancak, tekrar müslüman olur ve Hz. Peygamber'i görürse yine sahabî olur.
İslâm'ın en güzel ve doğru bir şekilde öğrenilebilmesi için Hz. Peygamberin, dolayısıyla Ashab-ı Kirâm'ın hayatını iyi bilmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O'nunla içiçe yaşamış olan Ashab-ı Kirâmın hayatında müslümanlar için çok güzel örnekler vardır. Alimler, Hz. Peygamberin hayatını tafsilatlı bir şekilde tesbit ettikleri gibi, ashabın hayatıyla ilgili bilgileri de tesbite gayret etmişlerdir. İslâm'ın ilk asırlarından itibaren sahabe biyografilerini tesbit için pek çok eser yazılmıştır. Bu kitaplarda sahabe, ya Hz. Peygambere yakınlık ve fazilet derecelerine göre veya isimlerine göre alfabetik bir şekilde ele alınmıştır. Bu tür kaynaklarda toplam olarak ancak, 10.000 kadar sahabenin hayatı hakkında bilgi verilmektedir. Aslında ashabın sayısı kesin olarak tesbit edilebilmiş değildir. Ancak genellikle Hz. Peygamber vefat ettiği zaman 114.000 sahabînin bulunduğu kabul edilir. Hayatları kitaplara geçen sahabîler; tanınan, bilinen, çeşitli özellikleriyle meşhur olan kimselerdir. Hayatlarıyla ilgili bilgiler sonraki asırlara intikal etmeyen veya Mekke-Medine gibi önemli merkezlerden uzakta yaşıyan sahabîlerin isim ve hayatları bu kaynaklarda yer almamıştır .
Hz. Peygamber'in arkadaşları ve yakın dostları olan Sahabe-i Kirâm, O yüce Peygamber (s.a.s.)'in şahsiyet ve dostluğundan çok istifade etmiş, kendilerine örnek alarak O'nun istediği gibi müslüman olmaya çok gayret göstermişlerdir. İslâm'ın güçlenip yayılması için canlarıyla başlarıyla çalışmışlar, bu yolda, ölüm de dahil olmak üzere hiç bir şeyden çekinmemişler, Allah ve Resulunu, çoluk-çocuklarından, mallarından, hatta canlarından daha çok sevmişlerdir; Allah yolunda hiç çekinmeden yurtlarından hicret etmiş ve kanlarını akıtarak canlarını vermişlerdir. Böylece Ashab-ı Kirâm'ın, Hz. Peygamber'le beraber olmaktan kazandıkları üstünlükleri ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu ve benzeri özelliklerinden dolayı sahabe, Kur'an-ı Kerîm'in müteaddit yerlerinde bizzat Allah'u Teâlâ tarafından, hadîsi şeriflerde de Peygamberimiz tarafından methedilmektedir.
"Böylece sizi (Ashab-ı Kirâm) vasat bir ümmet yapmışızdır; insanlara karşı hakikatin şahitleri olasınız, bu Peygamber de sizin üzerinize tam bir şahit olsun diye" (el-Bakara, 2/143).
"Siz (sahabe) insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız... " (Âli İmrân, 3/ 110) .
"İslam'da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar yok mu? Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'dan razı olmuşlardır. Allah bunlar için, kendileri içinde ebedî kalıcılar olmak üzere, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük bahtiyarlıktır" (et-Tevbe, 9/100).
"O ağacın altında müminler sana bey'at ederlerken, andolsun ki Allah onlardan razı olmuştur da kalplerindekini bilerek üzerlerine manevî bir kuvvet (moral) indirmiş ve onları yakın birfetih ile mükâfatlandırmıştır" (el-Feth, 48/28)
"Muhammed Allah'ın Resulu'dur. O'nunla beraber olanlar (ashab) da kâfirlere karşı çetin ve metin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû' edici, secde edici olarak görürsün. Onlar Allah'dan daima fazl-u kerem ve rıza isterler. Secde izinden meydana gelen nişanları yüzlerindedir..." (el-Feth, 48/29)
Ehl-i Sünnet nazarında ashabın büyük bir değeri vardır. Bu ve bunlara benzer bir çok Kur'an ayetinde açıkça veya îmâ ile ashabın faziletinden bahsedilmiştir. Peygamber Efendimiz'in pek çok hadîslerinde toplu olarak, ya da fert fert ashabın faziletine yer verilmiştir ki, hemen hemen bütün ilk ve mûteber hadîs kaynaklarında bu hadîsler, "Fedâilü's-Sahabe= Sahabenin Faziletleri': veya benzeri başlıklar altında toplanmıştır. Meselâ bu hadîslerinden birisinde Peygamber Efendimiz: "Nesillerin en hayırlısı, benim neslimdir. " buyurmuştur. (Buhârî, Fedâilü Ashabi'n-Nebî, 1; Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 210-215)
Bir başka hadîslerinde de şöyle demiştir: "Ashabım hakkında Allah'tan korkun, ashabım hakkında Allah'tan korkun! Benden sonra onları kendinize hedef haline getirip düşmanlık etmeyin! Kim onları severse bana olan sevgisinden dolayı sever. Kim de onlara kin beslerse bana olan kini dolayısıyla böyle yapar. Kim onlara eziyet ederse bana eziyet etmiş olur. Kim bana eziyet ederse Allah'a eziyet etmiş demektir. Her kim de Allah'a eziyet ederse çok geçmeden Allah onun belâsını verir" (Ahmed b. Hanbel V, 57).
Peygamber Efendimiz'in Allah'tan alarak tebliğ ve yaşayışında tatbik ettiği veya bizzat kendisinin koyduğu dînî esasların, daha sonraki müslüman nesillere ancak ashaba dayanan sıhhatli nakillerle ulaşabildiği düşünülecek olursa, İslâm açısından ashab-ı kirâmın gerçekten bu övgülere ve kendilerine saygı gösterilmesi konusundaki ikazlara lâyık oldukları açıkça anlaşılır. Bu sebeple ashabtan birinden bahsederken isminin arkasından "Radıyallâhü anh = Allah ondan razı olsun!" demek, bize düşen saygı görevinin gereğidir. İslâm dîninin sıhhatli bir şekilde sonrakilere aktarılmasında temel unsur ashab olduğu içindir ki Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Kur'an ve Sünnet'in de övgüsüne nail olan ashab-ı kirâm, tamamıyla adalet ve itimat sahibidirler.
Sahabe-i Kirâm bir pervane gibi Peygamberimiz'in etrafında dolaşır ve O'ndan (s.a.s.) bir şeyler öğrenmeye gayret ederdi. Çeşitli dünya meşgalelerinden dolayı Hz. Peygamber'in yanına gelemeyenler, ertesi günü başkalarına sorarak eksiklerini giderirlerdi. Bazıları İslâm'ı öğrenmek için, boğaz tokluğuna Peygamberimizi (s.a.s.) takip eder bazıları da Efendimiz'in sözlerini yazarak tespit etmeye çalışırdı. Ashab, Hz. Peygamber'i dinlerken sanki başlarında birer kuş var da, hareket etseler uçup gidecekmiş gibi pür dikkat kesilir, ayrıldıktan sonra da duyduklarını daha iyi öğrenebilmek için aralarında müzakere ederlerdi.
İslâm'dan önceki ümmetler, peygamberlerinin hayatı, sözleri ve davranışları ile ilgili bilgileri daha sonraki nesillere sıhhatli bir şekilde ulaştıramamışlardır. Diğer hususlarda olduğu gibi, müslümanların bu hususta da üstünlüğü vardır. Ve bu üstünlük Ashab sayesinde olmuştur. O da, Hz. Peygamber'in hayatı ile ilgili -en ince ayrıntısına kadar- bilgileri, O'nun sözlerini, davranışlarını, takrirlerini, ahlâkî ve cismanî özelliklerini... sonraki nesillere sağlıklı bir şekilde aktarmadır. Bugün, Hristiyanlar Hz. İsâ'nın, Yahudiler Hz. Mûsâ'nın sözlerini -İncil ve Tevrat dışındakileri- ancak kulaktan dolma, esâtîr (uydurulmuş hikâyeler) halinde, mesnetsiz bilgiler olarak elde edebilmektedirler. Halbuki müslümanlar, Peygamberimiz'in binlerce, onbinlerce hadis ve sünnetine, senedli bir şekilde ve tâ o zamana kadar uzanan yazılı belgeler halinde sahip durumdadırlar. Müslümanlar bunu Ashab'a borçludur. Onlar, Peygamberimiz'den duydukları, yazdıkları hadisleri hiçbir değişikliğe uğratmadan, kendilerinden sonrakilere ulaştırmışlar ve bunu bir ibadet vecdi ile yapmışlardır. Daha sonra gelen nesiller de hadisleri aynı şekilde bir sonrakilere naklederek günümüze kadar sağlam bir şekilde gelmesine hizmet etmişlerdir .
Peygamberimiz'in vefatından ve Hz. Ömer zamanındaki fetihlerden sonra İslâm devletinin muhtelif bölgelerine dağılan bazı sahabîler, oralarda bereketli birer ilim merkezi oluşturmuşlar ve yeni müslüman olanlara İslâm'ı ve Hz. Peygamber'in sünnetini öğretmişlerdir. Böylece, İslâm dininin sağlam bir şekilde Arap yarımadası dışına yayılması da, Ashab'ın yaptığı hayırlı hizmetlerdendir.
Ancak Ashab'ın İslâm'a girişleri ve hizmetleri, İslâm uğruna çektikleri çileler ve gösterdikleri çabalar, hicretler ve gazvelerdeki durumlarının üstünlüğü yanısıra; her şeye rağmen birer insan oldukları da gözönünde bulundurulduğunda, Ashab'ın hepsinin birbiri ile aynı değerde olmayacağı âşikardır. Bu bakımdan, farklı görüşler de bulunmakla beraber derece itibâriyle ashab-ı kirâm genellikle oniki tabakaya ayrılmıştır:
1. Aşere-i mübeşşere (Cennet'le müjdelenen on sahabî ki bunların başında ilk dört halife gelir) ve Hz. Hatice, Hz. Bilâl gibi ilk müslüman olanlar,
2. Hz. Ömer'in müslüman oluşu sırasında müşriklerin Dâru'n-Nedve'de durum müzakeresi yaptıkları zamana kadar müslüman olanlar,
3. I. ve II. Habeşistan hicretine katılan ashab,
4. I. Akabe Bey'atı'nda bulunan sahabîler,
5. II. Akabe Bey'atı'na katılanlar,
6. Peygamber Efendimiz, hicreti sonunda Kubâ'ya geldiği zaman orada
Resulullah'a kavuşup Medine'ye yerleşen muhacirler,
7. Bedr Gazvesi'ne katılan Ashabı Kirâm,
8. Bedr Savaşı ile Hudeybiye Musâlahası arasında hicret edenler,
9. Hudeybiye'de yapılan Bey'atü'r-Rıdvân'a* katılanlar,
10. Hudeybiye Musâlahası ile Mekke fethi arasında hicret edenler,
11. Mekke'nin fethedilmesi üzerine müslüman olan Kureyşliler,
12. Hz. Peygamber'i Mekke Fethi sırasında, Vedâ Haccı'nda veya bir başka yerde gören çocuklar (Hâkim en-Neysâbûrî, Ma'rifetü Ulûmi'l-Hadîs, Beyrut 1977 s. 22-24)
Diğer taraftan Ashab arasında büyük değeri haiz olanlar, Muhacirun (Mekke Fethi'ne kadar Medine'ye hicret edenler) ve Ensar (Hz. Peygamber'e ve müslümanlara kucak açıp destek olan Medineli müslümanlar) diye adlandırılan iki temel zümre olmuştur .
İslâm âleminde, Ashab'ın faziletine, menkıbelerine ve hayatlarına dair bir çok eser yazılmıştır. Bunlar içerisinde en hacimli ve muhtevalısı, İbn Hacer el-Askalânî'nin (ö. 852) el-İsâbe fi Temyîzi 's-Sahabe adlı kitabıdır. Bunun dışında şu iki kaynak da büyük önem taşımaktadır:
İbn Abdilberr (ö. 463), el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashab;
İbnu'l-Esîr (ö. 630), Üsdu'l-Gâbe fî Ma'rifeti's-Sahabe. (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l A’râf : Ahirette, Cennet'le Cehennem arasındaki sahada bekleyen kimseler. Bunların iyilikleri kötülüklerine eşit gelmiştir. Ne Cehennem'e gitmişler ne de Cennet'i hak edebilmişlerdir. İkisinin arasında kalmışlar, Allah'ın rahmetini beklemektedirler. Cennet ehlini simalarından, Cehennem ehlini de yüzlerindeki kasvet ve karanlıktan tanıyorlar.
Cennet ehlinin yüzlerinin beyazlığı, neşe saçan çehreleri ve çehrelerindeki ilâhî nuru görünce onlara selâm verirler. Yaşayışlarına imrenerek birlikte olmayı arzu ederler.
Bir ara gözleri istemeyerek de olsa Cehennemliklere ilişir, amellerinin kendilerini oraya sürüklemesinden korkarak Allah'a sığınırlar. Sonra yüzlerinden günahkârların büyükleri olduklarını sandıkları kişilere: "... Topluluğunuz ve büyüklük taslamanız size fayda vermedi" derler. "İşte siz şimdi Cehennem'desiniz."
Sonra bunlara, dünyada iken müminler hakkında düşündüklerini ve söylediklerini hatırlatırlar. Çünkü büyüklük taslayanlar hakim bir edâ ile, müminlerin doğru yolda olmadıklarını, ilâhî rahmete eremeyeceklerini söylerlerdi. A'râf ashabı Cehennemdekilere şöyle seslenir:
"-Kendilerini Allah'ın rahmetine erdiremeyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mıydı?" "Nerede olduklarını şimdi gözlerinizle görün. Kendilerine söylenenleri kulaklarınızla duyun:
"-Cennet'e girin, size korku yoktur, siz mahzun da olmayacaksınız. " (Ayrıca bk. A'râf). (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Eser : Eser, meydana getirilen şey, nişan ve alâmet demektir. Terim olarak ise gerek Hz. Peygamber (s. a. s.)' den ve gerekse sahabeden rivayet edilen şeylere denir (Riyazü's-Sâlihîn ve Tercemesi (Mukaddime), 1-2). Ashâbu'l-Eser de eser sahipleri, eser taraftarları ve eserciler demektir. (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Eyke : Sık ağaçlık, ağaçları birbirine sarmaş dolaş olmuş bir orman, yumuşak ağaçlıklı bir bataklık bölgesinde yaşayan kitle. Ashabu'l-Eyke son derece verimli bir arazî üzerinde yaşıyorlardı. İklimi son derece güzel ve mutedil idi. Buranın Kızıldeniz sahillerinde olan Medyen şehri olduğu bilinmektedir. Ashabu'l-Eyke tabiri Kur'an-ı Kerîm'de bir kaç kez geçmektedir. "Ashabu'l-Eyke de gerçekten zalim kimselerdi."(el-Hicr, 15/78)"Ashabu'l-Eyke resullerini yalanladılar" (eş-Şuarâ, 26/176) Ayrıca Sad, 38/13 ve Kaf, 50/14 ayetlerinde de bu kavimden söz edilmektedir. (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-fil : Komutanlığını Habeşistan'ın Yemen valisi Ebrehe'nin yaptığı ve Kâbe'yi yıkmak niyetiyle harekete geçip de, Mekke yakınında Cenâb-ı Hakk'ın gönderdiği bir kuş sürüsünün attığı taşlarla helâk olan ordu.
VI. asrın ortalarında Habeşistan'ın Yemen valisi olan Ebrehe, Arapların Kâbe'ye olan saygılarını görerek dinî, siyasî ve iktisadî düşünceler içinde Arapları celbdebilmek için San'â şehrinde "el-Kulleys" adında haşmetli bir kilise yaptırmıştı. Çevrede yayınladığı bir tamimle Araplar'ı Kâbe yerine Kulleys'i ziyarete çağırdıysa da, bu çağrı kabul görmedi. Hatta bir gece Kulleys'e gizlice giren bir Arap, hakaret olsun diye içine pisledi.
Duruma son derece öfkelenen Ebrehe, Kâbe'yi yıkmaya karar vererek büyük bir orduyla Mekke'ye doğru harekete geçti. Orduya heybet vermek üzere Habeşistan'dan bir fil de getirtmişti. Fil, ordunun önünde azametle yürüyordu. Bu filden dolayı bu olaya "Fil Olayı", bu seneye de "Fil Senesi" adı verilmiştir. Ebrehe, ordusuyla birlikte süratle Mekke üzerine ilerliyordu. Onun maksadını öğrenen Araplar telâşa kapılmışlar, Mukaddes Beyt'lerinin yıkılmasına mani olmak üzere mukavemet hareketlerine teşebbüs etmişlerse de Ebrehe'nin muazzam ordusu karşısında yenilip, dağılmışlardı. Zaten Arap kabileleri siyasî bir organizasyondan mahrum olup dağınık bir vaziyetteydiler ve henüz bir birlik sağlayamamışlardı. Böylece Ebrehe, küçük bir takım mukâvemetleri kolaylıkla bertaraf ederek Mekke yakınlarına kadar geldi.
Bir öncü birliği, Kureyşliler'e bu arada Mekke reisi Abdülmuttalib'e ait olup Mekke meralarında otlayan sürüleri önüne katıp ele geçirirken Ebrehe'nin bir elçisi Mekke'ye gelip, kendilerine karşı konulmaması ve Kâbe'nin yıkılmasına müdahale edilmemesi hâlinde kimseye dokunulmayacağı, fakat küçük bir direnişle karşılaşırlarsa Mekke'de taş üzerinde taş bırakılmayacağı ihtarında bulundu.
Mekke reisi olarak Abdülmuttalib b. Hâşim, bir heyetle Ebrehe'ye müracaat edip de onun Kâbe'yi yıkma hususunda kesin kararlı olduğunu görünce, çaresiz Mekke'ye geri döndü. Bu arada bizzat kendi gözleriyle Ebrehe ordusunun haşmetini görmüş, kendi mukavemetlerinin hiç bir fayda sağlamayacağını, işi Kâbe'nin sahibi olan Allah'a bırakmaktan başka çarelerinin olmadığını anlamıştı. Bu sebeple halka bir zarar gelmemesi için Mekkeliler'in derhal şehri boşaltıp dağlara çekilmelerini emretti. Kendisi de Kâbe önünde Cenâb-ı Hakk'a yaptığı bir münacattan sonra oradan ayrıldı.
Ertesi sabah Ebrehe, ordusuna hareket emrini verdi. Kısa bir mesafe katedildikten sonra Mekke'ye ve Kâbe'ye hücum edilecekti. Ancak ordunun hareketinden az zaman sonra gökte görülen bir kuş sürüsü, ordunun tam üzerine geldiği zaman taşıdıkları taş parçalarını Ebrehe'nin askerleri üzerine bırakmaya başladılar. Her kuş, biri gagasında, ikisi ayaklarında olmak üzere üç taş taşıyordu ve rivayetlere göre mercimekten biraz büyük, nohut tanesinden biraz küçük olan ve pişmiş topraktan oluşan bu taşlar, mutlaka bir askere isabet ediyor, taşın isabet ettiği yerde de derhal bir yara açılıyordu ki kısa sürede derinleşen ve iltihaplanan bu yara, askerlerin tamamen kırılıp telef olmasına sebep teşkil etmişti. Ebrehe ordusunun bir kısmı bizzat olay yerinde cansız düşmüş, bir kısmı geri kaçarken Yemen yolunda can vermişti. Bizzat Ebrehe de yara almış bir vaziyette San'â'ya dönebilmişse de orada ölmüştü.
Böylece Cenâb-ı Hak sonsuz güç ve kudretiyle, kısa bir süre sonra, içerisinde âlemlere rahmet olarak gönderilecek âhir zaman peygamberinin doğacağı şehri ve Mukaddes Beyt'i Kâbe'yi düşman taarruzundan korumuş oluyordu.
İbn Hişâm, bu olaydan sonra ilk defa bu bölgede çiçek ve kızamık hastalıklarının görüldüğünü nakleder (İbn Hişâm, es-Sîratü'n-Nebeviyye, Kâhire 1955, I-II, 43-62). Buna dayalı olarak bazı âlimler, nasslarda yer alan Ebrehe ordusu üzerine atılan taşlardan kasdın çiçek ve kızamık mikropları olabileceğini belirterek, burada mecazî bir anlatımın bulunduğunu belirtmişlerdir. Ancak Kur'an-ı Kerîm'de müstakil bir sure ile dile getirilen bu olayla ilgili ayetler, herhangi bir te'vîle ihtiyaç kalmaksızın olayı olduğu gibi kabul etmeyi gerekli kılmaktadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "(Ey Muhammed! Kâbe yi yıkmaya gelen) fil sahiplerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine pişmiş çamurdan (tuğladan) taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptı." (el-Fil, 105/1-5).
Fil olayı, 570 senesinde, Peygamber Efendimizin doğumundan yaklaşık iki ay önce vukû bulmuştu (İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Târih, Beyrut 1965, I, 442-447).
Fil suresinde anlatılan bu kıssayı ibretle düşünmek gerekir. Tarihte ve günümüzde bir çok İslâm düşmanı sistem ve insanlar Allah'ın dinine tuzak kurmak için çalışıp durmaktadırlar. Mümin insanlar bu tuzakları bozmakta aciz kalınca Cenâb-ı Allah o zalimleri kendi tuzakları içinde bozguna uğratmıştır. (Ahmed ÖNKAL) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Hicr : El-Hicr bölgesinde yaşamış olan Semûd kavmi. El-Hicr, Suriye ile Hicaz bölgesi arasında kalan Vâdiu'l Kurâ'yı yurt edinen Hz. Nûh (a.s.)'un oğlu Sâm'ın neslinden geldiği söylenen Semud kavminin ülkesine verilen isimdir. Semûd kavmi, nesilleri devam etmiş olan Arab-ı Âribe'den gelmektedir. Yaşadıkları bölgeyi son derece mamûr bir hâle getiren ve birçok sanat dalında bir hayli mesafe almış bulunan Semûd kavmi, Allah yolundan uzaklaşmış, ondan başkasına tapınmağa başladıkları için onları uyarsın ve tevhîd akîdesine yeniden davet etsin diye Cenâb-ı Allah, Hz. Salih (a.s.)'ı peygamber olarak göndermiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Karye : Köy veya şehir halkı anlamında Kur'anî bir tabir. Karye, insanların toplandığı küçük köy anlamındadır. Kur'an-ı Kerîm'de sık sık geçen bu kelime şehir' anlamına da gelebilmektedir. Yâsin suresinde geçen "Ashâbu'l-Karye" tabiriyle Antakya'da yaşamış bir topluluk anlatılmak istenmiştir. Allah'u Teâlâ bu şehir halkına önce iki, sonra üç elçi göndermiştir. Onlar kendilerinin Allah'u Teâlâ tarafından gönderilen elçiler olduğunu söylediklerinde oranın halkı: "Hayır siz de bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz. " (Yâsîn, 36/15). deyip, onları yalanladılar. Hatta onların, beldelerine uğursuzluk getirdiğini, çekip gitmezlerse taşa tutacaklarını söyleyerek tehdit ettiler. Karşılıklı süren bu konuşmalar sırasında bir kişi şehrin öbür ucundan koşarak yanlarına geldi ve karye halkına bu elçilere inanmalarını söyledi. Gerçekleri çok mantıklı sözlerle dile getiren bu zatı o azgın kâfirler hemen öldürdüler. Kendilerine iman etmemekte direndikleri bu üç elçi oradan uzaklaşır uzaklaşmaz onları kuvvetli bir ses, bir haykırma yakaladı. Bu sesle yok olup gittiler.
Yâsin suresi 13. ayeti ve devamında anlatılan bu olayda sözkonusu olan elçilerin Hz. İsa (a.s.)'nın havarîlerinden olduğu rivayet edilir. Ancak buradaki olayın gerçekten vukû bulmuş bir olay olarak değil Kur'anî bir uslup ile imana daveti dile getiren bir temsil olduğu hususuna da itiraz eden bu müfessirler, belli bir şehrin kastedilmediğini ileri sürerler. Burada ilk önce gönderilen iki elçiden maksadın Hz. Musa ile Hz. İsâ (a.s.), üçüncüsünün ise Hz. Muhammed olduğunu belirtirler. Durum ne olursa olsun buradaki olayla, imana davet ve Allah'ın dinine bağlanmanın anlamı dile getirilmiştir.(İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Kehf : Mağara arkadaşları veya mağarada uyuyanlar olarak bilinen bir grup mümin genç hakkında kullanılan bir tabir. Kur'an-ı Kerîm'in on sekizinci suresinde anlatılan ve sureye adını veren bu olay, Allah inancına sırt çevirip putperestliğe saplanan kavimlerini terk ederek şehirden ayrılan ve bir mağaraya sığınan hâlleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan genç müminlerin hikâyesidir. "Ashâbu'l-Kehf ve'r-Rakim" yani "mağara ve kitabe halkı" diye de bilinen bu insanlar, içinde yaşadıkları toplumun inançlarını reddedip Allah'ın emir ve yasaklarından yana olduklarını belirttiklerinden, Roma askerî valisi tarafından takibata uğratılmış ve inançlarından dolayı cezalandırılmak istenmişlerdi. Böyle bir cezaya çarptırılmak istemeyen bu müminler şehirlerini gizlice terk ederek şehrin yakınlarında bulunan bir mağaraya girip saklanmışlardı. Tarih ve tefsir kitaplarında yaygın olan rivayete göre bu olay, Anadolu'nun Roma hâkimiyeti altında bulunduğu milâdî üçüncü asrın ikinci yarısına Tarsus civarında meydana gelmiştir. Bölge valisi olan Decius bu gençleri çağırarak, inançlarından vazgeçmelerini istemiş, aksi takdirde onları öldüreceğini söylemişti. Bu mümin gençler inançlarının doğru, insanın kendi yaptığı cansız bir puta saygı göstermesinin ise yanlış ve batıl bir inanç olduğunu söyleyerek, dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyip şehirden uzaklaşmışlardı. Mümin gençler şehir dışında peşlerine takılan bir köpekle birlikte, civardaki bir dağın eteğinde bulunan mağaraya saklandılar. Kur'anî ifadeyle: "Onlar mağaralarında dokuz fazlasıyla üç yüz yıl kaldılar. " (el-Kehf,18/25). Burada üç yüz dokuz yıl müddetle uykuya dalan bu gençler, Allah'ın lûtfu ve mûcizesiyle bu müddet içinde vücutları çürümesin diye sağa sola çevrilip yaşatılmışlardır. Bu müddetin sonunda bir gün ikindi vakti sıralarında uyanıverdiler. Uyandıklarında kendilerini sanki bir gün kadar uyumuş hissettiler. Onların şehirden çıkıp gitmelerinden sonra olay unutulmuş ve üzerinden bir çok hâdiseler gelip geçmişti. Uyandıklarında kendilerini aç hisseden bu gençler aralarından bir arkadaşlarını yiyecek alması için ellerindeki para ile şehre gönderirler. Yemliha adındaki bu genç, şehre yaklaştıkça şaşırır. Yollar ve şehrin etrafı bir hayli değişmiştir. O dönemlerde Hıristiyanlara büyük eziyetler çektiren Decius (Dakyanos) devri üzerinden çok zaman geçmiştir. Şehre gelen Yemliha ekmek almak isterken, elindeki parayı gören fırıncı bu gencin elbiselerinden şüphelenir ve elindeki paraya bakıp define bulduğunu zannederek onu ilgililere şikâyet eder. Üç yüz küsür yıl öncesinin parasıyla gayet tabii bir şekilde alış-veriş yapmak isteyen bu adamın hâli tuhaf görülünce, hükümdarın huzuruna götürülür. O dönemde büyük bir ihtimalle Theodaius hüküm sürmekteydi. Yemliha kendi bildiklerine göre bir gün önce başlarına gelen olayı anlatır. Fakat o dönemde putperestliğin yerini Hıristiyanlık almış, öldükten sonraki dirilmeye iman eden bir toplum ortaya çıkmıştı. Yemliha'nın anlattıkları, kendilerine enteresan gelen şehir halkı, hükümdarlarıyla birlikte mağaranın bulunduğu yere, diğer gençlerin yanına giderler. Mağaraya vardıklarında Yemliha ve arkadaşları yanlarındaki köpekle birlikte birden ortadan kaybolurlar. Mağaranın kapısı önünde bir mabed yaptıran hükümdar bu mağarayı kutsal bir yer olarak ilan eder. Bu olay üzerine ahiret inancı gittikçe kuvvet kazanır. Bir çok insan kıyamete, öldükten sonra dirilmeye iman etmeğe başlamıştır.
Bunların kesin olarak kaç kişi oldukları hususu ihtilaflıdır. Kaynaklarda bunların isimlerinin şöyle yazıldığını görüyoruz: Yemliha, Mekselina, Meslina, Mernuş, Debernuş, Sazenuş ve Kefetatayyuş. Köpeklerinin de Kıtmir adını taşıdığı ifade edilir. Olayın Tarsus civarında meydana geldiği inanılıyorsa da; Elbistan'da, Maraş'ta hatta Doğu Türkistan'ın Urumci bölgesinde meydana geldiğine dair rivayetler vardır. Hristiyanlar ise bu olayın Ayasuluk kilisesinde vuku bulduğuna inanırlar.
Bu olayın nerede meydana geldiği önemli değildir. Önemli olan bu Kur'anî kıssanın ahiret inancını kuvvetlendirmesi ve insanları buna davetidir. (Ahmed AĞIRAKÇA) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Medyen : Akabe körfezinin doğusundaki Medyen şehrinde yaşamış bir kavim. Medyen akarsuları, bahçeleri, hurmaları bol bir şehir olup, Allah'u Teâlâ burada yaşayanlara Şuayb (a.s.)'i elçi göndermişti. Şuayb (a.s.) onları ahiret gününe ve Allah'a imana çağırmıştır. Onlar ise Allah'a ve ahiret gününe inanmak şöyle dursun, putlarından ayrılmayacaklarını ısrarla belirtmişler, atalarının yanlış yollarından ayrılmamışlardır ve Allah'dan kendilerine gönderilen mucizeleri reddederek, günlük işlerindeki hile ve sahtekârlıklarına devam etmişlerdir Medyenliler. Yol kesmeyi, hırsızlık yapmayı, zayıfları ezmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Ancak, güçlü bir aileye mensup olan Şuayb (a.s.)'a dokunamamışlardır. Neticede Allah'ın gazabı onları yakalamış ve bir sarsıntı ve gürültü ile mahvolmuşlardır. (Ayrıca bk. Ashâbu'l-Eyke). (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Meş’eme : Şeamet ve uğursuzluk getiren değersiz, meymenetsiz, kendilerine ve başkalarına uğursuzluğu dokunan kimseler. Kur'anî anlamına gelince Kur'an'da ashabu'l-meş'eme hayırsız, imansız ve kâfir kimseler için kullanılmıştır. el-Vakıa, 56/9'da bunlardan söz edilmektedir. Burada iman edip birbirlerine sabır ve merhamet duygularını anlatan ve hakkı tavsiye eden müminlerden söz edildikten sonra:
"Bizim ayetlerimize küfreden, inanmayarak nankörlük eden kâfirlere gelince, onlar kitapları sol yanlarından verilecek olan, kendilerine de başkalarına da faydaları olmayan ashabu'l meş'eme olup bunlar uğursuz kimselerdir. " denilmektedir.
Bunların ahiretteki durumlarının da şöyle anlatıldığını görüyoruz: "Üzerlerine bir ateş bastırılıp kapıları kapanacaktır. " (el-Beled 90/19). Bu tabirler Allah'a isyan etmiş ahirete inanmayan ashabu'l-Meş'eme'nin ebediyyen Cehennem'de kalacaklarını ifade etmektedir. Ashabü'ş-Şimal, hemen hemen aynı anlamı taşıyan diğer bir Kur'anî tabirdir. (bk. Ashâbü'ş-Şimal). (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Meymene : Sağ taraftakiler uğurlu kimseler anlamında Kur'anî bir terim. Allah'ın hoşnutluğuna uygun olan hayat tarzları dolayısıyla hesap gününde kitapları, yani amel defterleri sağ ellerine veya sağ taraflarından verilecek olanlardır. İhtiram mevkiinde bulunanlar, yüksek haysiyet sahibi kimselerdir. Amelleri hayırdan başka bir şey değildir. İyilik sever ve Allah'a itaatkâr kimselerdir.
Ashâbu'l-Meymene, insanları hürriyete kavuşturmak için çalışırlar. Açlığın yaygın olduğu bir zamanda bir lokması bile kalmışsa bunu aç olanlara yedirir, yakını olan yetime, şiddetli fakirlik içindeki kimseye, yoksula vererek onların ihtiyaçlarını giderir. Bununla da kalmaz, elindekini verdikten sonra bir sabır olan Kur'an-ı ve onun nizamını, merhameti tavsiye eder. İşte bunlar, Ashâbu'l-Meymene'dir. Ahirette mutlu olacak kimselerdir. (el-Beled, 90/12-18)
"Dikensiz kiraz. meyveleri tıklım tıklım muz ağaçları, yayılmış sürekli gölgeler, durmadan akan coşkun sular, hiç bir zaman kesilip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bir çok meyveler arasında, döşekler üstünde ve eşleriyle birlikte ve sürekli birbirlerine bağlı ve yeniden inşa ile bekâr ve bakîre olarak yaşarlar." (el-Vakıa, 56/27-38) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Uhdûd : İslâm'dan önce, Allah'a inananları, ateşli hendeklere atarak cezalandıran kâfir bir topluluk.
Ashab-ı Uhdûd'un kimler olduğu ve ne zaman nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler ve her bir rivayetin uzunca birer hikâyesi vardır. Bu rivayetlere göre olay; Yemen, Necrân, Irak, Şam, Habeş, Mecûsî veya Yahûdî kralları tarafından meydana getirilmiştir. Bu rivayetlerden herhangi birinin doğruluğu kesin değildir. Zaten Kur'an da bu olayı; yer, zaman ve faillerini belirtmeden zikretmektedir. Allah'a inanmayan kâfir bir beldenin kralı, Allah'a inananları dinlerinden çevirmek, tekrar kendi sapık dinine döndürmek için müminlere eziyet eder, uzunlamasına ve derin hendekler, kanallar (Uhdûd) kazdırır. Bu hendeklerin içine büyük ateşler yakılır. Allah'a inanmaktan başka hiçbir günahı olmayan müminler hendeğin başına getirilir, Allah'a imanda ısrar edenler ateşe atılır, küfre dönenler ateşten kurtarılır. Bütün bu zor durumlarına rağmen müminler imanından dönmez ve ateşe atılırdı. Müminleri ateşe atan bu zalimler, hendeğin etrafına oturmuş olarak yaptıkları bu zulmü zevkle seyrederlerdi. Fakat Cenâb-ı Allah o kâfirleri, aynı ateşle veya başka bir yolla helak etmiştir. Çeşitli rivayetlerin bildirdiğine göre, binlerce mümin bu hendeklere atılmış, fakat Allahu Teâlâ müminlerin ruhunu, ateşe düşmeden önce kabzetmek suretiyle onları, ateşin azabından kurtarmıştır.
Bu hadisenin zamanı kesin olarak bilinmemekle beraber, İslâm'a yakın bir zamanda, büyük bir ihtimalle de Hz. İsa'dan sonra olmuş, Mekke müşrikleri ve müslümanlar tarafından da bilinmekte idi. Bu hadiseyi Kur'an'da anlatmak suretiyle Cenâb-ı Allah, Mekke'de çeşitli eza ve cefaya uğrayan müslümanların mutlaka bundan kurtulacaklarını ve müslümanlara eziyet eden Mekkeli müşriklerin, Ashab-ı Uhdûd gibi cezalandırılacağını dolaylı bir şekilde açıklamaktadır. Şüphesiz ki bu ayetler, sadece o zamanın insanlarına hitap etmemekte, geçmişte olduğu gibi gelecekte de imana, dine ve inananlara yapılacak kötülük ve zulümlerin mutlaka Allah'u Teâlâ tarafından cezalandırılacağını ifade etmektedir. Bu durum, Kur'an kıssalarının en önemli özelliklerindendir.
Hâdise, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle dile getirilmektedir:
"Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak çevresinde oturup, inanmış kimselere, dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın. Bu inkârcıların inananlara kızmaları; onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan, övülmeye lâyık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarındandır. Allah her şeye şahittir. Fakat, inanmış erkek ve kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tövbe etmezlerse, onlara Cehennem azabı vardır. Yakıcı olan azap da onlaradır. Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara, içlerinden ırmaklar akan Cennetler vardır. Bu, büyük bir kurtuluştur. Doğrusu Rabbi'nin yakalaması amansızdır... " (el-Burûc, 84/4-12) (Akif KÖTEN) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’l-Yemin : Sağa mensup olanlar, bereketli ve uğurlu insanlar, kıyamet gününde amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan mutlu kimselerdir. (M. Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur'an Dili, VII, 4706)
Ashabû't-Yemin Kur'an-ı Kerîm'de altı defa zikredilmektedir. (el-Vakıa 56/27, 38, 90, 91; el-Müddessir, 74/39)
Allah'u Teâlâ ashabu'l-yeminin ahirette nail olacakları mükâfatı şöyle anlatır: Ashab-ı yemin, ne mutlu ashab-ı yemine! Onlar dikensiz sedir ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen, bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler. Biz ashab-ı yemin için ceylan gözlü hurileri yeniden yaratmışızdır. Onları bakire, ellerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır. " (el-Vakıa,56/27-38). Bunlara ashab-ı meymene de denir. (bk. Ashab-ı meymene). (Durak PUSMAZ) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’r-Redd : İslâm miras hukukunda kullanılan bir terim. Neseb yönünden ashâbu'l-ferâiz'den kabul edilen kimseler için kullanılmaktadır. Ancak Ashâbu'r-redd'den başka asabe bulunmadığı takdirde muayyen paylar alırlar. Ayrıca geriye kalan paylar da red yoluyla bunlara intikal eder. (Geniş bilgi için bk. Mirâs; , Ashâbu'l-Ferâiz , Asabe; maddeleri). (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu'r-Ress : Kuyu halkı, kuyu etrafında yaşayan halk, anlamında kullanılan Kur'anî bir tabir. Kur'an-ı Kerîm'de "Ve Add, Semûd ve Ashâbu'r-Ress ve bunların dışında kalan bir ç·ok kavimleri (helâk ettik)"(el-Furkan, 25/38) şeklinde geçen Ashâbu'r-Ress, Allah'ın vahdaniyetini tasdik etmeye davet edildikleri hâlde bu ilâhî davet ve mesaja kulak vermediklerinden dolayı helâk edilen topluluklar arasında sayılmaktadır. "Onlardan başka Nuh kavmi, Ashâbu'r-Ress ve Semûd (kavmi peygamberlerini) yalanlamıştı. " (Kaf, 50/12) diye Kur'an'da anlatılan, peygamberlerini yalanlayan bu zalim kavimlerden biri olan ashâbu'r-ress, örülmemiş kuyu halkı anlamına gelmektedir. Bu halkın Yemâme'de, Azerbaycan'da, veya Antakya'da olduğu söylenmişse de bütün bunların tahminden ibaret olduğu muhakkaktır. Böyle bir kuyu etrafında yaşayan bu kavim kendilerine bir peygamber gelip onlara Allah'ın dinini öğretmeye çalışması üzerine, ona karşı gelerek bu peygamberlerini kuyuya atıp üzerini kapattıkları için bu ismi almıştır. Bunların Semûd kavmi veya bu kavmin artıkları yahud Ashâbu'l-Uhdûd oldukları hakkında tahminler yürütülmüşse de bütün bunlar da birer tahminden ibaret kalmıştır. Bunların nerede hangi coğrafi bölge üzerinde yaşamış oldukları hakkında ne tefsirlerde ne de tarih kaynaklarında bir bilgi mevcuttur. (Şâmil İA) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’r-Rey: Görüş, akıl fikir ve tedbir sahibi kimseler. Rey taraftarları, reyciler.
Terim olarak rey; ortaya çıkan yeni bir meselenin hükmünün Kur'an-ı Kerim ve hadislerde açıkça bulunamaması durumunda umumî prensipler ve İslâm'ın ruhundan hareket edilerek akıl ve kıyasla varılan netice ve çıkarılan hükme denir. Sahabe ve Tabiînin ilk döneminde bu anlamda kullanılan rey, tabiîn devrinin sonlarına doğru kıyası ifade etmek için kullanılmıştır. (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’s-Sebt: Cumartesi anlamına gelen Sebt günü, çalışmaları ve özellikle balık avlamaları kendilerine yasaklanmış bir Yahudi kavmi için kullanılan Kur'anî bir tabir. "Cumartesi tatiline saygı duymaları emredilmişken bunda görüş ayrılığına düşen Yahudilere (tatil yapmaları) farz kılındı. (en-Nahl, 16/124). Yahudiler, kendilerine bunun farz kılınmasına rağmen bu farza kulak asmayıp sınırı çiğneyerek hadlerini aştılar (el-A'râf, 7/163). Bundan dolayı da lânete uğratıldılar. (en-Nisâ, 4/47). Yahudiler Allah'ın emir ve yasaklarına uymayıp kendi hevâ ve heveslerine tabi olduklarından dünya ve ahirette cezalandırıldılar. Bu da gerek çağdaşları oldukları insanlar ve gerekse daha sonra gelecek nesiller için büyük bir ibret kılındı.
"... Cumartesi günü haddi aşanları bilmişinizdir. Bunun üzerine onlara hor ve hakir maymunlar olun demiştik. Biz bunu orada bulunup görenlere bir ibret, muttakîlere de bir öğüt kıldık." (el-Bakara, 2/65-66).
Bu Kur'anî ifadelerden anlaşıldığına göre Yahudiler Allah'ın emir ve yasaklarına uymadıkları ve verdikleri sözde durmadıkları için kötü bir cezaya çarptırılarak maymunlar hâline getirildiler. Bunların maymun kılınmaları meselesinde gerçek maymun suretine mi sokuldular, yoksa maymun kılıklılar hâline mi getirildiler şeklinde bir görüş ayrılığı sözkonusudur. Ancak müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu Yahudiler'in dış görünüşleri itibariyle maymuna dönüştürüldüklerini ifade ederken, bazıları da bunların temsilen maymun kılıklı insanlar diye ifade edildiği kanaatindedirler. (Şâmil İA.) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbu’s-Suffe : Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mescidine bitişik sofada barınan ve islâmî tedrisatla meşgul olan sahabiler. Suffe, eski evlerdeki seki, sed gibi yüksekçe eyvan demektir. Dilimizde buna sofa da denir. İslâm tarihinde "suffe" denilince, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'deki mescidinin bitişiğindeki bu isimle anılan yer anlaşılır. Burada barınan sahabîlere de "ashab-ı suffe" veya "ehl-i suffe" denir. (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VII, 46).
Ashab-ı suffe içtimaî, siyasî ve askerî nedenlerle Medine döneminde ortaya çıkmıştır. Kavim ve kabileleri arasında İslâm'ı yaşama imkânı bulamayıp gerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'le beraber Mekke'den ve gerekse muhtelif yerlerden Medine'ye hicret eden fakir, yeri, yurdu olmayan kimseler burada barınırlardı. İslâmiyet'te ilk yatılı medrese burası olmuştur. Bundan sonra buranın durumu örnek alınarak İslâm aleminde medreseler hep camilerin etrafına yapılmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 940). (İslam Ansiklopedisi.)

Ashâbu’ş-Şimâl : Sol; sol el, sol taraf, uğursuz, bedbaht kimselerdir. Bu tabir Kur'an-ı Kerîm'de Vakıa suresinin kırk birinci ayetinde geçmektedir. Devamındaki ayetlerin ifade ettiğine göre, ashabu'ş-şimâl, Allah'ı ve ahiret gününü inkâr eden, zevk ve sefa!arına düşkün olan kimselerdir. (el-Vakıa, 56/45-47)
Bunların ahirette çekecekleri feci azap şekilleri de aynı surede belirtilmektedir. (el-Vakıa, 56/41-56). Kıyamet gününde amel defterleri sol taraflarından verilir. Bunlara ashab-ı meş'eme de denir. (bk. Ashab-ı meş'eme) (Durak PUSMAZ) (İslam Ansiklopedisi)

Ashâbü’l-Ferâiz : İslâm miras hukukunda belirli pay sahibi mirasçılar. Ferâiz'in tekili olan farîza, belirli pay demektir. Mirastaki payları tek tek belirlenen mirasçılara, belirli pay sahibi mirasçılar anlamında bu isim verilmiştir. Bu gruba giren mirasçılar onbir olup, değişik durumlara göre bunlar için kırk pay durumu (hâl) söz konusudur. (İslam Ansiklopedisi.)

Ashâbü’s-Sünen : Kütüb-i Sitte'den Sünen adıyla anılan hadis kitaplarının müellifleri hakkında kullanılan bir usûl-i hadis terimi. Bu hadis mecmuaları, tahâret (temizlik)'ten vasiyete kadar olan bütün ibadet ve İslâm hukuku ile ilgili hadisleri ihtiva eden kitaplardır. İşte bu tür kitapları tertip edip meydana getirenlere, sünen sahipleri anlamına
"Ashab-ı Sünen"; Kütüb-i Sitte'nin ilk ikisi olan Buhârî ve Müslim'e de
"Cami" adı verilmektedir. Meşhur ashab-ı sünen (sünen sahipleri) şunlardır:
1) Ebû Dâvud Süleyman b. el-Eş'as es-Sicistânî. 817'de Horasan'daki Sicistan şehrinde doğmuş ve 888'de ölmüştür. "Sünen-i Ebî Dâvud" isimli kitabı 5274 hadisi ihtiva etmektedir.
2) Ebû Îsâ Muhammed b. İsâ et-Tirmizî 821' de Mekke'de doğmuş 892'de Tirmiz'de ölmüştür. "el-Camiu's-Sahih" isimli eseri "Süneni Tirmizî" diye meşhur olmuştur. İçerisinde 3956 hadis vardır.
3) Ebû Abdurrahman Ahmed b. Şuayb en-Nesâî. 830'da Horasan civarındaki Nesâ şehrinde doğmuş, 915' de Mekke'de vefat etmiştir. "elMücteba" ismini verdiği hadis kitabı Sünen-i Nesâî" diye meşhur olmuştur.
4) Ebû Abdullah Muhammed b.Yezid b. Mâce, Kazvin'de yaşamış ve 886'da vefat etmiştir. "Sünen-i İbni Mâce" isimli kitabı 4000 hadis içermektedir.
"Ashabü's-Sünen" denilince ilk plânda meşhur olan bu dört zat kasdedilir (Tecrid-i Sarih Tercümesi, Mukaddime, 51) ve bunlara Ashabü's-Süneni'l-Erbaa" adı verilir. Bunların dışında ed-Dârimî (ö. 720), ed-Dârekutnî (ö. 819) ve el-Beyhâkî (ö. 1066) gibi hadisçilerin de "Sünen" isimli eserleri vardır. Bu muhaddislere de Ashabu's-Sünen denilmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in söz, fiil ve takrirlerini bize kadar ulaştıran ve genellikle Merfû* hadisleri ihtiva eden "Sünen"ler yalnız bunlardan ibaret değildir. Bunlardan başka telif edilmiş yirmibeş kadar Sünen vardır. (Kettânî, er-Risâletü'l-Mustatrefe, 32-37) (Durak PUSMAZ) (İslam Ansiklopedisi.)

Ašhar : Luwice “kan” anlamına gelir. (S. Alp)

Asıl hans : Kültür bitkisi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Asi : Kangkü ülkesinde Sirderya’nın orta akış bölgesinin kuzeyinde Kara-tau Dağları yöresinde yaşamış Kuzey İranlı göçebe bir kavim. Asiler M.Ö. 128 dolayında Sogdia ve Baktria’nın fethinde yer almışlardı. Bir süre bu sahalar Asiler’le birlikte buraya taşınan göçebelerle, yani Toharlar’la birlikte Asi idaresi altında kalmıştı. M.S. 1.yy.da Asiler batıya, Volga’yı geçerek Kafkasya’ya kadar genişlemişlerdi. Bazı Asi boyları Alanlar’la burada birleşmiş ve nihai olarak yerleşmişlerdi de. Asi adı, Kafkasya bölgesindeki eski Alanlar’ın iki büyük boyunun yani Duhs-as ve Tuval-as adlarında yaşamaktadır. As adı, bundan gelişen eden Jasz’a benzer şekilde Asi adının bir versiyonudur.  Jaszlar’ın kimi grupları ortaçağ süresince (13.yy) Macaristan’da yerleşmişlerdir. Yüzyıllar sonra bile bunların halefleri Kafkasya’daki Alanlar’ınkine (Oset) çok yakın bir dil konuşuyordu. Kaynaklarımızdan hükümle Asi adının eski şekli arsya olmalıydı. Öyle görünüyor ki As adının Harezm’de yaşayan bu diğer şekli formunda, Hazar hükümdarının Harezm menşeli muhafız askerlerinin adı olarak 10.yy Arap yazarlarının eserlerinde geçmektedir. Ermeni kaynakları As, Arsiya adını Harezmli muhafız askeri olan As-tarkhan (Ermenice Raj-tarkhan) adında raj (raz) şekliyle kaydetmişlerdir. (Czegledy)

Âsî : Arapça bir kelime olup, isyan eden, itaatsız, başkaldıran, vb. anlamlarına gelir. Eşanlamlısı: serkeş, bâği. Ayrıca Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen, günahkâr, haydut anlamlarındadır. Çoğulu "Usat" olarak gelmektedir. (Mütercim Asım Efendi, Okyanus (Kamus Terc.) Âsi maddesi).
Kur'an-ı Kerîm'de bir çok ayette âsi kelimesi geçmektedir. Hepsi de Allah'ın emirlerine karşı gelen, ona itaat etmeyen, günahkâr, serkeş anlamlarında kullanılmıştır. Hadis-i şeriflerde de durum aynıdır. Kur'an-ı Kerîm'in bu konuyla ilgili birkaç ayeti şöyledir: "Babacığım! Şeytana tapma, çünkü şeytan, merhametli olan Allah'a baş kaldırmıştır (âsi olmuştur)" (el-Meryem, 19/44)
"Kim AIlah'a ve Peygamber'ine karşı isyan eder (baş kaldırır) ve sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır. " (en-Nisâ, 4/14)
"Allah ve Resulu bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. " (el-Ahzab, 33/36) (İslam Ansiklopedisi)

Asiani, Asii : Asiler kavminin Yunan-Latin kaynaklarındaki şekli. (Czegledy)

Ašiya : Hititçe “sevmek” anlamındadır. (S. Alp)

Âsiye : Kocası kâfir olup, kendisi mümine olan ve müminlere misal olarak gösterilen Firavn'ın eşi.
Musa (a.s.) zamanında yaşamıştır. Firavn, İsrailoğulları'nın kadınlarını alıkoyup erkek çocuklarını öldürtüyordu. Musa (a.s.) doğduktan sonra, anası Allah'u Teâlâ'nın kendisine bildirdiği şekilde onu bir sandığa koyup Nil nehrine bıraktı. İçinde Musa'nın bulunduğu sandık, Firavn'ın sarayı hizasına gelince onu alıp saraya götürdüler. Âsiye kocası Firavn'ı ikna ederek Musa'yı öldürtmedi. Hatta ona kalbi ısındı ve: "Aman onu öldürmeyin, belki büyür de işimize yarar." diyerek Musa için süt anne aramağa başladı. Nihayet, Musa yalnız kendi annesinin memesini kabul edinceye kadar süt anne aradılar. Böylece Allah, Musa'yı annesine iade etmiş oldu.
Musa (a.s.) büyüyüp risalet görevini yerine getirince ona ilk iman edenlerden biri de Âsiye idi. Firavn, hanımının Musa (a.s.)'ya iman etmesine dayanamayıp ona işkenceler yaptı ve bu işkenceler sonunda Firavn hanımı Âsiye'yi şehit etti.
Resulullah (s.a.s.) kemâle eren dört kadından biri olarak Âsiye hatunu saymış ve ondan övgüyle söz etmiştir. Gerçekten, kocaları küfre hizmet eden fakat kendileri evlerinde Allah'ı anan ve Allah'ın emirlerine göre yaşayıp iffetini koruyan mümine hanımlar için Âsiye hanım güzel bir örnektir. (et-Tahrim, 66/10-12) Onların bu sabırları ve imanlarında sebatları elbette bir gün kocalarını da imana getirmelidir. Eğer eşlerinin İslâm'a gelmeleri pek muhtemel değilse müminelerin böyle bir evliliği yaşamaları caiz değildir. (Şâmil İA.) (İslam Ansiklopedisi)

Askel: Hermichioular’ın kralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aslan kekelli : Gür saçlı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aslanayağı : Bu çiçeğe "gümüş yıldız" da denir. Alpler'in simegesi olan bu çiçek aynı zamanda Karpatlar, Balkanlar, Pireneler ve Himalaya'da yetişir. (Dağlar, Popüler Bilim Kitapları TÜBİTAK yayını)

Asman : Zerdüşt dilinde gökyüzü anlamına gelir. Gökyüzü üzerinde hakimiyeti olan meleğin adı. Zerdüşt dini tekviminde 25. gün. (Ateşe Tapmayanlar)

Asparukh : Birinci Bulgar kralı (681-702) (G.Ostrogorsky)

Aspandyar : Zerdüşt dininin ilk ödnem kahramanlarından biri. Key Viştasp'ın oğlu. (İsfendiyar.) (Ateşe Tapmayanlar)

Asr, Asır : Zaman, çağ, yüzyıl, dehr, gündüz ve gece, gündüzün zevalden önce ve sonra iki tarafı (ğadâd ve aşiy), öğleden sonra güneşin kızarmasına kadar olan ikindi vakti, kabile ve aşiret, yağmur, hapsetmek, menetmek, vergi vermek, sıkıp suyunu çıkarmak manalarına gelir. Müfessirler hep bu manaları göz önüne alarak buradaki asr'a çeşitli manalar vermişlerdir. Bunların hepsi sahih olmakla beraber asrı, dehr, yani uzun zaman ile tefsir etmek daha şümullü olacağından tercih nedeni oluyor. Cenâb-ı Allah'ın Asr suresinde, asra yemin etmesi de her şeyin asrın içinde, yani bir zaman dilimi içinde cereyan etmesi ve Cenâbı Allah'ın kudretinin zaman içinde tecelli etmesi hikmetine bağlıdır.
"Asra yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsran (zarar)dadır. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır. " (el-Asr,103/1-3) Müfessirlerin belirttiğine göre burada Allah'ın, üzerine yemin ederek kıymetini belirttiği asır şu manalara gelir:
1-İkindi namazı. İkindi namazı faziletli olduğu için Allah ona yemin etmiştir. Bakara suresinin 238. ayetinde de özellikle ona devam etmemiz istenmiştir.
2-İkindi vakti. İkindi namazının vakti ve gündüzün sonu olduğu, insan ömrünün son anlarını andırdığı için faziletlidir.
3-Hz. Muhammed (s.a.s.)'in asrı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'den önce dünyayı cehalet, küfür, şirk ve zulüm karanlıkları bürümüştü. Onun peygamber olarak gönderilmesiyle insanlık adalet, fazilet ve ahlâkî düsturlara kavuşmuştur. (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IX, 6067)
Ayrıca cahiliyet devri Arapları asr manasına gelen Asr'a söverler; her şeyi asra nispet ederlerdi. Bunun çirkin ve yanlış olduğunu gözler önüne sermek için Cenâb-ı Allah Asr'a yemin etmiştir. Çünkü her şey zaman içerisinde vuku bulur. Zaman, Cenâb-ı Allâh'ın bir memuru olarak öldürmek ve olgunlaştırmak görevini yapar. Zaman kötü olmaz, insanlar kötüleşir. O yüzden Peygamberimiz (s.a.s.):
"Zamana sövmeyin, zira zaman Allah'tır. " buyurmuşlardır (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, V, 299, 311) Bu da zaman içinde vuku bulan her şey Allah'ın iradesi ile vaki olur, demektir. (Abdulvehhab ÖZTÜRK) (İslam Ansiklopedisi)

Asr Sûresi : Kur'an-ı Kerîm'in yüzüçüncü suresi. Üç ayet, ondört kelime ve altmışsekiz harften ibarettir. İbn Abbas, İbn Zübeyr ve Cumhûr'a göre Mekkî; Mücahid, Katâde ve Mükâtil'e göre Medenî'dir.
Kur'an-ı Kerîm'in kısa bir suresi olmasına karşılık en anlamlı ve özlü sûrelerinden biridir. Bu surede, İslâm'ın insanlık için getirdiği sistemle, İslâm ümmetinin bütün özellikleri ve vazifeleri anlatılmaktadır. Üç kısa ayetten ibaret olan sure, içinde insanlığın kurtuluşunu müjdeleyen fevkalâde üstün prensipler ihtiva etmektedir.
Allah, Asr'a yemin ederek insanların ziyanda olduğunu bildirmektedir. İnsan, ömrünün her anında ya sevap veya bir günah işlemektedir. Eğer günah işliyorsa bu açık bir ziyandır. Eğer sevap işliyorsa, belki kaçırdığı sevap daha büyük olabileceğinden bu da bir çeşit ziyândır. Sonra insanın mutluluğu ahireti aramasında ve ahireti sevip dünyaya fazla rağbet etmemesindedir. Halbuki ahiret sevgisine götürecek sebepler gizli, dünya sevgisine götürecek sebepler açık olduğu için, insanların çoğu dünya zevkine dalmış, böylece de ahireti kaybetmişlerdir. (İslam Ansiklopedisi)

Asr-ı Saâdet : Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in dönemi. Peygamber Efendimiz'den itibaren İslâm Tarihi, Hz. Peygamber dönemi, Hulefâ-i Râşidûn, Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Osmanlılar gibi muhtelif dönemlere ayrılmıştır. İşte bu dönemlerin başında yer alan Hz. Peygamber dönemine müslüman âlimler "Asr-ı Saâdet" adını vermişlerdir.
"Mutluluk Devri" manasını ifade eden bu terkip, gerçekten de o dönemin bir kelimeyle ifade edilmesini sağlayan isabetle seçilmiş bir terkiptir.
Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s.) döneminde bizzat O'nun rehberliği ve liderliğinde ashab-ı kirâm, İslâm'ın dînî-dünyevî bütün emirlerini anlamış, yaşamış ve yaşatmışlardı. Hz. Peygamber'in eğitiminden geçmiş olan ashab-ı kirâm, İslâm davasına gönülden bağlı idiler. Samimiyet ve ihlâs içerisinde yalnız bir Allah'a kul olmuşlar, O'nun Resûlüne gönül vermişlerdi. Ruhlarını, düşüncelerini, davranış ve yaşayışlarını Allah ve Rasulunun istediği şekilde şekillendirmişlerdi; Kitap ve Sünnet, onlara yön veriyordu. Bu sebeple de inandıkları ulvî davalarını her şeyin üstünde tutuyor; dinleri uğruna mallarını, hatta canlarını feda etmede zerre kadar tereddüt göstermiyorlardı.
İşte bu anlayış ve yaşayışa sahip bulunan fertlerden oluşan İslâm toplumunda, tam bir birlik ve beraberlik, âhenk ve uyum, dayanışma ve yardımlaşma, kaynaşma ve aktivite hakimdi. Müslümanlar, idarî, siyasî, ictimaî, iktisadî, ilmî, askerî, adlî gibi çok muhtelif yönlerden olgunluğun zirvesinde idiler. Belki idarî müesseseler gelişmemişti, ama idarenin en mükemmeli veriliyordu. Henüz dünya imparatorlukları dize getirilmemişti müslümanlar dünyanın dört bir tarafına hâkimiyetlerini götürememişlerdi, ama bunun temelleri sağlam bir şekilde ve muvaffakiyetle atılmıştı. Müslümanların hayat standardı ve refah seviyesi pek yüksek değildi ama, zaten onlar müreffeh, mutantan ve lüks ve israfa yönelik bir hayatın arayıcıları değillerdi. Muhtelif ilimlere dair muntazam, sistemli eserler yazılmamıştı ama, ashab-ı kirâm, gerçek bilgiye yani vahye sahip çıkmış, ilmin önem ve değerini gayet iyi anlamışlardı. Henüz o dönemde devamlı silâh altında tutulan ve talim yaptırılan teçhizatlı ordular yoktu ama; İslâm cemiyetinin her bir ferdi, gözünü budaktan esirgemeyen ve şehidliği mertebelerin en yücesi bilen cesaret timsali mücahid bir kişiliğe sahipti. Adliye sarayları, mahkeme salonları, adliyeye dair diğer organizasyonlar henüz mevcut değildi ama; Hırsızlık yapan, kızını Fâtıma da olsa elini keserdim. " diyen bir peygamberin tabîleri, adaletin eşsiz örneklerini sergilemişlerdi. Yani cemiyetin her köşesinde huzur, güven, emniyet, asayiş, nizam, intizam ve istikrar vardı. Bu dönem, daha sonraki müslüman nesillere örnek teşkîl eden mutluluk ve saâdet dönemiydi. Bundan dolayı da elbette ki bu dönem "Âsr-ı Saâdet" diye anılacaktı. (Ahmet ÖNKAL) (İslam Ansiklopedisi)

Aššu : Hititçe “iyi” anlamına gelir. (S. Alp)

Astragal : Yuvarlak profilli, inci dizisi ile süslü silme. (E. Akurgal)

Astrakan: Şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Astwihad : Zerdüştîler'de ölüm cini. (Ateşe Tapmayanlar)

Asurbanipal :  M.Ö.yedinci yüzyılda hüküm sürmüş Asur’un son büyük kralı. Ninive’deki kütüphanesi on dokuzuncu yüzyılın ortalarında bulunmuştur ve tablet koleksiyonunun çoğu şimdi British Museum’dadır. (Kramer)

Asuv : Yardım, destek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aş orun : Mide. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aşa : Zerdüşt dininin temel kavramı. Tatmin edici bir çevirisi olmamakla beraber çoğu zaman kullanıldığı anlamlar: Hakikat, Doğru, Kutsiyet. (Ateşe Tapmayanlar)

Aşa Vahişta : Bkz. Ardwahişt.

Aşavan : Zerdüştîler'de doğru ya da adil varlık. (Ateşe Tapmayanlar)

Aşem vohu : Zerdüşt dinindeki en kutsal dualardan biri. (Ateşe Tapmayanlar)

Aşere-i Mübeşşere : Hayatta iken Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Cennet'le müjdelenen ashabın ileri gelenlerinden on kişi için kullanılan bir tabir.
Kur'an-ı Kerîm'de bu hususta herhangi bir delil mevcut olmamakla birlikte, Resulullah'ın sahîh hadisleriyle sabit olan bu ashabın Cennetlik oluşları, İslâm'ın genel prensipleri dahilinde gayet tabi bir olaydır. Aşere-i Mübeşşere tabirinin yanısıra "el-mubeşşirun bi'l-Cenneh" tabiri de bu sahabeler hakkında kullanılmıştır. Bu meşhur on sahabi şunlardır: Hz. Ebû Bekr (ö. 634), Hz. Ömer (ö. 643), Hz. Osman (ö. 655). Hz. Ali (ö. 660), Hz. Abdurrahman b. Avf (ö. 652), Hz. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh (ö. 639), Hz. Talha b. Ubeydullah (ö. 656), Hz. Zubeyr b. Avvam (ö. 656), Hz. Sa'd b. Ebi Vakkâs (ö. 674), Hz. Said b. Zeyd (ö. 671).
Bu büyük sahabilerin kendilerine has özellikleri vardır. Meselâ: Mekke'de ilk müslüman olan bu şahsiyetler Hz. Peygamber'e ve İslâm davasına büyük katkıları olan kişilerdir. Bu büyük sahabilerin hepsi İslâm devletinin müşriklere karşı giriştiği ilk büyük cihat hareketi olan Bedir gazvesinde bulundukları gibi, Hz. Peygamber'e, O'nu ve İslâm'ı sonuna kadar koruyacaklarına dair Hudeybiye gününde ağaç altında Bey'at etmişlerdir. İslâm akidesi için Allah yolunda en yakın akrabalarına karşı çarpışmaktan geri durmamışlardır. Hadis âlimlerinden bazıları eserlerine bu on sahabinin rivayet ettikleri hadîslerle başlamışlardır. Ayrıca sırf Aşere-i Mübeşşere'nin hayatlarını konu alan müstakil eserler kaleme alınmıştır. Bunların faziletleri ve Resulullah tarafından Cennet'le müjdelendikleri sahih hadis kaynak ve mecmualarında sabittir. (Tirmizî, Menâkıb, 25; Ahmed b. Hanbel, I, 193) (İslam Ansiklopedisi)

Aşhı : İyi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Âşir : Onuncu; onda bir alan; İslâm devlet başkanı tarafından tayin edilen, bölgesinden geçen tüccarın mallarından "uşûr"* vergisini tahsil edip buna karşılık tacirlerin memleket dahilinde serbestçe dolaşıp ticaret yapmalarını temin eden, mallarını hırsız ve yol kesicilerden koruyan kimse. (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn, Kalkuta (t.y.), II, 960)
(İslam Ansiklopedisi.)

Aşir (Aşr-ı Şerif) : Bir şeyin on parçada biri, onuncu. Kur'an-ı Kerîm'in bir bölümü. Kur'an-ı Kerîm'in tamamı altıyüz sahifedir. Her biri yirmi sahifelik otuz cüze ayrılmış, her cüz de kendi içinde beşer sayfalık, dört hizbe bölünmüştür. Her hizipte on parça vardır. Yarım sahife tutarında olan bu parçaların herbirine "âşir" denir. Her âşirde de beşte bir anlamına gelen "humus" vardır. İşte âşir okuyan, Kur'an-ı Kerîm'den bu onda birlerden birisini veya yaklaşık on ayet kadar okuduğu için bu ad verilmiştir. (Hamdi DÖNDÜREN) (İslam Ansiklopedisi.)

Aşk : Arsacid Hanedanlığı'nın kurucusu. (Ateşe Tapmayanlar)

Aşkın : (alm. Transzendent, Fr. Transcendant, İng. Transcendent, Lat. Transcendens) (Eski terimle müteal). 1.Bir düzeyin ötesine yükselen verilmiş bir sınırı aşan. 2. Üstün olan, insanlık düzeyinin üstüne çıkan (Tanrı). 3. Göz önüne alınan alanın dışına çıkan, özellikle bilinci aşan, bilincin dışına çıkan. 4. (Kant’ta) Olabilecek her türlü deneyin sınırını aşan, insan bilincini aşan. 5. Doğayı, gerçekliği aşan, doğaüstü, duyuüstü. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aşlıkcı: "Kırgız lehçesinde artık tarihe karışmış olan ve bugün kullanılmayan aştıkcı, yani aşlıkcı diye bir deyim vardır. Bunun manası şudur: Kışlaklarda, tarlanın asıl sahibi bulunmadığı zaman, ekinleri sulayan ve buna karşılık ekilen ekin ölçüsünde, mahsulden pay alan kimseler ve ortakçılardı." (Türk Kültür Tarihine Giriş cilt 1, Bahaeddin Ögel)

Aştıkcı : Bkz. aşlıkcı.

Aşnan : Sumerler’de tahıl tanrıçası, Lahar’ın kızkardeşi. (Kramer)

Aştad :  Zerdüştîler'de doğruluk, adalet, adalet üzerinde hakimiyeti olan meleğin adı. Zerdüşt dini takviminde 26. gün. (Ateşe Tapmayanlar)

Astlık : (Eski terimle tabiiyet) (Fr.,İng. subordination) Toplumsal sıralanma, sınıf ya da yetke aşamalanması bakımlarından başkalarına göre aşağı olan ve o kişilere karşı ilişkilerinde bağımlılık gösteren bireylerin, sınıfların, ırkların... durumu. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Aşûrâ : Kamerî ayların ilki olan Muharrem'in onuncu günü. Âşûre günü adını alan bu günde oruç tutulurdu. Âşûre orucu denen bu oruç, İslâm'dan önce Araplar'ca bilinirdi. Âşûre kelimesinin İbrânice aşûr'dan geldiği ve o günde Araplar'ın oruç tuttuğu dikkate alınırsa, kelimenin bütün Sâmî diller arasında ortak bir kelime olduğu anlaşılır. (Buhârî, es-Savm, 1; Umdetü'l-Kârî fi Şerhi Sahîhi'l-Buhârî, V, 351) Bu kelime Yahudîler'de büyük keffâret günü için kullanılmıştır. (Tevrat, Levililer, 16, 29 vd.) Hz. Peygamber Medîne'ye geldiği zaman Yahudiler'in Âşûre günü oruç tuttuklarını gördü ve bunun ne orucu olduğunu sordu. Cevap olarak şöyle dediler: "Bugün, iyi bir gündür. Allah, İsrailoğulları'nı Firavun'un zulmünden bugün kurtarmıştır. Musa (a.s.) Allah'a şükür için bugünde oruç tutmuştur. Biz de tutarız dediler. Hz. Peygamber; "Biz Musa'nın sünnetine sizden daha yakınız, dedi ve o gün oruç tuttu ve ashabına da tutmalarını emir buyurdu. " (Buhârî, es-Savm, 69; Tecrîd-i Sarih, VI, 308, 309) (İslam Ansiklopedisi.)

Aşuv : Yemek. (Acuv aşar : Gam yer bitirir. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

At eti : Kur'an-ı Kerîm'de atlardan savaş aracı olarak söz edilir. Allah, binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atları, katırları ve merkepleri yarattı" (en-Nahl, 16/8). Hz. Peygamber, Kur'an'da haram olduğu bildirilen hayvanların dışında, bazı hayvan isimleri vererek veya vasıflarını belirterek bu konuda yasaklar koymuştur.
Câbir (r.a.)'den rivayete göre, şöyle demiştir: "Nebî (s.a.s.), Hayber gününde bizi katır ve merkep (eti yemek)'ten menetti. Bize atı yasaklamadı" (Buhârî, Cihad, 130; Meğâzî, 35, 62; Zebâih, 27, 28; Ebû Dâvûd, Cihâd, 45, 63, 98; At'ime, 33; Nesâî, Hayl,1; İbn Hanbel, VI, 346).
Diğer yandan Hz. Peygamber'in at etini yasakladığına dair de birtakım rivayetler gelmiştir. (Ebû Dâvûd, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; İbn Mâce, Zebâih, 14) Yukarıdaki delillere göre, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel, prensip olarak at eti yemenin caiz olduğuna hükmetmişlerdir. Ebû Hanîfe ise bu konuda, yasak bildiren hadisleri de dikkate alarak at etinin tenzihen mekruh olduğunu söylemiştir. Mâlikîlerin meşhur görüşüne göre ise, at eti yemek haramdır (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 196, 198; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 455).
Hadiste at etinin yasaklanması necis (pis) oluşundan dolayı değil, zamanında cihat aracı olduğu için hürmetendir. Bu yüzden onun artığı da necis sayılmamıştır (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1987, XV, 234; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (t.y),III, 254, 255; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, Dimeşk, 1405/1985, III, 508, 509). (Hamdi DÖNDÜREN) (İslam Ansiklopedisi)

At Oluga : At ayağının izi. (Saha Halk Edebiyatı)

At sütü: Eti yenen hayvanların ve insanın sütü temizdir. Domuz, merkep, katır gibi eti haram kılınan hayvanların sütü ise necis olup, yenilemez. Atın sütüne gelince, bazı âlimler, bunun içilmesinde bir sakınca yoktur, demişlerdir. Çünkü atın sütünün içilmesinde savaş vasıtasını zayıflatma yoktur. Diğer yandan bazı hadislerde at etinin yasaklanması, onun necis (pis) sayılmasından değil, önemli bir savaş aracı olmasından dolayıdır. Fıkıh kaynaklarında had cezaları açıklanırken at sütü için mübah denilmiş, bu sütü içenin cezası hakkında; "Beng gibi, kısrak sütü gibi mübah olan bir şeyden olan sarhoşluk, had cezasını gerektirmez" ifadeleri kullanılmıştır. Ebû Hanîfe'ye göre at etinin mekruh sayılmasının illeti, atın bir savaş aracı olması, savaşa ara verilmesin, ordunun gücü azalmasın diyedir. Bu yüzden, bu kerâhet onun sütüne sirayet etmez. Yani onun sütü helâldir. Zaten atın etini meşrû sayanlara göre, sütünün de meşrû olması asıldır (İbn Mâce, Zebâih, 12; Ebû Dâvud, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; A. b. Hanbel, VI, 346; İbn Âbidîn Terc., XV, 234, 235, XVI 70, 71; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, I,144, 145). (Hamdi DÖNDÜREN) (İslam Ansiklopedisi)

At uoha, kulgaağa : Atın dudağı, kulağı. (Saha Halk Edebiyatı)

At xolunnara : Atın kolanı. (Saha Halk Edebiyatı)

Atacan : İsim olarak kullanılır. Babacan, hoşgörü sahibi kimse, insana baba gibi davranan anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ataç : İsim olarak kullanılır. Büyüklük gösteren çocuk, atalardan gelen, ata ile ilgili anlamlarına gelir. (A. Erol)

Atakam: Bir Hun ileri geleni. Bu adın ata ile kam sözlerinden oluştuğu savunulur. (Türkler'in Dili, Fuat Bozkurt, Kapı Yayınları)

Atalante: Mağrur avcı kız. Kendisiyle evlenmek isteyenlere koşu teklif eder, hasmını kendisinden önce yola çıkarır, yine de onu geçer; geçtiğini öldürür. Ancak, isteklilerden biri Afrodit'ten altın elmalar alır ve koşu boyunca elmaları Atalante'nin önüne atar; onları almak için durduğundan Atalante yarışı kaybeder. (Estin-Laporte)

Atalara tapınma : (Eski terimle ecdada ibadet) (Fr. culte des ancêtres. İng. cult of ancestors) Ölmüş ataların ruhlarına tapınma. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Atalay : İsim olarak kullanılır. Ünlü, namlı, şanlı anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ataman : İsim olarak kullanılır. Büyük baba, büyük adam anlamlarına gelir. (A. Erol)

Atan : İsim olarak kullanılır. İğdiş edilmiş deve anlamına gelir. (A. Erol)

Ataraksia : (Alm. Ataraxie, Fr. Ataraxie, İng. Ataraxia, Yun. Ataraksia) (Eski terimle itminan-ı nefs). Türkçe Sarsılmazlık. Özellikle Stoa Felsefesinde insanın davranışlarıyla ruhsal eğitiminin ereği, ülküsü olarak beliren ve en yüksek iyi olarak nitelenen ruh dinginliği, tutkulardan arınmış olma durumu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Atasagun : İsim olarak kullanılır. Ata ile sagun (=hekim, tabip, utacı, doktor)’dan: Hekimlerin atası, piri anlamına gelir. (A. Erol)

Ataş : Bkz. Adar.

Ataş Adaran : Zerdüştîler'de orta dereceli kutsanmış ateş. (Ateşe Tapmayanlar)

Ataş Bahram : Utkulu ateş, yüksek dereceli kutsanmış ateş. (Ateşe Tapmayanlar)

Ataş Dadgah : Zerdüştîler'de alt dereceli kutsanmış ateş.

Atasın anasın aytdıruv : Anasını babasını kötü sözle andırmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ateizm veya tanrıtanımazlık: Tanrı veya tanrıların varolmadığını kabul eden ve dinsel öğretiyi kabul etmeyen felsefi görüş. Bu fikri savunanlara Ateist veya Tanrıtanımaz denir. Ateizm sıklıkla dinsizlik ile özdeşleştirilse de, Theravada Budizm'i gibi bazı dinlerde de tanrının varlığına rastlanılmaz. Bu yönüyle ateizm ile dinsizlik örtüşmez. Deist akımlara bakıldığında da tanrıya inancın olduğu ancak dinlerin kabul edilmediği görülür.

Ateizm, evrenin nasıl oluştuğunu veya işlediğini açıklayan görüş değil, tanrı inancını

reddeden görüştür. Kendini ateist olarak tanımlayanların çoğu tüm doğaüstü olgulara septik yaklaşırlar ve buna gerekçe olarakta tanrıların varlığına dair empirik bulguların yetersizliğini gösterirler. Bir kısmı ise ateizmi felsefi, sosyal veya tarihi temellerde savunurlar. Kendini ateist olarak tanımlayanların bir kısmı hümanizm veya natüralizm gibi akımlara eğilim gösterseler de tüm ateistlere atfedilecek bir ideoloji veya davranış biçimi yoktur. (tr.wikipedia.org)

Ateizm terimi öncelikle felsefî bir kavram olup Tanrı inancı karşısında tepkisel bir düşünceyi dile getiren dünya görüşünün ismidir. Tarihte çok yaygın olmasa da eski dönemlerden itibaren günümüze kadar var olan ve bazı filozoflarca da dile getirilen önemli bir problemdir. Yüzyılımızın ilk yarısında da tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar yaygınlaşan ve kendine taraftar bulan bir düşünce akımıdır. Günümüzde ise eski gücünden uzaklaşan ve fikrî dayanaklarını da tek tek yitiren ideolojik bir tavırdır.

Ateizm kelimesi Yunanca da “Tanrı” anlamına gelen “Theos”tan türemiştir. Bu kelimeden de “Tanrı inancına sahip olmak” ya da “Tanrı'ya inanmak” anlamına gelen theism anlayışı ortaya çıkmıştır. Ateizm kelimesi de İngilizce “theism” kelimesinin başına "a" ön takısının eklenmiş hali olup Türkçe’de “tanrıtanımazlık” anlamına gelmektedir.(1) Bu eserde konu işlenirken tanrıtanımazlık ya da inançsızlık terimleri kullanılmakla birlikte dilimizde yaygınlık kazandığı için ateizm kelimesinin aynen kullanılması tercih edilmiştir.

Ateizm kavramı felsefî bir bakış açısını ifade etmenin yanında günlük dilde de belli bir yaşam tarzını ve davranış biçimini dile getirmektedir. Nitekim günlük dilde de benzeri bir düşünüşü dile getiren ya da ima eden kelimeler bulunmaktadır. Meselâ kültürümüzdeki "inançsız" veya "inkârcı" gibi kelimeler de bu terimin karşılığında kullanılmaktadır. Ayrıca bu kelime dinî literatürümüzdeki “kâfir, müşrik, zındık” ve özellikle “mülhid” gibi sözcüklerle de ifade edilebilmektedir.(2)Bu da problemin pratik boyutunun olduğunu ve sıradan insanların dahi böyle bir düşünüş ve inanış biçimine karşı yabancı olmadıklarını ortaya koymaktadır.

Felsefî bir problem olarak ateizmin tanımlanması bu terimin anlaşılması kadar kolay değildir. Bunun çeşitli gerekçeleri bulunmaktadır. Bunların arasında da ortada pek çok Tanrı kavramının, din anlayışının ve Tanrı inancıyla ilgili felsefî yaklaşımın bulunmasıdır. Buna karşın birbirinden farklı olan ateistik akımlar da mevcuttur. Dolayısıyla ortada net bir ateizm tanımından veya teizm biçiminden söz etmek mümkün olmayacaktır.

Ateizmin bir kavram olarak tanımlanması ve anlaşılması öncelikle ilâhî dinlerin Tanrı inancının ne olduğunun bilinmesiyle mümkün olacaktır. Çünkü ilâhî olmayan herhangi bir inancı (putperestliği, totemizmi, paganizmi vb.) ya da dinî (Budizmi, Şintoizmi, Afrika’daki kabile inançlarını vb.) reddetmek mutlaka ateizm anlamına gelmeyecektir. Yine ateizmin tanımlanması için ilâhî dinlerde Tanrı inancıyla ilgili olarak peygamberlik ve âhiret inanışlarının da göz önünde bulundurulması gerekecektir. Bunun sebebi de ateizmin gerek kavram ve gerekse bir düşünce olarak söz konusu inançlara olan bağımlılığıdır. Çünkü böyle bir inanç olmasaydı zaten ateizm de olmayacaktı.

Bilindiği gibi dünya üzerinde birden fazla Tanrı anlayışı bulunmaktadır. Hatta ilâhî dinlerin yanında, aynı mezhebin veya ekolün dahi kendi içerisinde farklı yorumlara sahip olduğu görülmektedir. Bu noktadan bakıldığında her türlü Tanrı inancının veya dinin tam olarak ilâhî dinleri yansıtmadığı (bir anlamda teizm olmadığı) anlaşılmaktadır. Bu durumda dünya üzerinde tek tip bir dinî inançtan bahsetmek mümkün değildir.

Aynı şekilde ateizmi de geniş anlamda inançsızlık olarak ele alırsak yine dünyada tek çeşit bir inançsızlığın olmadığını görürüz. En azından şekil, yöntem, gerekçe ve amaç itibariyle bazı inançsızlıkların birbirinden farklı olduğunu tespit edeceğiz. Dolayısıyla inançsızlık denilince hemen akla ateizm gelmemelidir. Meselâ insanların çoğu inanç sahibi ve bir dine mensup olmasına rağmen öteki dinleri reddetmektedirler. Diğerleri de aynı şekilde davranmakta, sadece kendi anlayışlarını savunarak karşısındaki inanışları yanlışlamaya çalışmaktadırlar. Bu duruma en bâriz bir şekilde Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet arasında karşılaşılmaktadır.

Hıristiyanlar İslâmiyet’i (İslâm'ın ortaya koyduğu Allah kavramını) ve Hz. Muhammed’i reddederken, Müslümanlar da Hıristiyanların teslîs, enkarnasyon ve aslî suç gibi inanışlarını reddetmekte ve Hz. İsa’nın sadece bir peygamber ve bir insan olduğunu belirtmektedirler. Buna karşın Yahudiler Tanrı’nın İsrâiloğulları’nı mümtaz kıldığını ve dolayısıyla kendi Tanrıları olduğunu söylerken, Müslümanlar Tanrı’nın bütün insanları eşit yarattığını, rengi, dili ve kültürü ne olursa olsun herkesi kucakladığını yani O’nun evrensel olduğunu ifade etmişlerdir. Görüldüğü gibi kaynak itibariyle aynı Tanrı’ya inandıkları halde dahi söz konusu dinlerin mensupları kendi aralarında ayrılmakta ve birbirlerinin Tanrı yorumunu kabul etmemektedirler.

Felsefe tarihinde dindar olmadığı halde Tanrı inancına sahip olan düşünürler de bulunmaktadır. Buna karşın günümüzde çok sık rastlandığı gibi özellikle Batı dünyasında görünüşte dindar olduğu halde gerçekte Tanrı’ya inanmayan pek çok kişi vardır. Bu durum gerek teizmin ve gerekse ateizmin tanımlanmasında birtakım güçlüklerin bulunduğunu göstermektedir.

Dünyanın bazı bölgelerinde ateizmin ideolojik hale getirilmesi de tanım konusunda ayrı bir sıkıntı doğurmuştur. Meselâ özünde materyalist ve sosyalist olan politik yapılanmalarda ateizm insanlara kabul edilmesi gereken bir yaşam biçimi olarak sunulmuştur. Burada da ateizmin ideolojilerden bağımsız olarak kendi başına anlaşılma zorluğu bulunmaktadır.

Ateizm temelde Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi üç büyük ilâhî dinin Tanrı anlayışını kendine hedef olarak seçmektedir. Yorum farkları bir tarafa bırakılırsa, bu dinlere göre Tanrı, özünde ezelî ve ebedî olan, irade ve kişilik sahibi, aşkın bir varlıktır. Varlığı için hiçbir sebebe gereksinim duymayan bu varlık, maddî değildir ve görünen âlemin de ötesindedir. Nesneleri yoktan var kılmaya muktedir olan bu varlığın gücü de Tanrı olmak bakımından her şeyi yapmaya muktedirdir. Ayrıca yaratmış olduğu evreni ve içerisindeki varlıkları da şekillendirmekte, düzenlemekte ve işleyiş yasalarını belirlemektedir. Bir anlamda bu yasalar sayesinde onların varlıklarını devam ettirmelerine imkân tanımak-tadır.(3) Bu tanım çerçevesinde, Tanrı'nın varlığına inanan ve bu inancını da ifade eden kişiye mümin denmektedir. Böyle bir Tanrı kavramına inanmayan kişiye ise ateist denmektedir. Yani bir anlamda ateist, ilâhî dinlerin ifade ettiği biçimde, varlığının öncesi veya sonrası bulunmayan, aşkın olan, evreni yaratan ve yasalarını belirleyen, irade ve kişilik sahibi olan, her şeyi yapma, bilme ve görme kudretinde bulunan, insanların hayrını dileyen ve onlara hayatı bahşeden bir varlığa inanmayan kişidir. Diğer bir deyişle ateist hem düşünce seviyesinde hem de günlük yaşantısında söz konusu Tanrı’nın varlığını reddeden bununla birlikte peygamberi ve âhiret inançlarını da kabul etmeyen kişidir.

Dinler tarafından Tanrı'ya atfedilen nitelikler bazen çevreden çevreye değişebilmektedir. Özellikle Yahudi ve Hıristiyan düşünürlerin bir kısmı bu temel niteliklere sadık kalmakla birlikte, bazen kendi dışındakilerinin (Müslümanlar) kabul edemeyeceği bir biçimde O’nu yorumlamaktadırlar. Meselâ Yahudilerin Tanrı'yı sadece İsrâiloğulları’na ait millî bir Tanrı biçiminde görmelerine, Hıristiyanların da Tanrı'yı bir yandan Baba (Father) olarak tasvir etmelerine diğer yandan onu oğul İsa biçiminde dünya'ya gelmiş olarak yorumlamalarına Müslümanlar karşı çıkmışlardır.

Müslümanların söz konusu anlayışlara karşı çıkma gerekçeleri arasında her iki geleneğin özünden koptuğu, aslını değiştirdiği, akıl ve mantık dışına çıkıldığı gibi hususlar bulunmaktadır. Bir ateist her şeye rağmen bu dinlere ve Tanrı anlayışlarına açıkça karşı çıkmakta genelde de farklılıklarını düşünmeden her üçünü birden inkâr etmektedir.

Batı dünyasında ortaya çıkan felsefî ateizmin her ne kadar aşkın bir varlığa ya da yaratıcıya karşı tepki olarak ortaya çıktığı düşünülse de insanların inançsızlığa doğru sürüklenmesinde Hıristiyanlığın kendine özgü yorumlarının ve kilise öğretilerinin de büyük rolü olmuştur. Nitekim İslâmiyet'in Hıristiyanlıkla ilgili karşı çıktığı pek çok unsurun içerisinde bunlar bulunmaktadır. Ateistler açısından eleştiri konusu olan ve belki de dinden kopma sebebi olan bu inançların büyük bir kısmı Müslümanlar tarafından da reddedilmiştir. (diyanet.gov.tr)

 

Ateizm : Hiçbir ilâh kabul etmeyen, Tanrıtanımaz felsefi doktrinlerin ortak adı.
Sistemleştirilmiş bir ekol oluşturulmaksızın filozoflardan bir bölümünce benimsenmiş olan bu anlayış, doğrudan doğruya tanrının varlığını inkâr üzerine kuruludur. Bu özelliğiyle de benzer yanlar taşıyor olsa da- tanrının varlığını ya da mahiyetini tartışan doktrinlerden ayrılır; tanrının yokluğunu kesin bir biçimde öne sürer. Hemen hemen tüm felsefe ekolleri ve öğretileri gibi ateizm'in kökleri de Eski Yunan'a uzanır. Maddeci yapı belirten çeşitli felsefe okullarının bağlıları, ontolojik yorumları sonucunda ateist bir inanç sergilemişlerdir. "Gölge etme başka ihsan istemem" sözüyle yaygın bir ünü bulunan Diyojen bunlardan biri ve felsefe tarihinde kâfir diye nitelenen ilk kimsedir. Atom kuramcısı Demokrit, onun izleyicisi Leocippus, Sofist'lerden Gorgias ve Protegoras, kendi adıyla anılan ekolün kurucusu Epikür, öne sürdükleri materyalist görüşler bağlamında birer ateist olarak göze çarparlar. Rönesans'tan sonra Batı'da varlığını hissettiren din-dışı eğilimler ve özellikle de evrenin, doğanın ve insanın, insan toplumunun dinden bütünüyle soyutlanarak yorumlanması sonucu ortaya çıkan görüşler, ateist tutumlara büyük katkılarda bulunmuş, onlara bolca kullanabilecekleri veriler sağlamıştır. Nitekim, dinden ve törelerden bağımsız bir siyasetin oluşturulması savını öne süren Makyavel, ateizm'i bu alana sokarken; birer ateist olmadıkları hâlde Dekart, David Hume ve Kant gibi kimselerin akılı dinden bağımsız kılma çabaları ve bu doğrultuda öne sürdükleri düşünceler çağdaş ateizm'e tutanaklar hazırlamış oldu. Pozitivist yorumlarla oluşturulan bilimsel kuramlar ve evrene yönelik rasyonalist bakış açılarının oluşturduğu ortam, Feuerbach'ın öne süreceği düşünceler için çok elverişliydi. XIX. Yüzyılın en önemli ve sonraki dönemler bakımından da en etkili ateisti olan bu düşünür, Tanrı'nın insana özgü ülkülerin bir yansıması olduğunu, insanın özgürlüğünün Tanrı'yı inkârla gerçekleşebileceğini öne sürmüş; dini insanın etkinlik alanına indiren bu görüşten yola çıkan Marks ise, ezilenlerin egemenliğiyle birlikte dinin de yok olacağı varsayımıyla ateizm'i doruk noktasına çıkarmıştır. Bu çizgiyi kemâline ulaştıran Nietzsche ise, "Tanrı'nın Ölümü" adlı kitabında, insanın kendisini bütünlemesi ve özünü bulması için göstermesi gereken en insanca tepkinin ateizm olduğunu söylemiştir.
Darwin, geliştirdiği kuramla Yaratıcı-Tanrı kavramını dışlarken; Freud, Tanrı inancının çaresizlik içindeki insanın çocukluk durumuna dönerek koruyucu bir babaya sığınma ihtiyacından doğduğunu öne sürerek, psikolojik çerçevedeki inkârı gündeme getirmek yoluyla ateizm'e bir başka boyut kazandırmıştır.
Yüzyılımızdaysa, ateizm'i Jean Paul Sartre, Albert Camus gibi varoluşçular temsil ettiler. Bunlar, insanın evrende bir başına olduğu ve kendi değerlerini belirlemek özgürlüğüne sahip bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak, bu özgürlüğü kabulün kaçınılmaz sonucu olarak Tanrı'nın inkârına gitmektedirler.
Agnostizm (bilinmezcilik) ve Pozitivizm (olguculuk) gibi ateizm'i andıran görüşler, açıkça "tanrı yoktur" demeyip de "bilinemez" "tartışılması bilimsel değildir" türünden ifadeler kullandıklarından konumuzun dışında kalmaktadır.
İslâm literatüründe, dehriyye* diye adlandırılan ateizm, kronolojik bakımdan iki ayrı safha halinde irdelenebilir. Cahiliyye Dönemi Dehriliği ve İslâm sonrasındaki Dehriyyun... Kur'an-ı Kerîm'de: "Dediler ki: o (hayat dedikleri) şey, dünya hayatımızdan başkası değildir; ölürüz, diriliriz, Ve bizi ancak dehr (zaman) helâk etmektedir.' Halbuki onların bu sözlerinde hiçbir ilimleri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar. " (el-Casiye, 45/24) haberiyle bildirilen cahiliyye dehriliği, yaratılmayı inkârla zaman ve maddenin ebediliğini öne süren bir inançtır.
Felsefî anlamdaki İslâm sonrası dehrilik ise, muhtemelen, Sâsânîler döneminde yaygın bir inanç olarak gözlenen "herşeyi değiştiren ve her şeyden kuvvetli olan, tüm olayları oluşturan ve yönlendiren büyük güç, ilâhî zat olan Hürmüz değil, yalnızca sınırsız zamandır" temel inancı üzerine oturtulmuş bulunan zurvanig'in karşılığı ve uzantısıdır. Bu inancın sahipleri Allah'ı inkâr ederek, bütün oluşları zaman, dehr ya da felek adını verdikleri akışa bağlamaktaydılar.
Öte yandan, kısmî inkâr diyebileceğimiz bir tutum içinde bulunan maddiyun, tabiiyun (maddecilik, tabiatçılık) gibi düşüncelerle dehriliği karıştırmamak gerekir. Çünkü, dehrilikde, ateizm'de olduğu gibi kesin bir inkâr, Yüce Allah'ı açık bir biçimde yok sayma sözkonusudur. Yüce Allah'ın kimi esma ve sıfatlarını değil de, gerek yaratıcılık, gerek ilâhlık ve gerekse rablık plânında küllî bir inkâr vardır. Ateizm, gerçek anlamıyla, işte böylesine bir küllî inkârdır. (Zübeyr YETİK) (İslam Ansiklopedisi)

Atemoztli (suyun inmesi): Yağmur Tanrıları. (Aztekler, Jacques Soustelle, Dost Yayınları)

Athlach: Bir yer. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Athornan : Zerdüştîler'de din adamları sınıfından bir adam. (Ateşe Tapmayanlar)

Athos : Ortodoks Yunanlar için kutsal bir dağdır. Yunanistan'ın kezuydoğusunda yer alan Makedonya Dağları'nın 2033 metre yükseğinde, 10.yüzyıldan itibaren, yirmiye yakın manastır kurulmuştur. Ortodoks keşişlerin uzun saçları, gür sakalları vardır. Kadınlar manastıra alınmaz. (Dağlar, Popüler Bilim Kitapları TÜBİTAK yayını)

Atay : İsim olarak kullanılır. Herkesçe bilinen, tanınmış, ünlü anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ate (Hata): Eris'in yeni Geçimsizlik'in kızıdır. Zeus ile Hera'nın arasına dargınlık sokar. Zeus onu cezalandırmak için tutup Olimpos'tan aşağı atar. O gün bu gündür Ate, insanların yanında konaklamaktadır. İnsanın başı üzerinde, aralarına fitne sokarak, hiç fark edilmeden hafif hafif dolaşır. (Estin-Laporte)

Athena:  (Eski Yunan'da) Zeus'un kızı. Sanat, teknik, barış ve savaşın tanrıçasıdır. Simgeleri kalkan, mızrak, zeytin dalı, baykuştur. (Estin-Laporte)

Atkirah : Uygurlar'ın elçisi. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Atl: Su. (Aztekler, Jacques Soustelle, Dost Yayınları)

Atlan Taoul: Dağ. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Atlantis: Platon'a göre Herkül'ün sütunlarının batısında (Atlantik'te) pek geniş bir ada olup Poseidon'un malıdır. (Estin-Laporte)

Atlas : Kuzey Afrika'da yer alan bir dağ zinciri olup, Akdeniz'le Sahra Çölü arasındadır. (Dağlar, Popüler Bilim Kitapları TÜBİTAK yayını)

Atlaua : Aztekler’de Balıkçılar ve su kuşları avcılarının tanrıları. (Aztekler, Jacques Soustelle)

Atlavuç-Bashıç : Merdiven, ev merdiveni. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

ATP: (Adenozin trifosfat) Hücredeki fizyolojik tepkimelerde enerji kaynağı olarak kullanılan bileşik. Ard arda üç fosfat grubu taşıyan riboz şekerine bağlı adenozinden oluşan bir nükleotit. (www.biltek.tubitak.gov.tr)

Atrium : 1.Roma evinin yanlarda üstü örtülü, ortada üstü açık olan avlusu. 2. Bir Bizans kilisesine giriş avlusu. (E. Akurgal)

Atropatene: (bkz.Adharbaidjan); Azerbaycan. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Atropates: Satraplık. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Atrpacan: (bkz. Adharbaidjan). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Atta : Hititçe “baba” anlamına gelir. (S. Alp)

Attai : Hurrice “baba” anlamına gelir. (S. Alp)

Attika : Tepe korniş üzerindeki duvar şeridi. Çoğunlukla üstünde yazıtlar ve bezemeler bulunur. (E. Akurgal)

Attika İon kaidesi (altlığı): Altta bir plinthos, üzerinde aşağıdan yukarıya doğru duran bir torus (topuk), bir scotia (trochilos) ve yine bir torustan oluşan sütun altlığı. (E. Akurgal)

Attila: Ünlü Batı Hun hanının adı olan sözcük, Macar bilgin Rasony'e göre, Etil ırmağından alınmıştır. Volga'nın eski adı Etil ile aynıdır. Türk ad verme geleneğine göre bu ırmağın kıyısında doğan cihangire Etil adı verilmiştir. Oysa Alman Schönfeld bu adı başka biçimde açıklar. Ona göre sözcük Germence atta sözü ile '-cık' anlamındaki -ila küçültme ekinin bileşimidir. Apacık anlamındadır. (Türkler'in Dili, Fuat Bozkurt, Kapı Yayınları)

Auditorium: 1. Antik Roma’da ozanları dinlemek üzere toplanılan yer. 2. Antik tiyatroda seyircilerin oturduğu bölüme verilen isimlerden biri. (G. Bean)

Augustinusçuluk : (Alm. Augustinusmus, Fr. Augustinisme, İng. Augustinism). Bir yandan Platonculuk ve Yeni Platonculuk’la Hıristiyan düşüncesini birleştirmeye, öte yandan felsefenin ağırlık notkasını öznel-ruhsal alana (içdeney fizikötesine) kaydırmaya çalışan, Augustinus’a bağlı öğreti. Bu öğreti Aristoteleşçilikle karşıtlık içindedir. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aul : "Göçebe Türk ve Moğollar'da köy anlayışı, aul ve aimak deyişleri ile karşılanıyordu." (Türk Kültür Tarihine Giriş cilt 1, Bahaeddin Ögel)

Au-lo: To-po Kağan’ın oğlu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Av : Gözbebeği üzerindeki leke. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Av, Avcılık : Eti yenilsin, yenilmesin yaratılışı icabı vahşî olup insandan kaçan hayvana av; böyle bir hayvanı kaçmaz hale getirip yakalamaya da "avlama" denir.
İslâm'da gerek kara ve gerekse deniz hayvanlarını avlamak mübahtır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Size temiz olanlar helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. " (el-Mâide, 5/4)
"Deniz avı size helâl kılındı. " (el-Mâide, 5/96) (ayrıca bk. el-Mâide, 5/1, 2, 94, 96). Ancak sadece eğlence maksadıyla avlanmak mekruhtur. Hac ve ihramdayken avlanmak haramdır.
Av hayvanlarının bir kısmının eti yenir, bir kısmınınki ise yenmez. Bunlar ya derisi, yünü ve dişleri gibi kısımlarından faydalanmak için, ya da şerlerinden korunmak için avlanırlar.
Avlanan hayvanın etinin helâl olması için birtakım şartlar vardır. Bu şartların bir kısmı avcı, bir kısmı av hayvanı ve bir kısmı da av aletiyle ilgilidir.
1-Avcıda bulunması gereken şartlar a-Avcı; müslüman, mümeyyiz, âkîl veya Hıristiyan ve Yahudî gibi ehl-i kitaptan olmalıdır. Bunların dışındakilerin kestikleri hayvan yenmediği gibi avları da yenmez.
b-Avcı avına silâh atarken ya da onu yakalayacak hayvanı gönderirken besmele çekmelidir. Kasden besmeleyi terkederse av eti yenilmez.
c-Avcı silâhı ile vurduğu veya eğitilmiş hayvana yakalattığı avı elde etmek için başka bir şeyle meşgul olmayıp hemen harekete geçmelidir. Bazen atılan mermi ava isabet edip onu öldürmeyebilir. Bu nedenle avcının avını araması ve canlı olarak bulduğunda kesmesi gerekir. Aramayıp başka bir işle meşgul olur da sonra hayvanı ölü olarak bulursa eti yenilmez. Fakat oturup beklemeksizin ya da başka bir işle meşgul olmaksızın yaraladığı avını arayıp da ölü olarak bulursa eti yenir. (Meydanî, el-Lübab, III, 220)
d-Ava silâh atma veya avı yakalayacak hayvanı gönderme işi bizzat ehil olan avcı tarafından yapılmalı, ava ehil olmayan biri buna karışmamalıdır. Resulullah (s.a.s.), taşla, sapanla, sopayla avlanmayı yasak etmişlerdir. Müslim'de rivayet edilen bir hadis şöyledir:
"Taş ne avlar, ne de düşmanı yaralar. Ancak o, diş kırar, göz patlatır. "
Avcı avını vurur ve fakat onu kaybederek bir müddet sonra bulur. Bununla ilgili olarak Adiy b. Hâtem (r.a.)'dan aşağıdaki hadisler rivayet edilmiştir:
"Okunu attığın zaman, suya düşmemiş olmak kaydıyla avı ölü bulursan ye... Aksi halde, suyun veya okun onu öldürdüğünü kestiremezsin. "
Eğer onda bir yırtıcı hayvan izi bulamaz ve "senin okunun onu öldürdüğüne hükmedersen ye... "
"Okunu attıktan üç gün sonra avı kokmadan bulursan ye... "
Avcılıkta dikkat edilmesi gerekli hususların başında elbette merhamet ve ihtiyaç gelmektedir. İhtiyacı için avlanan bir müslüman merhameti elden bırakmamalı, hayvanların üreme ve yavrulama zamanlarında avlanmamalıdır. Av hayvanlarının nesillerini kurutacak, tabiatın dengesini bozacak bir avcılık, mümini vebâle sokar.
2-Av hayvanında aranan şartlar
a-Avlanan hayvan, eti yenen cinsten olmalıdır. (bk. Eti Yenen Hayvanlar)
b-Yaratılışı icabı vahşî olup evcil olmamalıdır.
c-Haşeret cinsinden olmamalıdır.
d-Deniz hayvanlarından ise balık cinsinden (tatlı veya acı su balığı) olmalıdır.
e-Hayvan av tesiri ile ölmüş olmalıdır. Avcı yaralanan avına ölmeden önce yetişirse kesmesi lâzımdır. Aksi takdirde eti yenilmez.
3-Av aleti Av hayvanı ya eğitilmiş köpek, atmaca, doğan, şahin gibi hayvanlarla, veya ağ, tuzak kurmak gibi vasıtalarla, ya da yaralayıcı silâhla avlanır. Avlamada kullanılan hayvanlarda aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
a-Ava salıverildiği zaman gitmelidir.
b-Av için yetiştirilmiş olmalıdır.
Köpeğin eğitilmiş olması; üç defa yakaladığı hayvanı yememesi, doğan ve şahin gibi hayvanların da çağırıldığında geri dönmeleri ile bilinir.
c-Yakaladığı hayvanın etinden yememelidir.
d-Avı boğarak öldürmemelidir. Yaraladıktan sonra başka bir tesirle ölürse eti yenmez.
e-Avlama işinde ona eğitilmemiş tilki vb. başka bir hayvan yardım etmemelidir.
Av, günümüzde genellikle silâhla yapılmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi avcı ava silâh atarken besmele çekmeli, hayvanı vurunca hemen koşup yanına varmalı, ölmemiş ise kesmelidir. Yetişmeden silâhın tesiri ile ölmüşse bir şey gerekmez, eti yenir. (Meydanî, a.g.e. III, 217 vd.) (Durak PUSMAZ) (İslam Ansiklopedisi)

Avar : İsim olarak kullanılır. Direnen, karşı koyan anlamına gelir. (A. Erol)

Avar : Bir buçuk yüz yıl boyunca (yaklaşık M.S.400-550) Gobi Çölü civarındaki steplerde hüküm sürmüş Asyalı büyük göçebe bir kavim. Bunların iki büyük boy grubu menşei bilinmeyen Uar (Avar) ve Hiung-nu menşeli Chon (Hyon, Hun) idi. Avarlar M.S. 350 civarında batıdaki ilk büyük genişlemeleri sırasında Hiung-nu (Hun) boylarını Kazak bozkırının güney bölümünden Avrupa’ya doğru sıkıştırmışlardır. Aynı zamanda bazı Avar (Uar-Hun) boyları Sir Derya’yı geçip Sogdia’yı ve Baktria’yı işgal etmişler ve daha sonra, 456’dan sonra Eftal Hanedanı hakimiyeti döneminde büyük bir imparatorluk tesis etmişlerdir. Avarlar batıdaki ikinci genişlemeleri sırasında yani 450 civarında Gobi Çölü civarından Tienşan ve İli Nehri bölgesine doğru tazyikte bulunmuşlar ve Savirler’in, ayrıca Bulgar kavimlerinin (Ogur, Onogur, Saragur) batıya, Avrupa’ya göçlerini harekete geçirmişlerdir. 555’de Göktürkler Gobi Çölü yöresindeki Orta Asya Avar hakimiyetine nihai olarak son vermişlerdir. Bu dönemde Avar boyları kısmen dağılmış, kısmen de Göktürk egemenliği altına girmiştir. 557’de Göktürkler’in önünden kaçan Avar (Uar-Hun) boyları Avrupa’da görünmüşlerdir. Bunlar ya Göktürk idaresi altına giren Avar boyları arasından yahut Eftalit İmparatorluğu’nun keza Göktürk idaresi altına girmiş Uar-Hun boyları arasından çıkmışlardır. (Czegledy)

Avârız : İlletler, bozukluklar, kazalar ve sakatlıklar gibi anlamlara gelen "arıza" kelimesinin çoğulu. (İslam Ansiklopedisi)

Avcı toplayıcı topluluk : (Fr. tribu chasseur-collecteur, İng. hunter-collector tribe) Yaşamlarını avlanma ve bitki toplama ile sürdüren ilkel insan topluluğu. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Avesta : Zerdüşt dininin kutsal kitabı. (Ateşe Tapmayanlar)

Avesta : Bazı eski  bölümlerinin, yani Gathalar’ın bizzat Zerdüşt’ün elinden çıkan Zerdüştlük’ün kutsal kitabı. Avesta’da İran efsanevî ana tarihine dair sayısız göndermeyle karşılaşıyoruz. Avesta, uzun bir sözlü gelenekten sonra Part çağında yazıya da geçirilmiştir, bugün bilinen hâli ise Sâsâni çağından kalmadır. Hyonlar’ın adı şimdiki Avesta metnine büyük bir ihtimalle Sâsâni çağında girmiştir. (Czegledy)

Avesta : Mazdeizm’in kutsal kitaplarının genel adı. (Roux-O.Asya)

Avruhsunuv : Rahatsızlanmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Avur dert : Ağır intikam. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Avur köksül : Koyu eflatun. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Avuz maravçu : Ağız arayan kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Avuz marda : Söylenen fiyat. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Avuzluk : Gem. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Awaza: Satı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ay-hay : Ünlem, "keşke, tabii ki, keşke öyle olsa". (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aya : Luwice “yapmak” anlamına gelir. (S. Alp)

Ayak : En büyük kımız bardağı. (Saha Halk Edebiyatı)

Ayaktakımı : (Eski terimle parya) (Fr. paria, İng. pariah) 1. Hindistan sınıf düzeninde hiçbir kasta üye olmayan, bütün kastların en altında olan bireyler, 2. Genellikle aşağılanan toplumsal sınıf ya da kümelerin üyeleri. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Ayathrem : Zerdüştîler'de sürüyü eve getirme bayramı. (Ateşe Tapmayanlar)

Ayax : Ağız. (Saha Halk Edebiyatı)

Ayb : Eksiklik, noksanlık, toplumun normal karşılamadığı hususlar. İstılahî tabir olarak "ayb" veya "ayıp"; yapılan bir alış-veriş neticesinde satılan bir malın bir eksikliğinin çıkması veya daha önceden bilinmesi üzerine ortaya çıkan hukukî durumla ilgili bir fıkhî kavramdır. (İslam Ansiklopedisi)

Aybar : İsim olarak kullanılır. Heybetli anlamına gelir. (A. Erol)

Aybatlav : İlgi göstermek ve iyi niyetini belirtmek için yapılan nadir ziyaret. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aydar : İsim olarak kullanılır. Perçem anlamına gelir. (A. Erol)

Aydın: (T.) 1. Işıklı, pırıltılı, aydınlık, 2. Açık, kolay, anlaşılır, 3. Öğrenimi, bilgisi ve görgüsü olan, ileri düşünceli kimse, 4. Umut veren, 5. Mehtap. (tdk.gov.tr)

Aydınlanma : (Alm. Aufklärung, Fr. Siècles des lumières, İng. Enlightment) (Eski terimle tenevvür). 1.İnsanın geleneksel görüşler, yetkeler, bağlılıklar, tasarım ve önyargılardan kendini usuyla kurtarıp yalnızca usuna dayanarak yaşamı kavramaya ve düzenlemeye çalışması. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Ayet : Alâmet, nişan, eser, ibret, yüksek bina. Ayet, Arapça bir kelimedir. Çoğulu "Âyât"tır. Açık alâmeti manasındadır. Türkçe'de "bellik", Farsça'da "nişâne" kelimeleriyle ifade edilir. Alâmet; zahir ve açık demek olunca, ayet onun daha zahiri demek olur. Meselâ; dağ alâmet ise, zirvesi onun ayeti olur. Güneş, bir gündüz ayeti: ay, bir gece ayetidir. Cami bir alâmet ise, minare onun ayetidir. Ayet kelimesinin lügavî birkaç manası vardır:
a) Ayet, mucize "Sor İsrâiloğulları'na, onlara nice açık mucizeler verdik... " (el-Bakara, 2/ 211).
b) Alâmet, nişan "...Gerçek, onun hükümdarlığının açık alâmeti size o tabût'un gelmesi olacaktır ki, içinde Rabb'ımızdan bir sükunet... vardır..." (el-Bakara, 2/248).
c) İbret "... Elbette bunda size kat'î bir ibret vardır. (el-Bakara, 2/248; Âli İmrân, 3/46).
d) Acayip iş: Meryem'in oğlu İsa'yı da, anasını da (kudretimize delâlet eden) bir ayet (acîb bir iş) kıldık... ' (el-Mü'minûn, 23/50).
e) Cemaat: Bu mana ile ayet kelimesini Araplar, "Kavm, cemaatiyle birlikte çıktı "Haraca'l-kavmü bi ayetihim" şeklinde kullanırlar.
f) Bürhan, delil: "Allah'ın gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O'nun (varlığı ve kudretinin) delil ve bürhanlarındandır. (er-Rûm, 30/20). (İslam Ansiklopedisi)

Âyetullah : Allah'ın ayeti, işareti, alâmeti. Şiî mezhebinde Âyetullah, müctehid anlamında kullanılmaktadır. Şiîliğin kollarından biri olan ve günümüzde Şiîlik denince ilk akla gelen İmamîyye fırkasının iman esaslarından biri de imamlara imandır. İnançlarına göre onikinci imam olan Muhammed el-Mehdî, babası Hasan el-Askerî'nin ölümünden (m. 873) sonra gizlenmiştir. Gizlilik devresinde onunla dört kişi görüşmüştür. Bunlara Nâib (vekil) denir. El-Mehdî işleri kendi adına bu nâiblerin yürüteceğini bildirmiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Ayetü’l-Kürsî : Bakara suresinin ikiyüzellibeşinci ayeti. Ayette geçen kürsî tabirinden dolayı bu ismi almıştır. Kur'an-ı Kerîm'in bütünü içinde ayrı bir fazîleti olan bu ayet hakkında Resulullah'tan bazı hadisler nakledilmiştir. Muhammed b. İsâ'dan nakledildiğine göre İbnü'l-Aska' şöyle der: "Adamın biri Hz. Peygamber'e gelip Kur'an'ın en faziletli ayeti hangisidir?' diye sordu. Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: Âllah'u Lâilâhe illâ huve'l-Hayyu'l-Kayyûm... " (Müslim, Müsafirîn, 258; Ebû Dâvûd, el-Huruf ve'l-Kiraa, 35; İbn Hanbel, V, 142). Başka bir hadiste de: "Kur'an'ın en faziletli ayeti Bakara suresindeki Âyetü'l-Kürsi'dir. Bu ayet bir evde okunduğu zaman Şeytan oradan uzaklaşır. " (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)
Resulullah (s.a.s.) bir defa Ka'b oğlu Ubey'e, ezberinde olan ayetlerden hangisinin daha yüce olduğunu sormuş, "Allah ve Resulu daha iyi bilir" cevabını alınca, soruyu tekrar etmiş, bunun üzerine Ubey, bildiği en yüce ayetin "Allahu lâ ilâhe illâhüve'l-Hayyu'l-Kayyûm" olduğunu söylemiştir. Resulullah (s.a.s.) aldığı cevaptan memnun olarak Ubey'in göğsüne vurarak Ey Ebû Münzir! İlim sana kutlu olsun. " buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Vitir,17) Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) "Âyetü'l-Kürsî Kur'ân âyetlerinin şahıdır" buyurmuştur. (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)
Bu ayet-i kerîmede Cenâb-ı Allah'ın yüceliği, sıfatları, kâinatta meydana gelen büyük olayların tamamen onun iradesi doğrultusunda vukû bulduğu, onun isteği ve izni olmadan hiç bir kimsenin başkasına şefaat edemeyeceği, O'nun kürsüsü, göklerde ve yerdekilerin ona ait olduğu hakkında bilgi verilmektedir. Meâli şöyledir:
Allah (İbadete en lâyık olandır), Ondan başka ilâh yoktur. Diridir (ezeli ve ebedîdir), Kayyumdur (yaratıkların bütün işlerini düzenleyicidir. Yaratmada, rızık vermede mahlûkâtın yegane sahip ve hâkimi olup her şey onun sayesinde ayakla durur) Onu ne bir uyuklama alır, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. O'nun izni olmaksızın yanında kim şefaat edebilir? O, (bütün yaratılmışların) önlerindekini (dünyadaki bütün yaptıklarını, açıklaytp gizlediklerini), arkalarındakini (Ahirette olacak Şeyi) bilir. Onun ilminden, kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (ilmi) gökleri ve yeri kuşatmıştır. Ve onların (göklerin ve yerin) korunması O'na ağır gelmez. O, çok yüce çok büyüktür." (Ahmed AĞIRAKÇA) (İslam Ansiklopedisi)

Aygen : İsim olarak kullanılır. Samimi arkadaş anlamına gelir. (A. Erol)

Aygın : İsim olarak kullanılır. Geniş, yayılmış anlamına gelir. (A. Erol)

Ayğak : Herkese açık, bilinmiş, tanınmış. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ayırun : Eskiden halklar arası ilişkilerin konuşulduğu soy başkanları toplantılarının ismi. Siyaset anlamını da kapsamaktadır. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Âyin : Tören, âdet, tarz, usûl. Âyin yapmak tabiri İslâmî bir tabir değildir. Zira İslâm'da böyle bir ibadet şekli ve merasimi söz konusu olamaz. İslâm'da ibadetlerin kendilerine has şekilleri olup, bunların her birinin adı vardır. Namaz kılmak, oruç tutmak, hac ibadetini yerine getirmek, kişisel olarak Allah'ı anmak yahut bir İslâmî meseleyi tartışmak üzere bir araya gelen müslümanların seminer yapması vs. gibi ibadetlerin hiç biri âyin olamayacağı gibi, bu ibadetlere de âyin ismi verilemez. Âyin daha çok Batı dinî kültür ve literatüründen dilimize geçmiş bir terimdir. Hristiyan âyini, yahudi âyini gibi. Şayet bazı muharref tarikatlarda bu tabir kullanılıyorsa bunlar, en azından bid'attir. İslâmî ibadetlerin isimlerini değiştirme yetkisi insanlara verilmemiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Aykut : İsim olarak kullanılır. Mükafat, armağan anlamına gelir. (A. Erol)

Aykün : İsim olarak kullanılır. Ay gibi ismetli, gün gibi hareketli anlamlarına gelir. (A. Erol)

Aylanç col : Dönemeçli yol. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ayn : Aslı, kendisi, bir şeyin eşi, tıpkısı; göz, kaynak, pınar. Arapça bir kelime olup, çoğulu âyân ve uyûn gelir. Dış âlemde var olan maddî şeyler. Geniş anlamda ayn; nakit paradan başka edinilebilen maddî servet unsurları demektir. Ayn; muayyen ve müşahhas olan şey anlamına da gelir. Meselâ; bir ev, bir at, bir sandalye, meydanda mevcut olan bir yığın buğday ve bir miktar para gibi (Mecelle, mad. 159) (İslam Ansiklopedisi)

Aynen Edâ: Mal olarak doğan borcu, nakitle değil de yine aynı cins malla ödemek, demektir. (İslam Ansiklopedisi)

Aynen Mübâdele (Trampa): Malın malla değiştirilmesidir. (İslam Ansiklopedisi)

Aynen Taksim: Mülkün sadece kâğıt üzerinde ve pay olarak taksimi yerine, fizikî olarak da taksimi. Böyle bir taksimin mümkün olup olmaması taksim ve izâle-i şüyû davalarında önemlidir. (İslam Ansiklopedisi)

Aynî Hak: Eşyaya ilişkin hak demektir. Bu, maddî mallar üzerindeki salt iktidar hakkı olup; mülkiyet ve mülkiyetin gayr-i ayni hakları olmak üzere ikiyi ayrılır.
1. Mülkiyet hakkı: Bir kimsenin malik olduğu şeyi kullanmaya, gelirini ve ürününü almaya, bir şeyi harcayıp yok etmeye ve hukuka aykırı olmamak kaydiyle o şey üzerinde her türlü işlemde bulunmaya, ona vaki tecavüzü def'e ve istihkak davası açmaya hak veren güç ve yetkidir.
2. Mülkiyetin gayr-i aynî hakları: Mülkiyet hakkı üzerine külfet yükleyen ve başkalarına karşı ileri sürülebilen, fakat bu ileri sürmede sınırlı bulunan mutlak aynî haktır. İrtifak hakkı (ortak yol, su vb. birlikte kullanma) ve rehin hakkı gibi.
Ayrıca kelâm ilminde ayn, kendi başına boşlukta yer tutan ve arazları taşıyan şey olarak tanımlanır. Cisimlerin rengi, şekli, hareket ve hareketsizliği birer arazdır. Bunları taşıyan madde ise ayndır. Ayn, arazın mukabili olup hem cevher ve hem de cisim için kullanılan bir terimdir. (İslam Ansiklopedisi)

Ayran : Yoğurt. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ayrışık : (Alm. Heterogen, Fr. Hétérogène, İng. Heterogeneous, Yun. Heterogenes: heteros = başka, genos = cins) (Eski terimle gayr-i mütecanis):Başka cinsten olan, aynı türden olmayan (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aytuv : Söylemek. (Örn: Dünyağa altıluv : Şöhret olmak, Atı aytıluv: Adı anılmak.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ayvaz : İsim olarak kullanılır. Bir büyük daire veya konakta adi işlerde ve bilhassa mutfak ve sofra ile ilgili bayağı işlerde kullanılan hizmetçi, eş, koca, erkek anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ayzıt : İsim olarak kullanılır. Güzellik ve iffet ilahesi anlamına gelir. (A. Erol)

Az : Aslar’ın adının, 7. yüzyıl Göktürk kitabelerinden tanıdığımız Türkçe versiyonu. (Czegledy)

Az : Zerdüştîler'de aç gözlü cin. (Ateşe Tapmayanlar)

Aza : Luwice “sevmek” anlamındadır. (S. Alp)

Azâb, Azap : Otorite sahibi bir kimse tarafından yapılan işkence, eza, cefa; beden ve ruha tesir eden eziyet. Bir terim olarak, Allah'ın günahkârlara dünya veya ahirette vereceği ceza, sıkıntı ve eziyet demektir. Kabir azabı, Cehennem azabı. (İslam Ansiklopedisi)

Azat : Serbest. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Azâzîl : Şeytan'ın başka bir adı. Yahudi ve Hristiyan kaynaklarında Azazel, Azael, Hazazel diye de geçen bu kelimeye Kur'an-ı Kerîm'de ve Kütüb-i Sitte'de rastlanmaz. Bununla beraber İslâmî literatürde karşılaşılan bu kelime Azrâil ile karıştırılmamalıdır. İbni Kuteybe, Azâzîl'i İblis'in isimlerinden birisi olarak açıklamaktadır. (el-Maârif Beyrut 1390/1970, 8; Ayrıca Bkz. İbn Manzur Lisanü'l-Arab, Beyrut (t.y.) VI, 29) Hallâc-ı Mansur, bu konuda geniş bilgi vermektedir. Ona göre de Azâzîl, İblis'tir. Azâzîl, Hz. Âdem'e secde etmediğinden lânetlenmiş ve azledilmiştir. Önceleri gökte meleklere iyi, güzel şeylerden bahsederken sonra bu isyankâr tutumu yüzünden itibarını kaybetmiş olduğu için böylece adlandırılmıştır. İblis ile Azâzîl adları arasında bir türeme ilişkisi vardır (Hallac-ı Mansur, Kitabü't-Tavâsîn, terc., Y. Nuri Öztürk, İstanbul 1976, 109 vd.) Diğer müslüman yazarlarda da Azâzîl; İblis, Şeytan kelimeleriyle belirtilen varlığın bir adı olarak görülür. (İslam Ansiklopedisi)

Azel :  (Frb. oligopole, İng. oligopoly). Siyasal ekonomide az sayıda anamalcının ekonomik yaşama egemen olduğu, daha tamamlanmamış tekel düzeni. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Âzer : Hz. İbrahim (a.s.)'ın babası. Kur'an'da "Âzer" ismiyle zikredilir. Tarih kaynaklarında İbrahim (a.s.)'in babasının Süryânîce "Tarah" olduğu belirtilir. Buna göre, Yakup ve İsrail gibi biri isim diğeri lâkap olmak üzere "Âzer ve Tarah" aynı şahsa ait isim ve lâkap demektir. Bazıları "Âzer" in çok yaşlı ihtiyar anlamına geldiğini veya bir put ismi olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Tarah'ın, İbrahim (a.s.)'ın babası, Âzer'in ise amcası olduğunun ifade eden görüşler de vardır. (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IX, 126). (İslam Ansiklopedisi)

Azil : Azil, Arapça bir kelime olup, ayırmak ve uzaklaştırmak anlamına gelir. Terim olarak ise; kadın hamile olmasın diye erkeğin menisini dışarıya atmasıdır. Azil; İslâm'dan önce ve İslâmî devirde iki sebeple yapılıyordu: Ya cariye gebe kalmasın diye buna başvurulur (çünkü gebe kalan cariye satılmaz); yahut hür olan kadın gebe kalmasın veya memedeki çocuğa bir zarar gelmesin diye yapılırdı. Hz. Peygamberin azil hakkında çeşitli hadisleri vardır. Kendisine azlin hükmü sorulduğunda; "O gizli ve'ddir"demiştir. (Müslîm, Nikâh, 141; İbn Mâce, Nikâh, 61) Burada ve'd; kız çocuğunu diri diri mezara gömmek, demektir. Ancak daha sonra Allah Resulu'nun azle izin verdiği anlaşılıyor. (İslam Ansiklopedisi)

Azîmet : Allah'ın yapılmasını emrettiği ve yapılmamasını istediği hususlarda tam bir titizlik gösterip bir emir ve yasaklara kuvvetle ve kesin kararlılıkla uymakla ilgili bir fıkıh ıstılahı. Azimet, kuvvetle, ısrarla ve büyük bir kararlılıkla bir şeyi istemek veya yapmaktır. Azimetin karşıtı olarak; ruhsat tabir ve ıstılahı kullanılmıştır. Bir İslâmî emir ve hükmü tam ve mükemmel olarak yerine getirme hususunda dikkat ve sağlam irade kullanılırsa bu tavır azimettir. Fakat bu hükmü tam ve mükemmel bir şekilde yerine getirmek mümkün olmazsa o zaman ruhsatları kullanmak söz konusudur. (İslam Ansiklopedisi)

Azimua : Sumerler’de Enki’nin ağrıyan kolunu iyileştirmesi için tanrıça Ninhursag tarafından yaratılan bir tanrı. (Kramer)

Azîz : İzzet sahibi, yüce, büyük, her şeye galip olan, mağlûp edilmesi imkânsız olan kimse. Allah'u Teâlâ'nın esmâ-i hüsnâsından-doksandokuz güzel isminden biridir. (İslam Ansiklopedisi)

Azlar : Sayan sıradağlarıyla Altaylar arasında yaşamış bir kavim. (Gumilev)

Azma Mugan Han’ın kabilesi : Açina uruğu. (Gumilev)

Azrâil : Allah'ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla görevli olan ölüm meleği. Kur'an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu şekliyle değil, doğrudan anlamı olan Melekü'l-Mevt (ölüm meleği) terimi kullanılmaktadır.
"De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz. " (es-Secde, 32/11)
Azrail (a.s.) Cenâb-ı Hakk'ın emrindeki öteki melekler gibidir. Dört büyük melekten birisidir. O yalnızca kendisine verilen emri yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu ruhu isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler de kendilerine Allah'u Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri yerine getirirler.
"... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar hiç geri kalmazlar." (el-En'âm, 6/61).
Kur'an-ı Kerîm'de, meleklerin kâfir olan bir kul ile mümin olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir. Kâfirlerin can verişleri şöyle tarif edilmektedir:
"Melekler, kâfirlerin canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar: Haydi, yangın (Cehennem) azabını tadın diyorlardı. " (el-Enfal, 8/50)
Nâşitat meleklerinin müminlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifade edilmektedir: "Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere de: Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet'e girin' derler." (en-Nahl, 16/32) (İslam Ansiklopedisi)

Azzik : Palaca “sık sık yemek” anlamına gelir. (S. Alp)

Azzik : Hititçe “sık sık yemek” anlamına gelir. (S. Alp)

B

Baatılı : Yakutistan’da bir yer adı. (Saha Halk Edebiyatı)

Babale : Bazen tanrılar arasındaki bir diyalogla tanımlanan bir tür Sumer şarkısı. (Kramer)

Bâb-ı Fetvâ : Fetva kapısı. Bab, kapı; fetva ise, sorulan bir mesele hakkında verilen cevap demektir. Bir terim olarak, sorulan İslamî bir meseleye dair fakîhin verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm anlamına gelir. Osmanlı devletinde Şeyhülislâmlık dairesine "bâb-ı fetvâ", "bâb-ı meşîhat", "şeyhülislâm kapısı" adı verilmiştir.
Şeyhülislâm tabiri IV. Hicrî asrın ikinci yarısında ortaya çıkan şeref unvanlarından birisidir. Bu, daima âlimlere özgü bir ünvan olarak kalmıştır. XI. yüzyılda Şâfiî ve Hanbelîler kendi âlim ve şeyhlerine bu ünvanı verirken, XII. yüzyılda Fahruddîn er-Râzî Şeyhü'l-İslâm ünvanını almıştır. Bu arada şeyhülislâm yalnız fakîhlere ve özellikle Memlükler devrinin başlangıcında fetvaları ile şöhret bulan veya çok sayıda fakîhin tasvibini kazanmış bulunan fıkıh âlimleri için kullanılır olmuştur. Diğer yandan İbn Teymiyye (ö. 728/1327) ile İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350)'nin öğrenci ve taraftarları hâlâ bu iki fakîhi şeyhülislâm ünvanını gerçekten hak eden İslâm âlimleri olarak zikrederler. Bu iki âlim, zulme karşı direnen ve şeyhülislâm ünvanını gerçek anlamıyla, hak eden alimlerdir. Şeyhülislâm unvanı İstanbul müftüsüne tevcih olunmaya başlandığı zaman resmi bir hüviyet kazandı. Bu makam Osmanlı devletinde zamanla, diğer İslâm ülkelerinde hiçbir zaman erişemediği dinî ve siyasî bir önem kazanmıştır (Cüveynî, Cihân-Guşâ, II, 23; es-Subkî, Tabukât, Kahire,1324, III,117; Câmi, Nefahâtü'l-Üns, Kalküta 1859, s. 33, 376; el-Menâr, IX, 34; İlmiye Sâlnâmesi, s. 306).
XVIII. yüzyıl sonuna doğru Osmanlı devleti yönetimi yenileşmeye başlayınca, reîsi, Şeyhülislâm olan bir idare kısmı meydana geldi. Şeyhülislâma çeşitli görevler için yardımcılar verildi. Meselâ; ona vekâlet etme yetkisine sahip kethudâ veya kahyâ; devlet nezdinde kendisini temsile yetkili olan telhisci; halk tarafından talep olunan fetvaları tertip ve tanzimle yükümlü mektupçu veya fetva emini bunlar arasında sayılabilir. Bütün bu memurlar ayrı birer daireye sahiptiler. Bu teşkilât Tanzimat devrinde güçlendi ve yerleşti. Şeyhülislâma resmî makam olarak eski yeniçeri ağasının dairesi tahsis edildi. İşte, bu zamandan itibaren cumhuriyet döneminde ilga oluncaya kadar bütün şeyhülislâmlık dairelerinin faaliyet gösterdiği binaya "Bâb-ı Fetvâ" veya "Şeyhülislâm Kapısı" adı verilmiştir. Burası vakıflar idaresi dışında, dinî temellere dayanan bütün müesseselerin idare ve kontrolünü üstlenmişti. Böylece Şeyhülislâm, statü bakımından XIX. yüzyılda giderek oluşan diğer nâzırlar (bakanlar)la eşit duruma geldi ve hükümet üyelerinden birisi sayıldı. Hatta Mithat Paşa'nın 1876'da ilân ettiği Kânun-ı Esasî'nin yirmiyedinci maddesine göre, diğer nâzırlardan üstün duruma getirildi. Madde şöyledir:
"Sultan, sadrazam ve şeyhülislâmı kendisi seçer, diğer nâzırlar ise, sadrazam tarafından tayin olunurlar."
İlmiye Sâlnâmesi'ne göre, o zamanlar Şeyhülislâmlığın başlıca şûbeleri şunlardır: 1) Fetvâhâne, 2) Meclis-i Tetkikât-ı Şer'iyye, 3) Ders Vekâleti ve Meclis-i Mesâlih-i Tâlibiye, 4) Tetkik-i Mushaf ve Müellefât-ı Şer'iye Meclisi, (bu daire; Kur'an tablarının ve fıkıh eserlerinin kontrolünü yapıyordu.) 5) Meclis-i Meşâyih, tarikatlarla ilgili işleri düzenler. 6) Beytü'l-Mâl veya Emvâl-i Eytâm idareleri. Şeyhülislâm kapısında ayrıca kadıaskerin, kassâmın ve İstanbul kadısının yüksek şer'iye mahkemeleri de bulunmakta idi. Yine kadıların tayini ve benzeri çeşitli meseleler için görüş ve kanaatlerine başvurulan çok sayıda encümenler mevcuttu (İlmiye Sâlnâmesi, Matbaa-ı Âmire, 1334, s. 322-641; J.H. Kramers, " Şeyhülislâm " mad. İA. ) (Hamdi DÖNDÜREN) (İslam Ansiklopedisi)

Babbu : Çocuk dilinde, ekmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Babil : Sumer’in kuzeyinde bulunan ve M.Ö. ikinci bin yılın başlarında ülkenin başkenti olan kent, dolayısıyla Babil İmparatorluğu, önce Sumer, daha sonra Sumer ve Akad olarak bilinen ülkenin adıdır. (Kramer)

Bâbîlik : Mirza Ali Muhammed Bâb'ın (1819-1850) kurmuş olduğu batıl mezhep.
Mirza Ali Muhammed 1819'da Şiraz'da doğdu. Necef'te Seyyid Ali Reştî’den (ö. 1843) ders aldı. Seyyid Ali Reştî, ona ölümünden sonra yerine geçecek halife olmasını ve Mehdî olarak ortaya çıkmasını telkin etti ve buna ikna etti. Mirza, davetini 1844 de Şiraz'da ilân etti.1850 yılında Tebriz'de Şah Nasûriddin'in huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara sonunda irtidat ettiğine hükmedilerek idam edildi (Muhsin Abdülhamid, İs!âm â Yönelen Yıkıcı Hareketler, Çev. S. Yeprem-H. Güleç, Ankara 1973, 6970).
Bâbiyye'ye bağlı müfrit kimseler Nasûriddin Şah'a suikast yapmaya kalkışınca birçokları öldürüldü. Mirza Ali'nin öğrenci ve müridlerinden Suph-i Ezel, Mirza Yahya ve kardeşi Mirza Hasan Ali Bağdat'a kaçtılar. Oradan İstanbul'a, daha sonra Edirne'ye sürgün edildiler. Her iki kardeş arasında anlaşmazlık meydana geldi. Suph-i Ezel ve adamları oradan Kıbrıs'a Baha ve adamları da Akka'ya sürgün edildi.
Mirza Ali Muhammed cahil ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. O, önce kendisinin İmam-ı Muntazar* (beklenen imam)'a, açılan bir "Bâb" (kapı) olduğunu iddia etti. Sonra bizzat imamın kendisi olduğunu söyleyip, daha sonra peygamberlik taslamaya başladı. Sonunda da kendisine ilâhî ruhun hulûl ettiğini söyleyerek tanrılık iddiasında bulundu. İmam-ı Muntazar'a açılan kapı anlamında gelen "Bâb" kelimesinden adını alan Bâbîlerin inançları şöyle özetlenebilir:
Mirza Ali Muhammed'in bütün geçmiş peygamberlerin gerçek temsilcisi olduğuna inanmak,(inançlarına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm, Bâbilik'te birleşir. Bu üç din arasında herhangi bir ayrılık yoktur); Allah'ın Mirza Ali'ye hulûl ettiğine inanmak, Ahirete inanmak, Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanmak.
Mirza, ebced* harflerini zikretmiş ve bunlar için belirlediği sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslâm da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev E. Ruhi Fığlalı-Osman Keskioğlu, İstanbul 1970, 286-287). Bâbîliğe göre "ondokuz" sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre bir yıl ondokuz aya, aylar ondokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl 19x19=361 gündür.
Böylelikle Bâbiliğin İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve yeni bir din olduğu görülmektedir. Bu batıl din, İslâm, Hıristiyanlık, yahudilik, mecûsilik ve putperestliğin karışımından oluşturulan ve İslâmî prensipleri yıkmayı hedef alan siyasî bir yapıya sahiptir. Bu dinin kurucusu peygamberlik ve velâyet aracılığıyla kendisi için "Vasıta-i Kübra" yahut "Bâbûddin, Bâb" unvanlarını kullanmıştır. Daha sonra kendisine "Nokta" veya "Hâlikü'l-hayr" adını verdi. Çünkü artık o, nebi değil, ilâhî özelliklere sahip olduğunu iddia ediyordu. Bâb'ın ilk telif ettiği kitap "er-Risâletü'l-Hidâye fi'l-Ferâizi'l-İslâmiye" adlı eseri idi. Bâbiye'ye mensup olanlar Karmatîler gibi etrafta fesat ve fitne çıkarmaya ve insanları dalâlete sürüklemeye kalkıştılar. Onlar savaşta ölenlerin kırk gün sonra dirileceğine inandıkları için çırılçıplak olarak düşman üzerine hücum ederlerdi.
Bâbiye peygamberlere iman eder. Ölüm "Lika-i Bâb" için bir yokluktan ibarettir. Öldükten sonra sevap ve ikab, lezzet, ızdırap ve elem vardır. Onlar öldükten sonra ruhlarının ikinci kez geri geldiklerine inanırlar. Yani onlarda tenasüh vardır. Ölümden sonra dirilme, Haşir ve Neşir, Bâb'ın tekrar dünyaya gelişi ve kıyamı ile tamamlanır. Onlara göre Kur'an'ın hükümleri mensuhtur.
Amelle ilgili görüşlerine gelince: Kadınlar gerek miras ve gerekse diğer hususlarda erkeklere eşittirler. Bâbileri ondokuz kişilik bir kurul yönetir. Mallarının beşte birini yılda bir defa bu kurula vergi olarak verirler. Bütün cezalar kaldırılmıştır. Ancak nakdî ceza ve karı kocanın beraber yaşamasına engel olmak hariçtir. Evlenme onbir yaşından itibaren mecburidir. Boşanma iyi karşılanmaz. Dul kalan erkekler doksan, kadınlar doksanbeş gün içerisinde evlenmeye mecburdurlar. Onbir ilâ kırkiki yaş arasındaki kimseler her sene güneşin doğuşu ile batışı arasında bir ay (on dokuz gün) oruç tutmaya mecburdurlar. Oruç kırkiki yaşından sonra kalkar. İnsanlar muaf olur. Ramazan Bayramına "İyd-i Rıdvan" denir. Bu bayram "19" gündür. Biri kendisine, onsekizi müritlerine aittir. Muharremin birinci günü "İyd-i Mecit"tir; çünkü Bâb o gün doğmuştur. Bağlılarından biri iktidarı ele geçirirse Mekke ve Beyt-i Mukaddes yani Kabe gibi bütün kutsal yerleri, peygamberlerin ve evliyanın mezarlarını tahrip etmekle yükümlüdür. Şarap içmek haramdır. Tütün içmek haram ise de Bâbiler bunu sonradan caiz görmüşlerdir. İslâm'ın açık bir emri olan tesettür gereksizdir. Nikâh akd olunurken veli, vekil, şahit gerekli değildir. Sadece eşlerin kabulü yeterlidir. Zekât ve sadaka "Bâbî" olana verilir.
Seyahat tavsiye olunmaz. Hacılar ve tacirlerin dışındakilere deniz seyahati yasaktır. Cenaze namazı hariç cemaatle namaz kılınmaz. Fakat camilerde vaz dinlemek tavsiye olunur. Sarhoşluk veren içkiler yasaktır. Her on dokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa on dokuz kişiyi davet etmek lâzımdır. Dilencilik yasaktır. Mirasın özel bir paylaştırma usûlü vardır. Bâbiye fırkası, Asl-ı Bâbiye, Kurretiyye, Ezeliyye ve Bahâiyye* olmak üzere dört kısma ayrılır. Asl-ı Bâbiye; ancak Bâb'a bağlı olup el-Beyân adlı eseri ile amel edenlerdir. Bâb'dan sonra yazılan eserlere asla itibar etmezler.
Kurretiyye; Bâb'ın müritlerinden "Zerrin Tâç" adında güzelliği ile şöhret bulmuş bir kadına tâbi' olan gruptur. İran müctehidlerinden birinin kızı olan Zerrin Taç ilk zamanlarda arşa "Kalb-i Nebi", Cebrâil'e "Akl-ı Nebi" diyen Rüştiyye reisi Kâzımü'l-Hüseynî'ye bağlı idi. Seyyît Kâzım Reştî'nin vefatından sonra Bâb'ı imam edindi. Gâib olan Bâb'a iman etti. Bâb ile mektuplaşmaya başlayınca, Bâb kendisine Kurretü'l-Ayn dediğinden, Zerrin Taç, "Kurretü'l-Ayn" lâkabını aldı. Kurretü'l-Ayn kadınlardan tesettürü kaldırdı. Mükellefiyet ve farzları tamamen gereksiz gördü. Bir kadının dokuz erkek ile evlenmesinin caiz olduğu gibi bazı hükümler koydu. İslâm şerîatının mensuh, Bâb şerîatının hak olduğunu iddia edecek kadar küstahlığa kalkıştı. Kurretü'l-Ayn öldürüldükten sonra Kurretiyenin çoğu katlolunmuş, ancak pek azı kendilerinin İsna aşeriyye'den olduklarını ilân etmekle kurtulmuştu. Ezeliyye; Bâb'ın talebelerinden Mirza Yahya'ya bağlı olanlardır. Bunlar müslüman olarak görünürler. Zâhirde bütün farzları yerine getirirler. Takiyye yaparlar. Bahâileri tekfir ederler. Mirza Yahya, Bâb tarafından Suph-i Ezel lâkabını almıştır. Bundan dolayı bağlılarına "Ezeliyye" denilmiştir.
Bahâiyye veya Bahâilik'e gelince: Mirza Ali Baha, oğlu Abbas'ın gayretiyle halkı Edirne'de kendi adına davet ettiği için Suph-i Ezel ile arası açılmış idi. Suph-i Ezel Kıbrıs'a sürgün olunduğu sırada o da Akka'ya sürüldü. Bunun adamları yetmişüç kişi idi. Baha, Akka'da Bâb'ın halifeliğinden Mehdiliğe, velâyet-i mutlaka'ya, nübüvvet-i amme'ye ve hassa'ya, hatta ilâhiyete kadar çıktı. "el-Eykan" adlı bir eseri vardır. İran'da Rusya'da, Suriye'de, Mısır'da, Hint'te, Amerika'da pek çok Bahâiler vardır. Bahâiler indinde Bâb, Mehdî, Bahâ, Mesihtir. Daha sonra Bahâ ilâh olmuştur. Bâb'ın vahyi olduğu gibi, Bahâ'nın da levhalardan ibaret vahyi vardır. Bâb ve Bahâ mucize göstermekten aciz olduklarından peygamberlerin mucizelerini inkâr ederler. Bahâiyenin de Bâbiye gibi dini hükümleri vardır. Akdes adlı kitap bu hükümleri ihtiva eder. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere dokuz rekat namaz kılarlar. Kıble Akkâ'dır. Cenaze namazı altı tekbirdir. Cenazeden başka cemaatle namaz kılınması gereksizdir. Nevruz bayram günüdür. Hac, Akkâ'da gömülü olan Bahâ'yı ziyarettir.
Bu duruma göre Bâbîlik ve ondan türemiş olan bütün kolları bazı İslâmî ıstılahları kullanmalarına rağmen, İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve uydurulmuş bir din görüntüsü taşımaktadır. Bu mezhep bugün İran'dan başka Amerika, Afrika ve Avrupa'da taraftar bulmuştur. (Durak PUSMAZ) (İslam Ansiklopedisi)

Baca çıkma : Baca adı verilen geniş yarıklara çıkmayı sağlayan bir tırmanma tekniğidir. (Dağlar, Popüler Bilim Kitapları TÜBİTAK yayını)

Baca tırmanıcısı : Eskiden, bacaları temizlerken, olukların içine girecek kişinin zayıf ve çevik olması gerekirdi. Narin yapılı ama tırmanışta becerikli olan yoksul dağcılar baca temizleyicisi olurlardı. (Dağlar, Popüler Bilim Kitapları TÜBİTAK yayını)

Bacanuv : Güvenmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baçman : İsim olarak kullanılır. Orta İdil boyunda Kıpçak-Kumanlar’ın Ölerlik uruğunun başıdır. (A. Erol)

Bacour: Gürcistan kıralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bactres: bkz Balkh. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Badakchan: Tokaristan’ın doğusu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Badakul: İsim olarak kullanılır. (Batavul) Çengiz soyundan Cuci Buka’nın büyük oğlu. (A. Erol)

Badgahis: Herat’ın kuzeyinde eyalet. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Badtibira : Sumer’in güneyinde bir kent, Sumer’in tufan öncesi hanedanlıklarından birinin efsânevi yeri. Koruyucu tanrısı Dumuzi idi ve tapınağı Emuş ya da Emuşkalamma diye bilinirdi. (Kramer)

Baga : Zerdüştler'de tanrı. (Ateşe Tapmayanlar)

Baga Tarkan: Tch’ou-mou-koen’lerin kul çur’u. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baga youldaur gol: Küçük yıldız nehri. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bagatour: Kuzey Türkleri’in başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bagatour Yabgou: Batı Türk hakanlarında ortak bir unvan. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bagatur toudaun: Taşkent Kıralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bagay : İsim olarak kullanılır. Oyratlar’da “yaramaz” anlamında kullanılır. (A. Erol)

Bagdo: Dağlar, bkz. T’an-han. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baghlan: Şehir, bkz.Lan. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baghra khan: Buğra Han. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baglan : Bugünkü Afganistan’da Kunduz yakınında eski bir Baktria yerleşimi. Bu adın Baktria dilindeki söylenişi Bangolango idi, anlamı “kutsal yer” idi. Baglan’daki meşhur Budist tapınağının harabeleri bundan birkaç yıl önce gün ışığına çıkmıştır. (Czegledy)

Baguş : Çöplük. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bağa : İsim olarak kullanılır. 1. Eski Türkler’de bir ünvandır. 2. Küçük. Bağa Alp, Bağa İşbara, Bağa Tarkan vb. 3. Sırp dillerinde ve Macarca’da Ban biçimini almıştır. (A. Erol)

Bağatur : İsim olarak kullanılır. Bahadır, yiğit, alp, er, cılasın, kahraman, batur, koçak anlamlarına gelir. Ünvan olarak da kullanılır. (A. Erol)

Bağdaşık : (Alm.homogen, Fr. Homogène, İng. Homogeneous, Yun. Homogenes: homos = aynı, genos = cins, soy) (Eski terimle mütecanis) : Yapıca özdeş olan ve aralarında nitelikçe bir ayrım bulunmayan parçaların kurduğu bütünün niteliği. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bağdaştırmacılık : (Eski terimle telifiye) (Fr. syncrétisme, İng. syncretism) Çatışık ya da en azından birbirinden ayrı toplumsal kesimlerin, ilkelerin, ekinlerin vb. her birinin kimi öğeleri belirgin biçimde varlıklarını sürdürmekle birlikte, tek birim içinde bir araya getirilmesi.(Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Bağır şay : Bakır kuruş. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baği, Bağy : İstemek; istemede ileri gitmek; çabayla arzulamak; sınırı aşmak; hakkıyla yetinmeyerek başkasının canına, malına, ırzına kasdetmek; saldırıya yeltenmek veya saldırmak; haksız yere yükselmek isteyerek tecavüzde bulunmak; kendisine sulhün yolları ve biçimleri gösterildiği halde haksızlıkla üst olma sevdası gütmek. Bağy "beğa" fiilinin mastarı ve isim olarak kullanılır. (İslam Ansiklopedisi)

Bağlam : (Alm. Zusammenhang, Kahärenz, Fr. Cahérence, İng. Coherence, consistancy, Lat. Cahaerentia: cohaerare = ... ile bağlı olmak) (Eski terimle insicam): Bir düşüncenin, bir yapıtın, bir öğretinin bölümleri arasındaki çelişmeye yer vermeyen bağlantı. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bağlam : (Fr. contexte) (İng. context) Birbirinden nedensel ya da işlevsel bağlarla ilişkili bulunan toplumsal olguların oluşturdukları ve ondan ayrı tutulamayacakları bütünlük. (Bu bütünlük göz önünde bulundurulmadan tek tek toplumsal olguların anlamını kavramaya olanak yoktur. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Bağa : Kurbağa. (Saha Halk Edebiyatı)

Bağlılaşık : (Alm.Korrelativ, Fr. Corrélation, İng. Correlation, Lat. Correlatio) (Eski terimle mütenasip, mütenazır): 1. Biri ötekine bağlı olarak var olan, biri olmadan öteki düşünülemeyen iki şeyin, bu ilişki yönünden durumu. (ör. Neden-etki, alıcı-satıcı, araç-erek, sıcak-soğuk, yüksek-alçak vb.) (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bağlılaşım : (Alm.Korrelation, Fr. Corrélation, İng. Correlation, Lat. Correlatio) (Eski terimle münasebet, mütekabil izafet) 1. İkibağlılaşık kavram arasındaki ilişki. 2. (Aristoteles’te) Biri ötekine bağlı iki terimin karşıolumu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bağratch: Göl. Bkz Bastang. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bahadur : Moğolca bir kelime. Türkçe’de 6. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır.(Gumilev)

Bahâîlik-Bahâiyye : Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)'nin kurduğu batıl bir mezhep. Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik* mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz'de kurşuna dizildi. Bâb'ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi. Bâbilerin İran şahı Nasirûddin'e karşı giriştikleri bir suikast teşebbüsünden sonra Mirza Hüseyin Ali İran'da tutunamayınca, Osmanlılar'a sığındı. Bir müddet Edirne'de ikamet etti. Burada sapık inançlarını yaymaya çalışınca Akka'ya sürgün edildi.
Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah'ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini "el-Kitâbü'l-Akdes" adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika'yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.
Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.
Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere malının 19/1'ini vergi olarak cemaate öder. İki kadından fazlasıyla evlenmek yasaktır. Boşanma asla caiz değildir. Ancak eşlerden biri kadınlık veya erkeklik görevini yapamıyorsa o zaman boşanmak mümkündür. İddet beklemek gibi bir şart söz konusu değildir. Boşanan bir kadın hemen ertesi gün evlenebilir. Cenaze namazları dışında cemaatle namaz kılmak yoktur. İbadet için müslümanlar gibi abdest alırlar.
Ayrıca cünüplük için de yıkanırlar. İbadet için kıbleleri Hayfa şehridir. Günde üç defa ibadet edilir. Yılda on dokuz gün oruç tutarlar. Bu oruçları İslâm'da olduğu gibi değil, sadece bir perhizden ibarettir. Hac ibadetine benzer ve yalnız erkeklere farz olan bir ibadetleri olup adına hacc diyorlar. Bu hacc ibadetlerini de Bahâullah'ın Akka'daki mezarını ziyaretle yaparlar. Ayrıca bunun belli bir zamanı yoktur. Herkesin istediği zamanda bu ziyaretini yapması mümkündür. Bu dinlerinde haram ve helâl işleri kimse tarafından belirlenmiş değildir. Herkes kendi istek ve mantığına göre yaşantısını düzenleme hakkına sahiptir.
Bahâî takvimine göre bir yılda on dokuz ay vardır. Her ay on dokuz gündür. Normal yılların hesaplanması 19x19+4 şeklinde, artık yılların hesaplanması 19x19+5 şeklindedir. On dokuz günde bir kez ziyafet toplantıları yapılır.
İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan ve Amerika'da Bahâîlik'le ilgili yayınlar yapılmaktadır. Amerika'da iki yılda bir "Bahâî World" (Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları vardır. Avrupa, Amerika, Avustralya ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde Rûhânî Mahfil adı verilen ve dokuz kişilik bir kuruldan oluşan Bahâî dernekleri ve toplantı merkezleri ile Washington da büyük bir mâbedleri vardır. Bahâilik, İslâm ülkelerindeki dirilişi, canlanışı önleme amacını taşımaktadır. Emperyalist Batı rejimlerinin ilgi ve desteği de bundan dolayıdır. Bahâîliğin genel merkezi İsrâil'in Hayfa kentindedir. (Cemil ÇİFTÇİ) (İslam Ansiklopedisi)

Bahîra : Cahiliye devrinde beşinci doğumunda dişi deve doğurduğu için kulağı kesilerek salınıverilen deve. Cahiliyye döneminde Araplar belli doğumlardan sonra devenin kulağını yarar ve onu serbest bırakırlardı. Deve bundan böyle bir çeşit dokunulmazlık statüsüne kavuşurdu. Sahibi artık ne sütünden, ne yününden ne de etinden yararlanabilirdi. (İmam Şafiî, Ahkâmu'l-Kur'an, Beyrut 1980, I, 144) Bundan sonra deve, putlar içindir: putlara hizmet eden kâhinler ondan yararlanır. (Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, VI, 335) (İslam Ansiklopedisi)

Bahman : Bkz. Vohuman.

Bahman : Ahaemenian kıralının adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Bahman: Vahu-Manu’dan gelen Acemce bir isim. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bahtat : Bağdat. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Bai: Doğu Türkistan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baila Tarkan: Bulgar başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bâîn Talak : Yeniden bir mehir tespit ederek nikâh kıymadıkça karı ile koca arasındaki evlilik bağını kesip onları birbirinden ayıran ve nikâhtan doğan karşılıklı hak ve görevlere derhal son veren boşama türü. (İslam Ansiklopedisi)

Baj : Zerdüştîler'de ayinsel sessizlik. (Ateşe Tapmayanlar)

Bakara Sûresi : Kur'an-ı Kerîm'in ikinci ve en uzun suresi. Medine'de ilk nazil olan suredir. Kur'an'ın en son inen ayeti de bu surenin 281. ayeti olduğu için tamamlanması on bir yıl sürmüştür. Ayet sayısı iki yüz seksen altı, kelimeleri altı bin yüz yirmi, harfleri yirmi beş bin beş yüzdür. Fasılaları mim, nûn, dâl, be, re, kâf, lâm harfleridir. (İslam Ansiklopedisi)

Bakat: Şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bakath : Onogur-Bulgarlar’ın bir zamanlar depremle harabeye dönen eski şehrinin adı. Sogdca –kath (şehir) unsuruna bakılırsa Sir Derya’nın orta akış bölgesinde bir yerde Sogdia’nın sınır kenti olmalıydı. (Czegledy)

Bakhan: Türk generali. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baki Mezarlığı : Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Medine İslâm devletinin gerçekleşmesinden sonra kurulan bir mezarlıktır. Buna el-Bakî', Cennetü'l-Bakî, Bakî'u'l-Garkad isimleri de verilmiştir. Fakat genellikle kısaca el- Bakî' denilmektedir. Bu mezarlığa ilk defnedilen sahabî, İslâm'ın Medine'de yayılmasında büyük emeği geçen ve İslâm'da ilk defa müslümanlara cuma namazı kıldıran Es'ad b. Zürare oldu. (İslam Ansiklopedisi)

Baksı : İsim olarak kullanılır. Kam, şaman anlamına gelir. Türkler’in kam dediği efsuncu tabiptir. (A. Erol)

Baktria : Kuzey Afganistan’da ve Sogdia’nın güneyinde, Amu Derya civarında, Baktria dilini konuşan İranî bir kavmin ülkesi. Baktria adının eski Farsça biçimi Bakhtri idi.  Aynı adın gelişmiş bir diğer versiyonu, Arap coğrafya kaynaklarının yazıldığı çağdan itibaren günümüze kadar eski Baktria arazisindeki yani Amu Derya’nın güneyindeki bir bölgeyi işaret eden Balh adıdır. (Czegledy)

Bal çibin : Bal arısı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Balaban : İsim olarak kullanılır. Bir tür doğan, iri, büyük, şişman, gürbüz (kimse, çocuk) anlamlarına gelir. (A. Erol)

Balaçağhoun:  Buğra hanlarının başkenti. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Balak : İsim olarak kullanılır. Manda yavrusu, kedi, tavşan, tilki, ayı yavrusu anlamlarına gelir. (A. Erol)

Balamır : İsim olarak kullanılır. Balamber adı ile bilinen ilk Batı Hun hükümdarı; Çiçi Yabgu’nun dokuzuncu, Mete Han’ın 15. göbekten torunu. (A. Erol)

Balangar : 8-10. yy.da Hazar ülkesinde yani Kafkasya’nın doğu uzantısı ve Hazar Denizi yakınında bir bölgenin ve göçebe bir kavmin adı. Bu saha Savir boylarının iskân yeri olduğundan Balangar adını Savirler’in idareci boyu olarak görmemiz gerek. 567’de, bu saha da Batı Göktürk (Hazar) otoritesi altına girdiğinde, Güney Hazar ülkesinin başkenti Balangar oldu ve yaklaşık bir buçuk yüz yıl boyunca da (yaklaşık 730’a kadar) böyle kaldı. (Czegledy)

Balarath: Nehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Balavuz : Tatlı dilli. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Balbal : Türkçe’dir. Dövüşte öldürülen ya da boğulan düşmanı temsil eden şekilsiz taş; bunda düşmanın ruhunun yaşadığına inanılır (bu taşlar Rusça’daki kameniye baba olarak adlandırılan mezar heykelleriyle karıştırılmamalıdır.) (Roux-O.Asya)

Balçak, Barçak : İsim olarak kullanılır. Kılıç kabzasındaki demir siper, kabza anlamlarına gelir. (A. Erol)

Balık : İsim olarak kullanılır. Eski Türkler’de şehir, kale, saray anlamlarına gelir. Hanbalık, Beşbalık gibi. (A. Erol)

Bâliğ / Baliğa : Çocukluğunu geride bırakarak kendi kişiliğine ve cinsiyetine kavuşan erkek. Bu durumdaki kadına da bâliğa denir. (İslam Ansiklopedisi)

Balin : İsim olarak kullanılır. Doneç boyundaki üç Kuman şehrinden biri. (A. Erol)

Balkh: Horasan’da şehir (Belh). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baltar (Belter, Biltar, Bilter) : İsim olarak kullanılır. Bizans kaynaklarına göre 11. yüzyılda yaşamış bir Peçenek kumandanı. (A. Erol)

Baltistan: bkz. Büyük Po-lu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bamyan: Zabulistan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bamyin: Heptalitler’in başkenti. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ban : Sumerler’de yaklaşık bir litrelik hacim ölçüsü birimi. (Kramer)

Bandagi : Zerdüştîler'de dua, ibadet. (Ateşe Tapmayanlar)

Banu: (Far.) 1. Kadın, hatun, hanım, 2. Prenses, 3. Hanımefendi, 4. Gelin. (tdk.gov.tr)

Baran : İsim olarak kullanılır. 1. Karaşın, esmer. “Bu rengin kırmızı veya sarıya çalanına (kumral) denir. 2. Üzüm, meyve ağaçları ve bitkileri dizisi. 3. Sabanın açtığı iz anlamlarını taşır. (A. Erol)

Baraza : Saban izi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Barça : İsim olarak kullanılır. Hepsi, tamamı anlamına gelir. (A. Erol)

Barçın : İsim olarak kullanılır. İpekli kumaş, kadife anlamlarına gelir. (A. Erol)

Barda: Aghovani’de şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baresman : Bkz. Barsom.

Bareşnum : Zerdüştîler'de dokuz gün devam eden temizleme için büyük ayin. (Ateşe Tapmayanlar)

Bargoun: Hazar Denizi yanında bölge. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bargva : Megrel Dili'nde çapalamak anlamına gelir. (Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili)

Barhebraeus :  13. yüzyılda yaşamış Süryani piskopos ve tarih yazarı. (Czegledy)

Barkan : İsim olarak kullanılır. Yeni ay biçiminde kumul anlamına gelir. (A. Erol)

Barkand: Transoxani’de şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Barkın : İsim olarak kullanılır. Seyyah, turist, gezgin anlamına gelir. (A. Erol)

Barkolu: Göl ve şehir. Bkz. P’ou-lei. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Barlas :  Bir Moğol boyunun adı. (Roux)

Barlas : İsim olarak kullanılır. Yiğit, kahraman, başbuğ anlamına gelir. Ayrıca Aksak Timur’un mensup olduğu boyun adıdır. (A. Erol)

Barlık : Varlık. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Barman : İsim olarak kullanılır. 932 yılına değin kesilen paralarda Bulgar meliki emir ünvanını taşıyor, Barman veya Tarman olarak adlandırılıyordu. (A. Erol)

Barmaudka: Schaba’nın oğlu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Barnaba İncili (Barnabas) : İncil nüshalarından aslına en yakın olanı.
On iki Havari'den biri olup olmadığı ihtilaflı olan Barnaba, aslen Kıbrıslı olup yahudi bir aileden doğmuştur. Asıl adı Joseph (Yusuf)'tur. Barnaba ise "teselli oğlu" anlamında ona sonradan verilmiş bir lâkaptır. (Kitabı Mukaddes, Resullerin İşleri, IV, 36-37; Encyclopedia Britannica, U.S.A. 1970, III,171: Türk Ansiklopedisi, İstanbul 1967, V, 265). Hz. İsa'nın tebliğini yaymaya çalıştığı üç yıllık süre içerisinde zamanının büyük bir kısmını onun yakın takipçisi olarak geçirmiştir. Hz. İsa'dan öğrendiklerini ve duyduklarını bir kitapta topladığı bilinmektedir. Bu kitaba, onun adına izafeten "Barnaba İncili" denilmekte, ancak, kitabını ne zaman yazdığı kesin olarak bilinememektedir. (İslam Ansiklopedisi)

Barogkil: geit. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Barsil :  Muhtemelen Tielö menşeli bir kavim. Bunların bir grubu Doğu Göktürkleri’nin Tibetçe boy kütüğünde rol oynar. Bir diğer boyları 7-9. yüzyıllarda batıda yani Hazar ülkesinde önemli bir rol üstlenmiştir. (Czegledy)

Barskhan: yer. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Barskhan ling: Dağ geçidi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Barsom : Zerdüştîler'de ince dal. (Ateşe Tapmayanlar)

Barygara: Bugün, Hint Limanı Broach. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Basamak : (Dağcılık terimi.) Tırmanışa geçilecek yolla birlikte farklı geçitlerin de zorluk derecesini belirlemek için, en kolay 1.basamak, en zor da 7.basamak olmak üzere bir sıralamaya gidilmiştir. (Dağlar, Popüler Bilim Kitapları TÜBİTAK yayını)

Ba's, Ba's'ı İnkâr : Öldükten sonra dirilmeyi reddetmek. Hayatının başlangıç ve sonu olmayan tek varlık, Allah'tır. Diğer bütün varlıkların bir başlangıç ve bir sonu vardır. Her canlı gibi insan da doğar, büyür ve eceli gelince ölür. Ölen insan için kabir hayatı başlar, kıyamete kadar devam eden kabir hayatından sonra kıyametin kopması ve ikinci defa İsrafil'in (a.s.) sûr'a üfürmesiyle kabirlerdeki bütün cesetler kendi ruhlarıyla birleşerek yerlerinden kalkıp, hesaplarının görüleceği geniş bir sahaya toplanırlar. Ahiret hayatının diğer merhalelerinden geçtikten sonra, iman ve amelleri nisbetinde Allah'ın kendilerine takdir etmiş olduğu Cennet veya Cehennem'e giderek ahiret hayatının devamını yaşamaya başlarlar. (İslam Ansiklopedisi)

Basar : Allah'ın sıfatlarından biri. Işık, renk, şekil, miktar ve her türlü davranışın, güzellik ve yanlışlıkların idrak edildiği duyudur. Kur'an-ı Kerîm'de görmek anlamına gelen Basîr' sözcüğü 36 ayette geçmektedir. (İslam Ansiklopedisi)

Basileios 1 : Kırk altıncı Bizans İmparatoru. (867-886) (G.Ostrogorsky)

Basileios 2 : Elli dördüncü Bizans İmparatoru. (976-1025) (G.Ostrogorsky)

Basiliskos : On üçüncü Bizans İmparatoru. (475-476) (G.Ostrogorsky)

Baskak : İsim olarak kullanılır.  Yiğit anlamına gelir. Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de bu adı taşır. (A. Erol)

Baskak : Türkçe bas kökünden gelir. Moğolca daruga anlamına gelir. İ.Berezin’e göre baskıcı anlamına gelir. A.A.Semenov koruyucu anlamına geldiğini ileri sürer.

Basmalıya basmyl: Halk. Bkz. Pa-si-mi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Basmıl : Melez demektir. Sadece kırk oymaktan teşekkül eden küçük bir halktır. Kırk oymaktan teşekkül ederlerse de büyük güçleri olduğu için onları herhangi bir soya veya kabileye bağlamak mümkün değildir. Yine de işgal ettikleri toprakların azlığına nispetle kalabalık olmaları mümkün gözükmüyor. Aristov Basmıl’ı cins isim, sonra da etnonim olarak kabul etmektedir. (Tıpkı Kazaklar’daki Argınlar gibi.) Basmıllar önce Doğu Tarbagatay’da yaşamış, sonra ne zaman olduğu bilinmese de, Doğu Cungarya’ya göç etmişlerdir.(Gumilev)

Basta : Mısır unundan veya pirinçten yapılmış ekmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bastion : Kale burcu, sağlamlaştırılmış yer. (G. Bean)

Ba’su Bâde’l-Mevt : Öldükten sonra tekrar dirilmek. Buna "haşr-ı ecsâd (cesedlerin birleşmesi) neş'e-i uhrâ (ikinci yaratılış) da denir. Bu dirilme İsrafil (a.s.)'ın sûra ikinci defa üflemesiyle olacaktır. Buna iman etmek İslâmî akîde gereğidir. Kur'an-ı Kerîm'de "Sonra sûra bir defa daha üflenecektir. Bir de görürsün ki insanlar kabirlerinden doğrulmuş bakıyorlar. " (ez-Zümer, 39/68) buyurulur. O zaman Allah Teâlâ insanların dağılan parçalarının aslî uzuv ve parçalarını bir araya getirecek ve Âlem-i Berzah*'da bulunan ruhlarını bedenlerine iade ederek diriltecektir. (İslam Ansiklopedisi)

Baş : 1.Kafa, 2.Birinci kişi, başkan, 3.Üstün. (Örn: Baş urub caşağan: Birisinin emrinden yaşayan kişi.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baş bavlu kul : Satın alınan köle. Hayatı sahibine aittir. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baş culğuç, baş culuvçu, digiza : Suçlanan insanı koruyan kişi. Digiza sözcüğü düğün sırasında gelinin yanında bulunan kadın için de kullanılır. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baş çağar : Delirtir. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baş dönmesi : (Vertige) Bazı dağcıların üstesinden gelmek zorunda oldukları, beraberinde denge bozukluğunu da getiren bir tür boşluk korkusu. (Dağlar, Popüler Bilim Kitapları TÜBİTAK yayını)

Başak: 1. Astronomi Zodyak üzerinde Aslan ile Terazi burçları arasında bulunan burcun adı, 2. Arpa, buğday, yulaf gibi ekinlerin tanelerini taşıyan kılçıklı başı. (tdk.gov.tr)

Başatlık : (Eski terimle hakimiyet) (Fr., İng. dominance). 1. (Çevrebilimde) Bir topluluğun başka bir topluluk üzerindeki üstünlüğü 2. (Toplumsal ruhbilimde) başkalarını yönetmeye eğilimli kişilik özelliği, 3. (Dirimbilimde) Mendel Yasası'na göre bir özelliğin gensel kalıtım yoluyla en yüksek olasılıkla ortaya çıkma eğilimi göstermesi. (Toplumbilim Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Başçı :  Yönetici. (Örn: Kandı başçı: Kanlı yönetici.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Başı kıt : Kıt akıllı, kuş beyinli. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bâtıl : Gerçekle ilgisi olmayan, doğru ve haklı olmayan, boş, temelsiz, yanlış şey.
İlmin olduğu yerde cehaletin, adaletin bulunduğu yerde zulmün tutunamadığı gibi, hakkın olduğu yerde de batıl tutunamaz. Arapça Ba-ta-la kökünden türeyen batıl kavramı Kur'anı Kerîm'i: yirmi sekiz ayetinde geçmektedir. (İslam Ansiklopedisi)

Bâtıniyye : Kur'an ve hadislerdeki her zâhirin, açık hükmün bir de bâtını, iç yüzü, herkesin anlayamayacağı gizli tarafı olduğunu ve Kur'an ile hadislerin ancak tevil (yorumlama) ile anlaşılabileceğini iddia eden fırkalara XII. asırdan itibaren toptan verilen isim. Bunlar kendilerinin Şiâ'ya mensup olduklarını iddia ederlerse de, İslâm bilginleri tarafından İslâm dışı kabul edilmiştir. Bâtınîlere, muhtelif vesileler ile verilmiş isimler şunlardır: Karâmıta, Sâibiye, İsmâiliye, Mübarekiye, Bâbekiye. (İslam Ansiklopedisi)

Batıvul : Dibi bataklığa dönüşmüş suyu yenilenmeyen göl. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Batu : İsim olarak kullanılır. Batı, kuvvetli, yiğit anlamlarını taşır. (A. Erol)

Batur : İsim olarak kullanılır. Batır, cılasın, bahadır, er, koçak, kahraman, yiğit, sökmen vb. anlamlarına gelir. (A. Erol)

Battax : Saçlar. (Saha Halk Edebiyatı)

Baukis : Bakınız (P harfindeki) Philemon ile Baukis.

Baukour: Kuça’nın 320 li (150 km) doğusunda bir yer, Karaşar’ın takiben 700 li (380 km) batısındadır. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bav : Dam, ahır. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bavur : Karaciğer. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bayan : İsim olarak kullanılır. Zengin, kudretli anlamına gelir. Eski Türkler’de Tanrı’ya verilen sıfatlardan biri idi.  “Bayan, Bayındır, Buyan, Bayın” Sanskritçe puyan’ın (sevap, iyi iş), Moğolca ve Uygurca’da aldığı biçimlerdir. (A. Erol)

Bayanrsig veya Barslig: halk. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bayar : İsim olarak kullanılır. Tanrı’ya verilen sıfatlardan, yüce, ulu anlamlarını taşır. Ayrıca  memuriyet ve şeref ünvanıdır. (A. Erol)

Bayık : İsim olarak kullanılır. Doğru söz anlamına gelir. (A. Erol)

Bayırkou: Halk. Bkz. Pa-ye-kou. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Baykal : İsim olarak kullanılır. Deniz anlamına gelir. (A. Erol)

Baylan : İsim olarak kullanılır. Nazlı, şımarık, yapmacıklı, suni, uydurma, tembel, işsiz, güçsüz anlamlarına gelir. (A. Erol)

Baylav : İsim olarak kullanılır. Deve ve benzeri taşıyıcı hayvanların yüklerindeki dengeyi sağlamak için kullanılan ağırlık anlamını taşır. (A. Erol)

Baymak : Ters basan kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baymey Han : Göktürkler’in son hakanı. Uygur beyi Peylo Göktürkler’i yenerek Baymey Han’ın kellesini Çin’e gönderdi. Göktürkler’in geri kalanı da Bilge Han’ın dul karısı ve aynı zamanda Tonyukuk’un kızı Po-beg idaresinde zar zor Çin’e teslim olarak Çinlileşip eridiler. (Gumilev)

Bayra : 1.Amazon, 2.Yaramaz kız çocuğu. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bayraç : İsim olarak kullanılır. Orta Asya Türkmenleri’nin Sarık boyundaki büyük oymağının adıdır. (A. Erol)

Bayrı : İsim olarak kullanılır. Tanrı sıfatı, eskiden beri varolan, kadim anlamlarını taşır. Gazneliler Devleti’nin (962-1183) hükümdarlarından biridir (972-977). Ayrıca Moğol kabileleri teşkilâtlarını büyütürken, Cuci evladından “Oğlan”ların buyruğuna, irsen intikal etmek üzere “Nöker” tayin edilir, nökerliğin irsen devam etmesine de “Bayrı” denirdi. (A. Erol)

Baysal : İsim olarak kullanılır. Asayiş, sükun, bolluk, rahat, ağırbaşlılık (Kazakça’da) anlamlarını taşır. (A. Erol)

Baysu : İsim olarak kullanılır. Bol, bereketli, gür su anlamına gelir. (A. Erol)

Baytal : Kısrak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Baz : Süslü kutu. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bazık : Kalın. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bazilika : 1. Ortada geniş ve yüksek, yanlarda alçak ve dar birbirine paralel üç salondan oluşan Roma yapısı. 2. Bir orta salon ve ondan daha alçak iki ya da dört yan salondan oluşan Bizans kilisesi. (E. Akurgal)

Beçkem : İsim olarak kullanılır. Alamet anlamına gelir. Türk yiğitlerinin savaşlarda alamet olarak taşıdığı ipek veya yaban sığırı kuyruğundan kumaşlara bu ad verilir. Oğuzlar buna perçem derlerdi. (A. Erol)

Bedel: Unvan. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Beden : (Alm Leib, Fr.corps, İng. Body, Lat. Corpus) 1. (Eski Yunan Felsefesi’nde) İnsan ruhunu bu dünyadaki yaşamı sırasında içinde tutsaklayan canlı varlık. 2. (Aristoteles’te) Ruhun etki aracı ve aygıtı. Aristoteles’te ruh bedenin biçimleyici ilkesidir, entelekheia’sıdır. 2. (Descartes’te) Ruhun yanı sıra insanın başka bir  bağımsız kurucu öğesi, 4. Ruhsal yaşamın doğal temeli. 5. Yaşamın görünen, somut biçimi. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Beden hücresi : Bedende, cinsiyet hücreleri (yumurta hücresi ve sperm) dışında kalan bütün hücreler. (biltek.tubitak.gov.tr)

Bedene : Kurbanlık deve veya sığır. Hac'da kurban edilmek üzere Harem'e hediye edilen beş yaşını tamamlamış deve ile iki yaşını tamamlamış sığırlara bedene adı verilmektedir. Bedene kurbanlıkları Harem'e hedy edildikten sonra sahibi tarafından sütü sağılmaz. Sağıldığı takdirde de bu süt fakirlerin hakkıdır, onlara dağıtılır. Şayet bedene'den sahibi istifade etmişse, istifade miktarınca tasaddukta bulunması gerekir. Bedene kurbanlıklara binmek caizdir. Ancak zaruret olmadığı müddetçe binilmemesi daha uygun görülmüştür. (İslam Ansiklopedisi)

Beder : Utanmaz. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Beder : Kimurha Nehri boyunda bir dağ burnu. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Bedî : Cenâb-ı Allah'ın esma-i hüsnasından biri. Kendinden türediği Be de' fiilî "icat etmek, örneksiz yapmak, yokken eşsiz biçimde ortaya koymak" demektir. Allah'la ilgili olarak kullanıldığında, "aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmek" anlamı da verilmiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Bedir Gazvesi : İslâm devletinin Medine'de kurulmasından sonra müslümanlarla müşrikler arasında meydana gelen ilk savaş. Bu savaşa, yapıldığı kasabanın adıyla anılarak, Bedir Gazvesi denilmiştir. Bedir kasabası Medine'nin 120 km. kadar güneybatısında ve Kızıl Deniz sahiline 20 km. uzaklıktadır. Bedir, Mekke'den gelip Medine'den geçerek Suriye'ye kadar uzanan yol üzerinde olup, Mekke-Medine arasındaki konak yerlerinden biri idi. Bedir halkı kasabalarına uğrayan ticaret kervanlarına verdikleri hizmetler karşılığında elde ettikleri kazançlarla geçinirlerdi. Ayrıca her yıl Zilkade ayında burada kurulan bir panayır kasaba halkına önemli gelir sağlardı. Bedir kasabasının İslâm savaş tarihinde önemli bir mevkii vardır. (İslam Ansiklopedisi)

Bediş : Ayıp, rezalet. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Beg :  Türkçe’dir. “Soylu, efendi” anlamını taşır. Bu ünvan yüksek rütbedeki derebeylerine verilirdi. Daha sonra Osmanlılar’da bey biçimini alacaktır. (Roux-O.Asya)

Begene : Arpa unu ve peynirle yapılan yağlı yemek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Begevül : Bir yerden bir yere haber götüren, posta gibi çalışan ücretli serbest kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Behdin :  Zerdüşt dinine inanan, din adamları sınıfından olmayan. (Ateşe Tapmayanlar)

Beheşt : Zerdüştîler'de cennet. (Ateşe Tapmayanlar)

Behram : Bkz. Warharan.

Behram :  İran tarihindeki bazı kıralların adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Beki : Moğolca’dır. “Büyük şaman” ve en yüksek rütbedeki derebeylerine bu ad verilirdi. Daha sonra Osmanlılar’da bey biçimini alacaktır. (Roux-O.Asya)

Bekir: (Arapça). Sabahları erken kalkmayı alışkanlık edinen kimse. (tdk.gov.tr)

Bektaşîlik : Hacı Bektaş Velî tarafından kurulduğu kabul edilen tarikatın adı. Bu tarikatın kuruluşu her ne kadar Hacı Bektaş Velî'ye nisbet ediliyorsa da esas teşekkülü daha sonraki dönemlere rastlar. Bektaşî tarikatının silsilesini Bektaşîler şu şekilde naklederler: "Hz. Ali, Hasan-ı Basri, Habib el-Acemi, Davud et-Tai, Ma'ruf el-Kerhi, Şeyh Sırrı es-Sakatî, Cüneyd-i Bağdâdî, Ebû Ali Merâğî, Şeyh Ebû Ali Hasan, Şeyh Ebu Osman Mağribî, Şeyh Ebu Kasım Gürganî, Şeyh Ebû Hasan Harkânî, Şeyh Ebû Farmidî, Fazl İbn-i Muhammed et-Tusi Hoca Ahmed Yesevî, Hoca Yusuf Hemedâni, Şeyh Lokmanü'l-Horasanî, Pir-i Tarikat Es-Seyyid Muhammed Bektaş-ı Velî İbn-i İbrahimü's-Sânî."
Hacı Bektaş-i Velî'nin neseplerini de şöyle gösterirler: İmam Ali, İmam Hüseyin, İmam Zeynelâbidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Musa el-Kâzım, İmam Ali Rıza, İmam Muhammed Nakî, İmam Hasan el-Askerî, İmam Muhammed Mehdî, Seyyid İbrahimü'l-Mükrimü'l-Hicap, Seyyid Hasan, İbni Seyyid İbrahim, Seyyid Muhammedü's-Sânî, Seyyid Mehdi, İbni Seyyid Muhammedü's-Sani, Seyyid İbrahim, İbn Seyyid Hasan, Seyyid Muhammed, İbn İbrahim, İbn Seyyid, Elhak İbn Seyyid Muhammed, Seyyid Musa İbn Seyid İshak, Seyyid İbrahimü's Sani, İbn Seyyid Musa, Seyyid Muhammed eş-Şehir Hacı Bektaşî Velî, İbn Seyyid İbrahimü's-Sânî.
Hacı Bektaşî Velî'nin annesi Şeyh Ahmed Nişâbûri'nin kızı Hâtem Hatun'dur. Bektaş-ı Velî hicrî 645 yılında Nişâbur'da doğdu. 680'de Ahmed Yesevî'nin tavsiyesiyle Anadolu'ya geçti. Kırşehir yakınında "Karabük"e yerleşti, 738 de vefat etti.
Bektaşîlik, Anadolu'nun ortasında ıssız bir köyde doğmuştur. Âlimlerden uzak kaldığı gibi şehirlilerden çok köylüler ve yörükler arasında yayıldı. Hatta çoğu kez göze bile çarpmadı. Ancak tamamıyla kurulduktan ve dal budak saldıktan sonra anlaşıldı. Bektaşilik her tarikat gibi batınîdir. Bâtına ait birtakım tasavvufî esrar ile içli dışlıdır. Fakat bâtınilik meselelerinde öbür tarikatlardan ayrılır. Mâlum olan "Bâtınî"lere yaklaşır. Bektâşîler her şeylerini gizli tutarlar. Her türlü teşkilatları saklıdır. Birtakım işaretler ve remizler kullanırlar. Buna binâen tarihte meşhur olan "Bâtınî"lerle alâkaları vardır. Tarikatların birçoklarında bulunan "seyr-i sülûk" Bektaşilik'te yoktur. Muayyen "evrad ve ezkâr" bile mevcut değildir. Ancak "inâbe" ve "ikrar" ile "âyin-i Cem" vardır.
Bektaşîlik'te Ehl-i Beyt'e fazla sevgi gösterilir. Bu muhabbet ifrata kadar varır. Hatta Bektaşiliği mezhep itibarıyla "Ca'feri"; irfan ve felsefe itibarıyla "Hurûfi" diye tanımlayanlar vardır. Gerçekten Anadolu Bektaşîleri (Alevîler) Ca'feri mezhebinde olduklarını açıktan açığa söylerler. Mezhepte Ca'feri, tarikatte Bektaşî ve Alevî bulunduklarını itiraf ederler.
Bektaşîler, Ca'ferî fıkhını kabul ettikleri gibi İmamiyye mezhebini de kabul etmişlerdir. Oniki imamı takdis ederler. Hz. Ebû Bekr, Osman, Ömer ile Hz. Âişe'yi pek sevmezler. Bektâşîlik'te az çok tasavvuf, büyük miktarda Hurûfilik, Ahilik, Bâbailik,* Bâtınilik, Hulûl* ve Tenâsuh*, Ca'ferilik, Şiî'lik, İmami'lik, Şâmani'lik, Lama'lık hatta teslis gibi eski ve yeni bir çok unsurlar vardır. Onun için içinden çıkılmaz bir şekil almıştır.
Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşunda Hacı Bektaş Velî dua etmiş, bu nedenle Yeniçeriler onu pir olarak tanımışlardır. Yeniçeri Ocağı'na "Hacı Bektaş Ocağı" denmesi bundan dolayıdır. Bu tarikatın Türkler arasında tutunmasının, yaygınlık kazanmasının sebeplerinden birisi Yeniçerilerle ilgisinin bulunmasıdır. Çeşitli grupları ve cereyanları bünyesinde barındırması, toleransı, tarikat mensuplarının halkla içli dışlı olması; özellikle Bektaşî edebiyatını oluşturan eserlerin Türkçe ile ve halkın rahatlıkla anlayacağı bir üslupla yazılması, Bektaşîliğin yaygınlık kazanmasını sağlayan başlıca hususlardır.
Bektaşîlik Anadolu sınırları içinde kalmamış; Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Mısır, Arnavutluk ve Macaristan'a kadar yayılmıştır.
Sünnî bir yapıya oturan Osmanlı devletinde, Şiî-Bâtınî unsurların karıştığı Bektaşîlik, aynı tempo ile yürüyemedi. Yeniçeri Ocağı'nın etkisi azalınca, hatta Sultan II. Mahmud'un Yeniçeri Ocağı'nı ilgasıyla Bektaşîlik de ilga edildi. Ancak Sultan Abdülaziz zamanında yeniden canlandı, gelişimini sürdürmeye başladı. 30 Kasım 1925'te tekkelerin kapatılmasıyla Bektaşîlik resmen son buldu.
Bektaşîlik başlıca iki kola ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi Hacı Bektaş Veli'nin evli olduğunu kabul eden Çelebiler koludur. Bunlar, kendilerini Hacı Bektaş Veli'nin neslinden sayarlar. Bu nedenle bunlara "bel oğlu" adı verilir. Bu kol Anadolu'da yaygınlık kazanmıştır. İkinci kol mensuplarına Babağân kolu denilir. Bunlar tarikat yoluyla Hacı Bektaş Veli'ye bağlı oldukları için "yol oğlu" adıyla anılırlar. Bu kola mensup olanlar Hacı Bektaş Velî'nin bekâr olduğunu kabul ederler. Bu anlayış İstanbul, Rumeli ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yaygınlık kazanmıştır. Zaman zaman bu iki grup birbirlerine karşı düşmanca tavır takınmışlardır.
Bektaşîliğe girecek olan kişi belirli bir müddet denenir. Sonra "ikrar âyini" denilen bir törenle tarikata girer.
Bektaşîlik'te müridler beş dereceye ayrılır: 1-Muhiblik, 2-Dervişlik, 3-Babalık, 4-Mücerredlik, 5-Halifelik.
Muhib'in iki Bektaşî'nin kefâletiyle tarîkata intisabı kabul edilir. Buna "el almak" veya "nasib almak" da denilir. Dervişliği isteyen erkek muhib tekkeye alınır. Hizmetleriyle bunu isbata çatışırsa dervişliğe kabul edilir ve dervişlik tacı giydirilir. Üçüncü derece babalıktır. Babalık dervişe halife tarafından verilen bir mertebedir. Yeteneğini ispat eden dervişe bizzat halife tarafından bu pâye verilir. Halîfenin icâzetiyle bundan sonra muhib ve derviş yetiştirebilir. Babaların Hz. Peygamber soyundan geldiklerini kabul edenler yeşil sarık sararlar.
Dördüncü derece mücerredliktir. Bu dereceye yükselmek için evlenmemiş olmak gerekmektedir. Mücerredliğe seçilen aday dervişlerden ve babalar arasından seçilir. Bu derece halifeye en yakın olanıdır. Belirli bir merâsim yapılır. Adayın sağ kulağı delinir; Mengûş adı verilen bir küpe takılır. Bunlar kendilerini tarikata adadıkları için evlenemezler, çocuk sahibi olamazlar.
Bektaşî babası halifelik makamlarından birine müracaat eder. Eğer halifeliğe gerek varsa ve müracaatı da kabul edilirse ona halifelik icazeti verilir. Bunun dışında bir baba, üç mücerredin imzasıyla da halifelik makamını elde edebilir. Bektaşîlik dört temel üzerine oturur. Bu dört temele dört kapı denir. Şerîat kapısının mensupları Şerîata ve Ehl-i Beyt'in yoluna uymak zorundadır. Tarikata giren "yol oğlanları" da bu yolun gereklerine uymağa mecburdur. Hakikat kapısının mensubu, evrenin sırrını öğrenecek, marifet kapısının mensubu da nefsini mâsivâdan temizleyecektir.
Bektaşîlikte ana ilke Hz. Muhammed (s.a.s.)'in soyunu ve oniki imamı sevmek ve Ehl-i Beyt düşmanlarından uzak olmaktır.
Bektaşî tarikatının kendine özgü gelenekleri vardır: Bıyıklarını ve sakallarını uzatırlar. Karşılaştıkları zaman sağ ellerini kalplerinin üstüne koyarlar. Birbirinin ellerini öperler. Başlarına oniki dilimli taç giyerler. Göğüslerine "teslim taşı" adını verdikleri oniki dilimli bir taç takarlar. Hırka giyerler, kemer kuşanırlar.. Birbirlerine ömür boyu yardımcı olmak amacıyla :"yol kardeşi" adını verdikleri bir arkadaş edinirler. Evfi Bektaşîler boşanmazlar. Nasib kapanmasın diye kaşığı sofra üzerine yüzüstü bırakmazlar. Kapının eşiğine basmazlar. Hulûl, tenâsuh ve hattâ teslis anlayışı, inanç olarak Bektaşîliğe hakim olmuştur.
Bektaşîlik alevîlikle iç içe girmiş bu nedenle özellikleri bozulmuştur. Bazı âdetler değişikliğe uğramıştır- Çelebiler ile Babağân arasındaki mücadeleden sonra evlenmemek âdet haline getirilmeye çalışılmıştır. Daha önceleri şerbet içilirken, sonraları bunun yerini şarap ve içki içme âdeti almıştır. Allah'ın yasakladığı bazı haramlar mübah sayılmaya başlanmıştır. Namaz kaldırılmış, yerine niyaz ikame edilmiştir.
Bektaşî tekkeleri genellikle dağ eteklerinde, ıssız, sakin yerlerde kurulmuştur.
Bektaşî edebiyatı halk şiirinden yararlanmış, genellikte halk şiirindeki vezin, kafiye vb. özelliklere sadık kalınmıştır.
Bektaşî tekkelerinde ve dergahlarında icra edilen musîki genelde halk musîkisine çok yakındır. Bektaşîlik zengin bir tekke musîkisine sahiptir. (Cemil ÇİFTÇİ) (İslam Ansiklopedisi)

Bekter : Cengiz Han'ın üvey kardeşi. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Bel : (Türkmenler) Dağın geçit veren iniş yerlerine bu adı verir.

Bel sağadak : Kemere asılan yan sadak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bel'am İbn Bâûra : Hz. Musa (a.s.) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat etmiş olan ilim adamı. A'raf suresinin 175-176'ncı ayetleri münasebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel'am İbn Bâura (veya Bel'am İbn Eber)' nın, İsrâiloğulları'ndan, devler ülkesinden, Yemen diyarından veya Ken'an ilinden Allah'ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duası müstecap, yanında Allah'ın ismi a'zamı bulunan ve fakat sonradan itaatsızlığa düşmüş bir kimse olduğu şeklinde rivayetler vardır. Her ne kadar Lût (a.s.)'ın kızlarından biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun Yahudiler tarafından müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir. (Taberî, Tefsiru't-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, "Bel'âm İbn Bâura" Mad.) (İslam Ansiklopedisi)

Belçer, Belçir : İsim olarak kullanılır. Otu bol, bereketli step anlamına gelir. Bizans kaynaklarına göre dede ve torun olan ünlü iki Peçenek kumandanının adıdır. (A. Erol)

Belek : İsim olarak kullanılır. Bebekleri sarıp kundak yapmaya yarayan genişçe bez, bebek beşiği içine yerleştirilen yatak anlamlarına gelir. Ayrıca Artukoğlu İlgazi’nin yeğeninin adıdır. (İbnü’l Esir’den). Bir Kırgız oymağı da bu adı taşır. (A. Erol)

Belen : (Türkmenler) Üzerinden yol geçen dağ sırtlarına bu adı verir. (A.Rıza.Yalman)

Belend: Kapı pervazı ve çerçevesi. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Belensem: Katran. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Belgin: (T.) Tam ve kesin olarak belirlenmiş olan, açık, anlaşılır, belirgin. (tdk.gov.tr)

Belgutai : Cengiz Han'ın üvey kardeşi. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Beli: Evet. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Belik : İsim olarak kullanılır. Doruk, şahika, zirve, saç örgüsü anlamlarına gelir. (A. Erol)

Belirlenimcilik : (Alm. Determinismus, Fr. Déterminisme, İng. Determinism, Lat. Determinare = sınırlama, belirleme) (Eski terimle icabiye) I. (Doğa bilimlerinde) Evrende bütün olup bitenlerin nedensellik bağlantısı içinde belirlendiğini öne süren görüş. II. (Tanrıbilimde) Evrendeki olayların yanı sıra insanın istencini de Tanrının belirlediğini öne süren öğreti. III. (Ahlak felsefesinde) 1- İnsanın isteme ve eylemlerinin iç ve dış nedenlerle belirlenmiş olduğunu, dolayısıyla salt bir istenç özgürlüğü olamayacağını savunan görüş. Buna göre: a.İstenç ve eylem dış etkenlerin ürünüdür (mekanist belirlenimcilik). B.İnsanın istemleri her zaman içinde bulunduğu toplumsal koşullara bağlıdır; bu koşullar istenci belirler (Toplumsal Belirlenimcilik). c.İnsanın eylemlerini tarih belirler (Tarihsel Belirlenimcilik). 2-İstenç ve eylemleri iç etkenlerin, ben’in, kişiliğin ürünü olarak gören anlayış. İstencin ve eylemin nedeni kişilik olarak alındığından özgürlüğe de yer verilmiş olur (özbelirlenim: autodeterminismus). (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Belirtik : (Alm. Explizit, Fr., İng. Explicite) (Eski terimle sarih): Açılmış, ortaya serilmiş, açık, belli, açıkça dile getirilmiş, bildirilmiş. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Belit : (Alm. Axiom, Fr. Axiome, İng. Axiom, Yun. Axioma) (Eski terimle mütearife) 1-Başka bir önermeye geri götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve öndayanağı olan temel önerme. 2- (Daha genel olarak) Apaçık olsun ya da olmasın, tümdengelimli bir dizgenin başında yer alan, kendisi tanıtlanamayan, ama öteki önermelerin tanıtlanmasına yarayan önerme. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bellek : (Alm. Gedächtnis, Fr. Mémoire, İng. Memory, Lat. memoria) (Eski terimle hafıza). 1- İzlenimleri, algıları vb. saklama ve yeniden bilinçte canlandırma yetisi. 2- İzlenimlerin, algıların vb. saklandığı yer. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bellona: Romalılar'ın savaş (bellum) tanrıçasıdır. Bellicosus (savaşseverlik) buradan gelir. (Estin-Laporte)

Ben : (Alm.Ich, Fr. Mai, İng. Myself, Lat. Ego) (Eski terimle ene). 1- Bilinçli bireyin kendini başkalarından ayırmasını dile getiren sözcük. 2- Bilinç edimlerinin taşıyıcısı. (Ör. Descartes’te düşünen varlık, düşünen töz; Hume’de tasarımlar demeti.) (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bencilik : (Alm.Egoismus, Fr. Ègoisme, İng.egoism) (Eski terimle hodkâmlık, egoizm) 1- (Genel anlamı) : Ben düşkünlüğü; kendine düşkünlük, başkalarını göz önüne almadan yalnız kendini, kendi çıkarını düşünme. 2- İnsanın bütün eylemlerinin “ben sevgisi”yle belirlenmiş olduğunu, buna göre ahlaklılığın da yalnızca kendini koruma içgüdüsünün bir biçimi olduğunu, bütün eylemlerin kendini koruma içgüdüsünden ve “ben sevgisi”nden çıktığını öne süren öğreti (Hobbes). 3- Kendi “ben”ini ve çıkarını yaşamın mutlak ilkesi yapan anlayış. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bengi, Bengü, Bangu : İsim olarak kullanılır. Ebedi, sonsuz anlamına gelir. Hem Toros Tahtacıları hem de Ege’nin çeşitli yerlerinde köylülerce yaşatılan ve yer yer Mengü, Mengi, Bengi denilen oyun da bu adı taşır. (A. Erol)

Benu Mustalik Gazvesi : Hicretin beşinci yılında yapılan ve Peygamberimiz (s.a.s.)'in bizzat ordu kumandanı olarak katıldığı gazve. Bu gazveye "müreysi' gazvesi" de denilir. Mustalikoğulları Huzaa kabîlesine mensup küçük bir obadır. "Müreysi" ise, bu kabilenin çevresinde konakladığı bir kuyunun adıdır. (İslam Ansiklopedisi)

Ber : (Türkmenler) Üstü oval ve düz dağların düzlüklerine bu adı verir. (A.Rıza.Yalman)

Berâet Gecesi : Şaban ayının on dördüncü gününü on beşinci gününe bağlayan gece.
Bu gece, değişik adlarla da anılmaktadır: Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle “Mübârek”; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle “Beraet”; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle “Rahmet”, geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle “Berae veya Sakk” adı da verilir. (İslam Ansiklopedisi)

Bergehe : Sahalar’ın kalpağa verdikleri ad. (Saha Halk Edebiyatı)

Bergi : Megrel Dili'nde çapanın adı. (Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili,Simon Canaşia, İvane Cavahişvili)

Berinçek : Durmadan veren, eli, kalbi, ruhu açık, fedakar insan. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Berke, Berge : İsim olarak kullanılır. Kamçı, değnek, kayısı, zerdali, şetali, kanepe, seki anlamlarına gelir. Ayrıca Altınordu hükümdarı’nın adıdır. Çengiz Han’ın torunu Cuci’nin oğlu ve Batu Han’ın kardeşi de bu adı taşır. (A. Erol)

Berna: (Farsça). Gençlik, delikanlı, yiğit. (tdk.gov.tr)

Berne : Gelinin damadın ailesine getirdiği hediyeler. Bu töre Çin prensesini vergiyle birlikte Hun Şanyüsüne getirdikleri dönemlerden (M.Ö. 5-3. asır) kalmış ve Hun-Karaçaylılar'da günümüzde de korunmaktadır. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Beşer : (Ar. isim) İnsan. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Beşeriyyât : (Ar. isim) Antropoloji. (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Beşevlen : Beş kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Beşir : (Ar. sıfat) 1. Müjde getiren, müjdeci, 2. Güleryüzlü, güleç [adam] (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Bet : 1.Yüz, 2.Vicdan. (Örn: Bet cerge karar: Yüz yere bakar, utanır.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Betdeş cıyıluv : Yüzleşme toplantısı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Betimleme : (Alm.Beschreibung, Fr., İng. Description, Lat. Descriptio) (Eski terimle tasvir, tavsif): Somut gerçekliği içinde bir nesnenin, kendine özgü belirtilerin elde geldiğince tam ve açık seçik bir biçimde göz önüne serme. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Betleşüv : Yüzleşmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Betûl : (Ar. sıfat) Erkeklerden çekinen namuslu kadın, 2. (isim) Hz.Muhammed'in kızı Fatımat-üz-Zehra ile Hz.Meryem'in lâkapları, 3. Ayrı kök salan.  (Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, F.Devellioğlu)

Berythos : Beyrut.

Berzah : Set, engel, iki şey arasındaki perde. Istılahî anlamıyla berzah; madde âlemi ile mana âlemi (ruhlar âlemi), ruhlar âlemi yani ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları âlem, ya da kabir âleminin adıdır. (İslam Ansiklopedisi)

Bey-shih : Birçok Kuzey Çin hanedanı yıllıklarından yararlanmak suretiyle 7. yüzyılda hazırlanmış Çince dinastik eser. Batı Türkistan’daki ülkeler hakkında önemli tasvirler içerir. (Czegledy)

Beydeş : İsim olarak kullanılır. Adil, emsal, küfüv anlamlarına gelir. (A. Erol)

Beygu : İsim olarak kullanılır. Şahine çok benzeyen yırtıcı bir kuş anlamına gelir. (A. Erol)

Beytullah : Allah evi, Kâbe. Beyt, Arapça'da ev demektir. Tertip olarak Beytullah, Allah'ın evi demek olup Kâbe* hakkında kullanılan bir tabirdir. Kur'an-ı Kerîm'de daha çok belirti harfiyle "el-beyt" şeklinde kullanılır ve bununla Beytullah, Kâbe kasdedilir. Ayrıca iki ayette el-Beytü'l-Haram* yani mukaddes ev (el-Mâide 5/2, 97), iki ayette de eski ev anlamında el-Beytü'l-Atîk, (el-Hac, 22/29, 33) şeklinde kullanılır. Kâbe ismi ise Kur'an-ı Kerîm'de sadece iki yerde (el-Mâide, 5/95, 97) zikredilir. (İslam Ansiklopedisi)

Beytü’l-Haram : Mukaddes, korunulan ve sakınılan ev. Mekke'de Kâbe'nin bulunduğu sahadaki mescidin adı. Buna haram denilmesi o sahaya saygı ve tazim göstermek vacip olduğu içindir. Kendisine karşı saygısızlık caiz olmadığı için Mekke'ye de Beled-i Haram denilmiştir. Beytü'l-Haram ifadesi Kur'an-ı Kerîm'de iki defa zikredilir. Bunlardan birinde: "Ey iman edenler! Rablerinin lütuf ve rızasını arzu ederek Beytü'l-Haram'a doğru gelenlere saygısızlık etmeyin. " (el-Mâide, 5/2) buyrularak, değil Beytü'l-Haram'a, oraya gelenlere bile saygısızlık edilmemesi emredilir. İkinci ayette "Allah Kâbe'yi, O Beytü'l-Haram'ı... insanlar için bir kıyam yeri kılmıştır." (el-Mâide, 5/97) buyurulur.
Beytu'l-Haram Allah'ın insanlar için bir hayat kaynağı kıldığı, İslâm'ın şiar ve prensiplerini haykıracakları ve özellikle hac mevsiminde bütün İslâm düşmanlarına karşı tavırlarını ortaya koyacakları bir mekân kılmıştır. Beytu'l-Haram müslümanların yılda bir kez toplanıp bütün problem ve dertlerini görüşecekleri mukaddes yerdir. (Daha geniş bilgi için bk. Kâbe). (Ahmed AĞIRAKÇA) (İslam Ansiklopedisi)

Beytü’l-Makdis : İslâm'da üç mukaddes mescitten biri olan Kudüs'teki mescid. Müslümanların ilk kıblesi. Buna Beytü'l-Mukaddes (mukaddes ev), Kudûs Camii ve Mescid-i Aksâ* da denir. Mescid-i Aksâ; en uzak mescid demektir. Mekke'ye bir aylık mesafede olduğu için bu isim verilmiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Beytü’l-Mal : İslâm devletinin hazinesi, devletin malîye işleriyle ilgilenen kurum. Beyt, Arapça "ev" anlamında olup, "beytü'l-mâl" mal evi, hazine demektir. İslâm'da devlet hazinesi ve mâliye dairesine beytü'l-mâl adı verilmiştir. Beytü'l-mâl tabiri ile hem devletin maliye işlerinin idare edildiği bina, hem de devlet hazinesi kastedilir. Beytü'l-mal İslâm devletinin hazinesidir. Bu tabir ilk zamanlarda sadece soyut bir kavram iken, Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında daha belirgin bir duruma kavuşturulmuştur. (İslam Ansiklopedisi)

Bhagaria :  Zerdüştîler'de eski geleneklerine bağlı bir grup din adamı. (Ateşe Tapmayanlar)

Bhandar : Zerdüştîler'de sessizlik kulesindeki merkez kuyu. (Ateşe Tapmayanlar)

Bılaxı : Sahalar’ın pireye verdikleri ad. (Saha Halk Edebiyatı)

Bılıt : Sahalar’ın buluta verdikleri ad. (Saha Halk Edebiyatı)

Bırdax : Sahalar’ın sivrisineğe verdikleri ad. (Saha Halk Edebiyatı)

Bışlak : Peynir. Kuruduktan sonra yoğurt suyunda bekletilen koyun işkembesiyle mayalanan sütten yapılan peynir.
             (Örn: Kum bışlak : Şekillendirilmiş peynir,
              Gıbıt bışlak : Koyun tulumunda yapılan, özel tatlı, şekilli peynir,
              Sıkma bışlak : Yumuşak, yuvarlak şekilli tuzsuz veya az tuzlu kahvaltılık peynir.
              Kurt bışlak : Topak yapılmış kuru peynir. Yazın kurutulur ve yıllarca bozulmaz.
              Tatıran bışlak : Özel bitkisel harç koyulmuş, biberli ve tuzlu peynir.
              Üşügen bışlak : Yapıldıktan hemen sonra eksi derecede tuzlu suda bekletilen, donmuş peynir. Hun yemeği hıçının yapımında kullanılır. Donduktan sonra küçük parçacıklar haline geldiğinden yemekte görülmez ve özel bir tat verir.
              Tuzlu bışlak : Çok tuzlanan ve örgü şeklinde kurutulan peynir.)
(Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bıtdır : Beter. (Örn: Andan da bıttır boldum: Ondan da beter oldum. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Biçen : Kuru ot. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bichbalik: Beş şehirler. (Beş şehir). Bkz. Pei-t’ing. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Biçilik : İğdiş edilmiş. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Biçimbilim : (Alm., Fr. Morphologie, İng. Morphology, Yun. Morphe = biçim logos = bilim) (Eski terimle mebhas-ül-eşkâl, morfoloji) : Varlıkların, özellikle canlıların yapılarını ve gelişimlerindeki biçimlenmeyi inceleyen bilim. Biçimbilim tinsel ve kültürel alana da uygulanır; örneğin Spengler kültür ve tarih felsefesi çalışmalarını “dünya tarininin biçimbilimi” olarak adlandırır. Frobenius vb.leri kültür biçimbilimi’nin sözünü ederler. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Biçimcilik : (Alm. Formalismus, Fr. Formalisme, İng. Formalism) (Eski terimle şekliye): Özü, içeriği yeterince önemsenmeden salt biçim üzerinde duran, biçime vağırlık veren görüş. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Biçimli : Düzenli, zevkli. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Biçimsilev : Kurallara bağlı oturup kalkmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bige, Bike : İsim olarak kullanılır. Hanım anlamına gelir. (A. Erol)

Bilalama : Bağdat’ın yakınlarındaki Harmal kazılarında çıkarılan Yasa Kitabesi’ni ilan etmiş olabilecek bir Eşnunna hükümdarı - Eşnunna, M.Ö. ikinci bin yılın ilk yarısında gelişmiş Sumer’in kuzeyinde bulunan bir kent-devletidir. (Kramer)

Bilga Kagan:  (Bilge Kağan); Koço-saydam’da bulunan yazıtta ölümü anlatılan Kuzey Türkleri’nin kağanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bilga Kağan: Ta-t’eou’nun unvanı. Bkz Pau-kia’ Kağan. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bilgi : (Alm. Erkenntnis, Fr. Connaissance, İng. Knowledge, cognition, Lat. Cognitio) (Eski terimle marifet, malumat) : I. (Genellikle) 1- Bilme edimi. 2- Bilinen şey; bilme edimi sonunda ulaşılan şey. II. (Felsefede) Bir şeyin bir şey olarak kavranması. Burada tasarımlamadan ayrı olarak bilme eğilimi vardır. Bilgi çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir: 1- İnsandaki ruhsal bir olay olarak. 2- Kavrama edimi, salt bilinç edimi, yönelme (eğilim, intention) olarak. 3- Özne (bilen) ve nesne (bilinen) arasındaki ilişki olarak (=bilgi bağlantısı). 4- Nesnenin öznedeki imgesi, tasarımı, izdüşümü olarak (=bilgi oluşumu). 5- Tasarım imgesinin nesneyle uyuşması olarak. 6- Bilgimizin ve bilgi imgemizin nesnenin tüm içeriğine yaklaşma eğilimi olarak (= bilgi süreci, bilgi ilerlemesi). 7- Bilginin başkasına ulaştırılabilir, aktarılabilir sonucu olarak; bilgi ürünü, bilgi sonucu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bilgi kuramı : (Alm.Erkenntnistheorie, Fr. Théorie de la connaissance, gnoséologie, İng. Theory of knowledge, enistemology) (Eski terimle marifet nazariyesi) : 1- (Geniş anlamda) Bilgi olayını betimleyerek, çözümleyerek açıklayan; mantığı, ruhbilimi, toplumbilimi, tarihi, dirimbilimi, fikizötesini kuşatan, bilgi öğretisi. 2- (Dar anlamda) Bilgi eleştirisi; bir yandan bilginin özünü, ilkelerini, yapısını, kökenini, kaynağını, öte yandan bilginin yöntemini, geçerliliğini, koşullarını, olanak ve sınırlarını araştıran felsefe dalı. Sorun koyma biçimi olarak çeşitli doğrultularda öteden beri var. Bilginin kaynağı ve geçerliliği üzerine, usçuluk, deneycilik, eleştiricilik, sezgicilik vb. kuramlar; bilgi konusunun çeşitli açılardan ele alınışına göre de, gerçeklik, idealizm vb. kuramlar ortaya atılmıştır. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bilim : (Alm.Wiesserchaft, Fr., İng. Science, Lat. Scientia) (Eski terimle ilim) : 1- Bilimler topluluğu ve bilimsel bilgilerin tümü. 2- Tek tek bilimler. 3- Özünde bilim olarak bilim: a. Temellendirilmiş bilme. b. Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma sürece. c. Genel geçerlik ve zorunlu kesinlik niteliklerini gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi. d. Belirli bir nesne alanı ile ilgili olan soru, yargı ve bunlarla ilgili araştırmaların nesnel bağlamı. Bilimlerin bölünmesi ve sınıflanması: (Çeşitli açılardan yapılabilir, hiçbirinin kesin geçerliği yoktur): a. Ereğe göre: kuramsal ve kılgısal bilimler. b. Konusuna göre: zaman ve uzaydaki gerçek nesnelerle ilgili olan olgu bilimleri (real) bilimler ve düşüncel, zamandışı nesnelerle ilgili olan düşüncel (ideal) bilimler. c. Bilgi kaynağına göre: deneysel (empirik) bilimler ve önsel bilimler (salt us bilimleri). d. Yöntem ve alanına göre: doğa bilimleri ve tinsel bilimler, bununla ilgili olarak, açıklamaya dayanan ve anlamaya dayanan bilimler vb. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Bilinçek : Her söze kulak kabartan, her şeyi öğrenmeye (olumlu veya olumsuz) çalışan kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bilmez, cahil, karatanımaz : Cahil. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bi-namaz : Zerdüştîler'de aybaşı olan kadın. (Ateşe Tapmayanlar)

Bin-gheul: Bin kaynak. (Bingöl). Bkz. Ts’ien-tsiun. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Binu : Hatti dilinde çocuk. (çoğulu lebinu). (S. Alp)

Birev : Birey, bir kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Birgen : İsim olarak kullanılır. Yalnız kalmaya alışmış anlamına gelir. (A. Erol)

Birr : İyilik, hayırda genişlik, güzel davranış. Birr, müslümanların gerek kendi aralarında gerekse İslâm devletinin gayr-i müslim vatandaşlarına karşı güzellik ve adaletle davranmaları anlamında kullanıldığı gibi, Müslüman'ın Allah'a karşı olan görevlerini ifa ederken işlediği sâlih amellerin bütünü anlamına da gelmektedir. Birr takvanın kendisidir. Allah'ın emrine uyup, ilâhî mürakâbeyi yakînen kavramaktır. (İslam Ansiklopedisi)

Bithynia : Anadolu’nun kuzeybatısında tarihi bölge.

Bitim : Bitki. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bitkisel enerji : Sempatik sinir sistemi enerjisi.

Biy : Bey, soylu. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bla : ed. ile. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Blastosit aşaması : Embriyonun gelişim sürecindeki ilk aşamalardan biri.Memeli canlılarda blastosit aşamasındayken, embriyo küre biçiminde bir yapıdadır. İç taraftaki hücre kütlesinin çoğalmasıyla fetüs oluşur, dıştaki hücrelerse plasentayı oluşturacaktır. (biltek.tubitak.gov.tr)

Blon: Tibet unvanı. Bkz. Luen. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Boçuguras : Sahalar’da fındık tavuğuna verilen ad. (Saha Halk Edebiyatı)

Bodhisatva : Sanskritçe’dir. “Budacılık’a göre uyanmış olan” anlamına gelir. (Aydınlanmış, Uyanmış. ) (Roux-O.Asya)

Bolar : Bulgar. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Bolat : Çelik. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bolhadar : Posta komiseri. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Bolumsuz : İşe yaramaz kişi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bolumunu kıyuv : Kendi kendine terbiye vermek, eldeki imkanları doğru değerlendirmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bor : (Türkmenler'de) Üstü beyaz ve düz olan dağlara denir. Nadasa bırakılan tarlalara da bu adı verirler. (A.Rıza.Yalman)

Bora: Acem kraliçesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Boran : Kuvvetli rüzgar, fırtına. (Örn: Tenniz boran : Deniz fırtınası.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Borbay : Olanak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Boril : Yirmi yedinci Bulgar Kralı. (1207-1218) (G.Ostrogorsky)

Boris 1. Mikhail : On dokuzuncu Bulgar Kralı. (852-889) (G.Ostrogorsky)

Boris 2 : Yirmi üçüncü Bulgar Kralı. (969-971) (G.Ostrogorsky)

Bornak : İsim olarak kullanılır. Sürünün üçte biri, yani 100 koyun anlamına gelir. Bir Akkoyunlu oymağının adıdır. (A. Erol)

Boro, Boru : İsim olarak kullanılır. Koyu kül rengi anlamına gelir. Bir Kuman ailesinin adıdır. (A. Erol)

Borotaia: Nehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Borte : Temuçin'in ilk karısı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Bosağa : Kapının tam önü. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bosporos:  Kerç.

Bosporus: Kırım’da bir şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bostang: Göl. Bkz. Bagratch. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bostra : Suriye’nin güneybatısında köy. Roma ve Bizans dönemlerinde büyük bir bölge ve piskoposluk merkeziydi.

Bouddha: Buda. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Buogra oula: Veya Boukha aoula: dağlar. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Boukhan gol: Koukau-nar’ın batı kolu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Boukhara: Trausoksani’de şehir (Buhara). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Boukhoun: Turfan ile Karaşar arasında bir yer. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bouleuterion : Hellen senato yapısı. (E. Akurgal)

Boulghatsu naor: Haritalarımızda bu göl Ebi-nour adında (adıyla, b.n.) yazılıdır. Çin eserlerinde yoktur. Si yu choei tao-ki boughatai nourun adının aynı zamanda Kara-tala/esile nour olduğunu yazmaktadır. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Boumin Kağan: bkz. T’ou-men. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bourgar: Halk. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Boy veya yatak : (Türkmenler'de) Nehrin yatağı. (A.Rıza.Yalman)

Boy : Zerdüştîler'de sunulan tütsü. Günde beş kez yapılan ibadetlerin her birinde, kutsal ateşe sandal ağacı tahtası ve tütsü sunma töreni. (Ateşe Tapmayanlar)

Boydak : İsim olarak kullanılır. Serbest anlamına gelir. (A. Erol)

Boz : İsim olarak kullanılır. Toprak ve kül rengi; ak ile karanın karışmasından meydana gelen renk, kin, adavet, düşmanlık, yağılık, bahadır, yiğit anlamlarına gelir. Bir kabilenin adıdır. (A. Erol)

Boza : Arpa unu ve filizlenmiş buğdaydan yapılan sarhoş edici, süt rengi Hun içkisi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bödene : Tavuk. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bögek : Cesur, yiğit. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bögü, Bükü : İsim olarak kullanılır. Hakim, bilgili, akıl ve feraset sahibi anlamlarına gelir. (A. Erol)

Bölek : Bölük, topluluk. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Bölündüv : İkiye bölünmek, ikiye bölünmüş. Şaka sözüdür, ciddi konuşmada kullanılmaz. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Böri-Kurt : Bu, prens Menander’de Bo-Han olarak geçer. Bospor şehri fethedildiğinde Uturgurlar’ın başında idi, ki buradan onun ordasının Kuban’da olduğu sonucu çıkarılabilir. (Gumilev)

Börk : Şapka. (Örn: Kiyiz börk : Keçe şapka.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Börteçin : Bir Moğol boyunun adı. (Roux)

Börü, Böri : İsim olarak kullanılır. Kurt anlamına gelir. (A. Erol)

Börü : Kurt. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Böszörmeny:  Doğu Avrupalı, aslen Sir Derya bölgesinden, yani Moğol çağında söz edilen Bözsörmeny ülkesinden (Terra Biserminorum) olan Müslümanların eski Macarca adlarından biri. Bu ad bizi Arapça müslim kelimesinin Farsça çoğul yani müslüman şekline götürür ve Türkçe veya bir İranî dilde busulman, busurman, büsürmen biçimini almıştır. Büsürmen versiyonu Macarca’ya böszörmeny diye intikal etmiştir. (Czegledy)

Brahmanes: Hindular’la eşanlamlı, Po-lo-men’e bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Broarch: Hint limanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Brutium : Aşağı Calabria.

Btsanpo: Tibet kırallarının unvanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bubik : İsim olarak kullanılır. Gonca anlamına gelir. (A. Erol)

Bucak : (Türkmenler) Köye bu adı verir. Nehir kenarındaki  girintilere de bu adı verir. Buna bazen kaytan da derler. (A.Rıza.Yalman)

Bucellari : Bizans’ta büyük toprak sahiplerinin maaşlı askerleri.

Buda : İsim olarak kullanılır. Hun hükümdarı Bleda’ya Macar efsanelerinde ve Macar edebiyatında verilen ad. (A. Erol)

Budizm, Buddizm: M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan'da doğmuş evrensel bir din. Günümüzde mensuplarının sayısı 300 milyon civarında olduğu söylenmektedir. Buddizmin din, mezhep, tarikat ya da felsefi ekol tanımlamalarından hangisine girdiği yolunda tartışmalar vardır. Bugün, en çok mensubunun bulunduğu yerler. Hindistan dışında, Doğu ve Güneydoğu Asya, Seylan, Tayland, Moğolistan, Mançurya, Tibet, Çin, Kore ve Japonya'dır. Ayrıca Avrupa, Kuzey Amerika ve İngiltere'de de mensupları vardır. (İslam Ansiklopedisi)

Bugarag: Buhara. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Buğoy : Ateş etmek için yapılan uzun dar kale duvarı penceresi, mazgal. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Buğra : İsim olarak kullanılır. Deve aygırı, çift hörgüçlü damızlık erkek deve anlamına gelir. (A. Erol)

Buğra : Damızlık-deve. (Roux)

Buhar : Buhara. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Buhârî (194-256/810-869) : Hadis bilginlerinin ileri gelenlerinden biri. Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil b. İbrâhim b. el-Muğîre b. Berdizbeh el-Cûfî el-Buhârî. Muğire b. Berdizbeh, Buhara Valisi Yemân el-Cûfi'nin aracılığıyla müslüman olmuştur. Bu nedenle Cûfi'ye nisbet edilmiştir. Buhârî'nin babası ve dedesi hakkında pek bilgimiz yoktur.
Muhammed el-Buhârî, 13 Şevvâl 194 h./21 Temmuz 810 tarihinde Cuma günü Buhara'da doğmuştur. Bundan dolayı da Buhârî nisbetiyle anılmasına sebep olmuştur. Buhârî, henüz bebek iken babası vefat etmiş, kardeşi Ahmed'le birlikte yetim kalmıştır. Annesinin terbiyesi altında büyümüş, küçük yaşta Kur'an'ı ezberlemiş ve Arapça öğrenmiştir. Babasından kalan servet onun hiç kimseye muhtaç olmadan ilim öğrenmesinde yararlı oldu. On bir yaşında hadis öğrenmeye başladı. On altı yaşında annesi ve kardeşi Ahmed'le birlikte hacca gitti. Annesi ve kardeşi Buhârâ'ya dönerken, kendisi ilim öğrenmek isteğiyle Mekke'de kaldı. (210 h./825). On sekiz yaşında "Kitâbu Kadâya's-Sahabe ve't-Tâbiin" ile "et-Târîhü'l-Kebîr" adlı eserlerini yazdı. İlim öğrenmek için Şam'a, Mısır'a, Basra'ya, Bağdat'a gitti. Bu amaçla altı yıl Hicâz'da kaldı. Buhârî, hadis öğrenmek ve nakletmekle kalmadı. Şiirle de ilgilendi. Ancak fazla şiir yazmadı. Savaş sporlarına ilgi duydu, ata bindi, ok attı. (İslam Ansiklopedisi)

Buka : İsim olarak kullanılır. Köstek, zincir anlamlarına gelir. (A. Erol)

Bulaçaban : İsim olarak kullanılır. Peçenekler’in 6. kabilesinin adıdır. (9-10.yy.) Nemeth Gyula’ya göre anlamı “Alaca atları olan Çaban Kabilesi”. (Fuad) Köprülü ise sözcüğün  bir ünvan olacağını ileri sürer. (A. Erol)

Bulak : İsim olarak kullanılır. Pınar, su kaynağı, göze anlamlarına gelir. (A. Erol)

Bulgar : M.S. 463’de Avrupa’ya ulaşan ve Karadeniz’in doğu, ayrıca kuzey havalisine yerleşmiş Ogur kökenli bir boy grubunun adı. Daha sonraları Bulgarlar’la beraber yaşayan Slav unsurları arasında erimiş olan Tuna boyu Bulgarları’nın ataları, bu Bulgar boyları arasından çıkmıştır. Başka Bulgar grupları (Onogur-Bulgarları’nın kollarından biri) Volga’nın orta akışının doğu havalisinde, Doğu Avrupa’nın bu bölümünde, tam olarak Tatar istilâsına kadar önemli bir görev üstlenen bir imparatorluk kurmuşlardır. Genel olarak kabul gören hipoteze göre Bulgarlar, Türk dilinin eski, farklı bir versiyonunu konuşuyordu. Bütün Türk kavimlerinin konuştuğu diller arasında bu versiyonu bugün artık sadece Çuvaş dili temsil etmektedir. (Czegledy)

Bulgares: Bulgarlar. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Bumun, Bumın : İsim olarak kullanılır. Tümen anlamına gelir. (A. Erol)

Burca : İsim olarak kullanılır. Güzel çiçek kokusu anlamına gelir. (A. Erol)

Burçin : İsim olarak kullanılır. Dişi geyik, maral anlamına gelir. (Erkeği bugu.) (A. Erol)

Burgaç : (Türkmenler'de) Bazı nehir ve suların dönen yerlerine bu adı verir. (A.Rıza.Yalman)

Burhan-haldun : Kentei Dağları. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Buri : Prens, Çağatay'ın oğlu. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Burla, Borla : İsim olarak kullanılır. Üzüm anlamına gelir. (Kıpçaklar’da). (A.Erol)

Burnu topluk : Şişmiş, kızarmış burun. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Burundu : İsim olarak kullanılır. Sert ve huysuz atları tımar ederken sıkıca tutmak için burunlarını sıkmaya yarayan kıskaç anlamına gelir. Kazak hanlarından birinin adıdır. (A. Erol)

Buşasp :  Zerdüştîler'de tembellik cini. (Ateşe Tapmayanlar)

Buulca : Sahalar’da kurşuna verilen ad. (Saha Halk Edebiyatı)

Buv : Orta Asya'ya özgü geyik türü. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Buvala : Boğaz ağrısı. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Buvalav : Yakalamak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Buvğuç : Boğucu. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Buvulçak : 1. Yemeği yerken bazı yutma sorunlarıyla karşılaşan insan, 2. Tekrar tekrar aynı suçu işleyen. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Buyruk: Göktürkler'de devletin büyük memurlarına verilen unvan. (Türklerin Dili, Fuat Bozkurt)

Bügü, Büke, Bükü : İsim olarak kullanılır. Ejderha, büyük yılan anlamlarına gelir. (A. Erol)

Bügün: Kunduz (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Büğdüz : İsim olarak kullanılır. Hizmetçi anlamına gelir. (A. Erol)

Bülend: Yüksek, yüce. (doğrusu belend'dir. (belend'e bakınız.) (Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ferit Devellioğlu)

Bürçe : İsim olarak kullanılır. Kurt yavrusu anlamına gelir. (A. Erol)

Büre : İsim olarak kullanılır. Pire anlamına gelir. (A. Erol)

Büre : (Türkmenler) Etrafı ormanlarla çevrilmiş, yüksek ve çıplak yerlere bu adı verir. (A.Rıza.Yalman)

Bürge : İsim olarak kullanılır. Keklik, bahşiş, hediye anlamlarına gelir. (A. Erol)

Bürküt : İsim olarak kullanılır. Kartal anlamına gelir. (A. Erol)

Büyük İskender : Makedon hükümdarı (M.Ö. 336-323). Dünya tarihinin seyrini değiştiren doğu seferi Orta Asya tarihinde de dönüm noktasını ifade etmiş ve aynı zamanda antik coğrafi tasavvurun geniş ölçüde yayılmasına da yol açmıştır. (Czegledy)

Büyük İskender hikâyesi : M.S. 1. yy.dan itibaren tam olarak Ortaçağ’a kadar değişik versiyonlar halinde bütün kavimlere ulaşmış, aslında bir Mısır halk hikâyesidir. Bazı efsânevi formlarına göre Büyük İskender, kuzey göçebe kavimleri arasında da bulunmuştu. Hikâyenin bu versiyonları step tarihi açısından da çok değerli bilgileri içerir. (Czegledy)

Büyük Yüeçiler : Yüeçiler’in (Toharlar), M.Ö. 2. yy.da Tienşan bölgesinden geçerek Kansu yöresinden Amu Derya mıntıkasına yani Baktria’ya göçen kolu. (Czegledy)