Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Sayfa 3

önceki    sonraki

Mehmet Ali Paşa’nın kulu

Bir bektaşi dervişi yayan olarak Hicaz’a gitmek istiyor. Sofrasını sırtına yükleniyor, keşkülünü koluna takıyor, teberini eline alıyor. ‘”Destur, yâ pir..’ diye yola düzülüyor. Bu uzun yolculuk günlerce, aylarca sürüyor. Gündüzleri yollarda geceleri dağlarda, kırlarda, su başlarında geçiren bektaşi, yorgun, bitkin, harap ve perişan bir halde Mısır’a gelebiliyor. Şehirde kendisini barındırabilecek bir yer aramak için sersem sersem dolaşırken, Hidiv Mehmet Ali paşa’nın sarayı önüne geliyor. Kapının önünde duruyor. Hayran hayran sarayın haşmet ve azametini temaşaya koyuluyor. Tam o esnada bir gürültü kopuyor. Kapıcılardan biri, üzerine saldırıyor, “Çekil be herif, diye bektaşiyi kolundan tutunca bir tarafa savuruyor. Bektaşi neye uğradığını bilemiyor. Kendisinin oradan niçin kovulduğunu düşünüp dururken birden bire sarayın kapıları açılıyor. Parlak ve sırma elbiseler giymiş, oynak bir ata binmiş olan bir adam ağır ağır kapıdan çıkıyor. Yerlere kadar eğilen halkın selam ve ihtiramlarına ehemmiyet bile vermeyerek, mağrur bir eda ile geçip gidiyor. Bektaşi merak ediyor. Geçen adama selam duranlardan birine yaklaşıyor, “kimdir bu zat” diye soruyor ve “Mehmet Ali Paşa’nın kullarından biri” cevabını alıyor. Bektaşi bir an düşünüyor. Kendi perişan kıyafetine şöylece bir göz gezdiriyor. Hemen ellerini semaya kaldırıyor, “Hey Allahım! Ben ki senin kulunum. Bir benim şu halime bak, bir de Mehmet Ali Paşa’nın kulu olan herifin kıyafetine bak. Bak da, sen utan.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)

 

Ortaklık

Büyük bir tarlası olan baban erenler bostan dikerken iyi mahsul alabilmek için “Ey gani Allahım, bu sene bu bostanlara ortağız” der. Karpuzlar o sene o kadar güzel gelişir ki her biri on beş, yirmi kiloluk olur. Bektaşi’nin keyfi yerinde. O akşam yatağına sırtüstü yatar, türlü türlü hayaller kurar. Allah’la ortaklığını bozar.

O akşam bir dolu, her biri ceviz büyüklüğünde. Bütün karpuzları patlatır. Arkasından bir sel, tarlada hiçbir şey bırakmaz. O sırada bir yıldırım çakar. O zaman erenler dayanamaz, “Daha çakmağını çakıp nere bakıyorsun, işte ne bostan kaldı, ne de tarla” der.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)

 

Şunu ben yapsam canıma okurdun

Bektaşi’nin biri nehir kenarında otururken, biri elinde, biri kucağında iki çocukla bir kadın gelir. Kadın, babaya rica eder, “Çocuğun bir tanesini tut, ötekini karşıya geçireyim, gelip bunu da alırım” der.
Baba çocuğa bakar, kadın küçük çocuğu karşıya geçirdikten sonra gelir, öteki çocuğu da alır. Geçirirken tam suyun ortasına gidince ayağı kayarak düşer, hem kadın hem çocuk ikisi de boğulur. Bu acıklı manzarayı gören ve karşıdaki çocuğun da ağlamasını duyan bektaşi başını yukarı kaldırarak, “Hey Allahım! Şu senin yaptığın işi ben yapsaydım canıma okurdun” der.

 

Allaha Emanet

Bir gün bektaşi, madem ki Allah’ın evidir, o halde en güvenilir yer de orasıdır, diye eşeğini cami avlusundaki bir ağaca bağlar. Bağlarken de “Allaha emanet” demeyi unutmaz. İşini bitirir, eşeğini almak için camiye döner. Bir de bakar ki eşeği çalmışlar. O zaman şöyle der: “Ey Allahım. Senin evinde sana emanet ettiğim başı bağlı eşeği bile bekleyemedikten sonra cümle alemi nasıl idare edeceksin!”
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)

 

Şunu bunun rızkı ile besledikten sonra

Bektaşi’nin biri çarşıdan ciğer almış. Evine dalgın dalgın giderken, bir köpek yanaşıp elindeki ciğeri kaparak kaçmış ve bir kenara çekilip yemeğe başlamış. Bunu üzülerek seyreden bektaşi elini yukarı kaldırıp, yüzünü de semaya çevirerek Allaha şöyle seslenmiş, “Şunun bunun rızkı ile besledikten sonra yarat yarat salıver!”
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)

 

Adını söyleyemeyenlere ver

Bir zengin Kürt beyine bir bektaşi misafir olmuş. Bakmış ki beyin çok malı emlaki var. Bektaşi sormuş: “Bu malı nereden buldun?” Bey demiş: “Bunları bana Allahım verdi.” Bunun üzerine bektaşi Allaha karşı “ver, ver, böyle daha adını söyleyemeyenlere ver” demiş.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)

 

Dediğini yaptın ama hayatını bana borçlusun

Bir bektaşi nasılsa camiye gitmiş. Vaaz dinlemiş. Hoca vaaz ederken demiş ki, “Her kim on lira sadaka verirse Allah ona on mislini ihsan eder.”

Bunu duyan bektaşi hemen eve koşarak sakladığı on lirayı alıp getirmiş, camideki fakirlere dağıtmış. Eve döndüğü zaman karısı işin farkına varınca zavallıyı sille tokat dışarı atmış. Bektaşi doğru yürür. Akşam olunca bir ağacın altında oturup yaptığı işi düşünmeye başlar. Bu sırada karşıdan bir atlı belirir. Bektaşi, korkudan ağacın üstüne çıkar. Bu atlı meğerse bir kızılbaş imiş. Ağacın altında inerek heybesini açar, bir somun çıkararak parçalamaya başlar. Bir tanesini kenara koyup “Bu Ebu Bekir” der. İkincisine “Bu Ömer”, üçüncüsüne “Bu da Allah” der. Sonra sırasıyla “Siz ne diye Ali’nin hakkını yediniz” diyerek bunları birer birer yer. Sıra peygambere gelince, “Sen neden sağlığında bu işi halletmedin” diye onu da yer. Ondan sonra büyük parçaya döner, “Allahım, sen bütün bunları evvelden biliyorsun, ne diye işi başından halletmedin? Ben seni de yemeyim de kimi yiyeyim” der. Bunu duyar duymaz elindeki giden on liranın acısıyla sızlayan bektaşi kızılbaş Allahı da yerse artık alacağını kurtaramayacağını düşünerek haykırır: “Aman, ona ilişme, benim hesabım var.”

Kızılbaş, bu sözü duyar duymaz olduğu yere yıkılır, korkudan ve kalp sektesinden ölür. Bektaşi biraz bekler, adamın kımıldamadığını görünce aşağıya iner, adamın can verdiğini anlar. Bir de ne baksın heybesi altınla dolu. Bunu görünce sevincinden çılgına döner, ellerini gökyüzüne doğru kaldırarak şöyle der: “Kurban olduğum Allahım, sözünü fazlasıyla tuttun. Beni zengin ettin. Fakat unutma hayatını da bana borçlusun.”
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)