Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Tevrat’a taşınan Efsaneler

“Daha önce de belirttiğimiz gibi, din kitaplarındaki efsanelerde gerek geçmiş milletlerin, gerek etraflarındaki komşuların büyük etkisi olmuştur. Tevrat’ta bunu çok açık olarak görüyoruz. Yalnız onda bu efsaneler tek tanrı düşüncesine uydurulmuş, tanrının gücü, ahlaka ait gelenekler ön plana çıkarılmıştır.

Öykümüz şöyle:

Tanrıça İnanna ve huluppa ağacı:

Henüz hiçbir şeyin olmadığı bir zamanda Fırat Nehri kenarında huluppa adında bir ağaç kök salmış. Gel zaman git zaman  ağaç büyümüş fakat güney rüzgarı onu sallaya sallaya kökünden çıkarmış, dallarını kırmış ve nehirde sürüklenmeye başlamış. Onu gören Tanrıça İnanna hemen sürüklenen ağacı yakalamış, büyük bir sevinçle kucağına alarak tanrıların bahçesi olan cennet bahçesine götürüp dikmiş. Bütün umudu ağacın büyümesi, onu kesip kerestesinden kendisine bir taht bir de yatak yapmakmış. Aradan zaman geçmiş, ağaç büyümüş, dallanıp budaklanmış, tam kesilme haline gelince tanrıça bir de ne görsün! Ağacın köküne koca bir yılan çöreklenmiş, gövdesine Lilit adlı bir cin yerleşmiş, tepesine de Anzu Kuşu yuva yapmış. Ağacın bu durumda kesilmesi olanaksızmış. İnanna ağlayarak erkek kardeşi Güneş Tanrısı Utu’ya koşmuş ve ağacı o yaratıklardan kurtarması için ona rica etmiş. Ne yazık ki, Güneş Tanrısı aldırış etmemiş buna. Onun üzerine kahraman Gilgameş’e başvurmuş tanrıça. O hemen kabul etmiş ricasını ve ağır bir bronz balta ile ağacı devirmiş. Üzerindekiler kaçmış. Tanrıça kerestesinden istediği gibi kendisine bir yatak ve taht yapmış. Artanından da Gilgameş için mikku, pikku adlı bir davul ve tokmak çıkmış. Sevgili arkadaşı Enkidu onu almak için yeraltına gitmek istemiş. Gilgameş razı olmamış, oradan çıkamaz diye. Enkidu onu dinlememiş ve yeraltına inmiş.1

Bu öyküde tanrıların bahçesine dikilen huluppu ağacı, Adem ile havva zamanındaki hayat ağacı veya bilgi ağacı, altındaki yılan da Havva’yı kandıran yılan olarak Tevrat’a girmiş, deniyor. Bu öyküden Tevrat’taki diğer izler:

‘Ve bana Rabbin şu sözü geldi: İsrail evine bir bilmece söyle ve bir mesel anlat! Rab Yehova şöyle diyor: Kanatları büyük ve yelekleri uzun, üzeri renk renk tüyler dolu, iri bir kartal Libnan’a geldi ve erz ağacının tepesini aldı, körpe filizlerinin başını kopardı, onu ticaret diyarına götürdü.

... onu semereli toprağa dikti. Bol sular kenarına onu koydu, söğüt ağacı gibi dikti. ... O ne kuvvetli pazu ile ne de çok halk ile köklerinden sökülür, o dikilmiş gelişecek mi? Şark yeli ile ona dokununca bütün bütün kurumayacak mı?’ (Tevrat, Hezekiel, Bap 17: 1-10.)

‘İşte Aşur! Libnan’da erz ağacı, dalları güzel, gövdesi orman gölgesi gibi ve boyu yüksekti. Tepesi bulutlar arasında idi. Onu sular besledi, onu engin büyüttü; ırmakları dikilmiş olan yerin çevresinde akıyordu; ve arklarını kırın bütün ağaçlarına eriştirdi. Boyu kırın bütün ağaçlarından ziyade yükseldi, ve çok sulardan ötürü dal salınca kolları çoğaldı, dalları uzadı. ... Allah’ın bahçesindeki erz ağaçları onu örtemezdi. ... güzelliğinde hiçbir ağaç onun gibi değildi. Aden ağaçları onu kıskandı.

Bundan dolayı Rab Yehova şöyle diyor: Madem ki boyu yükseldi ve yüksekliği ile yüreği yükseldi, ben de onu milletlerin kuvvetlisi eline vereceğim. ...milletlerin korkunçlarını kesip attılar. ...Ölüler diyarına indiği gün yas tutturdum; ...onun için kırın bütün ağaçları baygın düştü. Çukura inenlerle beraber onu ölüler diyarına, ... kılıçla öldürülmüş olanların yanına indiler.’ (Tevrat, Hezekiel, Bap 31: 3-17.)

Bu iki bölümde yukarıda yazdığımız öyküden başka, ‘İnanna ve Şukkallituda’ ile ‘Gilgameş, Enkidu ve Yer altı Dünyası’ öykülerinden de izler bulunuyor. Birincide ağacın tepesinde konaklanan kartal, İnanna’nın ağacındaki kartal veya Anzu kuşu. Burada, ağacın dallarını koparıp su kenarına dikmesi, huluppu ağacının Fırat kenarındaki hali. Onu koparan şark yeli, Sumer’in güney rüzgarı. Olay karışık anlatılmış. İkinci bölümde Libnan’daki Erzağacının gölgesi orman gölgesi gibi geniş yere yayılıyor. Bu İnanna ve Şukkalituda öyküsündeki bahçıvanın yetiştirdiği gölgesi çok olan ağacı hatırlatıyor.2

Ağaç su kenarında büyüyor. Allah’ın bahçesi denilen yer, İnanna’nın su kenarında büyüdükten sonra güney rüzgarının kopardığı dalları diktiği tanrılar bahçesi, ağacın milletlerin kuvvetlisinin eline düşmesi, Gilgameş’in onu kesmesi, ölüler diyarına indiğinde yas tutulması, ağaçtan yapılan mikku, tikku’nun yeraltına düşmesinden Gilgameş’in duyduğu üzüntü, ölüler diyarına inme, Enkidu’nun düşenleri almak üzere yeraltına inmesine paralel. Olaylar birbirinin içine girmiş. Aradan en az 1500 yıl geçmiş ve olayın anlatıldığı yer de Filistin’den yüzlerce kilometre uzak. O kadar karışıklık olacak kuşkusuz.

İnanna öyküsünde geçen Anzu kuşu kartala benzeyen, fakat başı arslan gibi olan bir masal kuşu. İran’da buna Simurg veya sirig diyorlar. Araplar anka veya zümrütüanka, Türkler’de hüma kuşu3 deniyor. Kur’an’da hüthüt kuşu, İsrail söylencelerinde hupo (hoopoe) olarak geçiyor. Bu kuşa ait başka anlatılar da var çiviyazılı metinlerde. Bunların birinde şöyle anlatılır:

Sumer’in ilk kırallarından Etena’nın çocuğu olmuyormuş. Ona çocuk yapan bir otun gökte bulunduğu söylenmiş. Onun göğe çıkmasına olanak yokmuş. Bir gün o, bir kartalın yavrularının bir çukura düştüğünü ve onları bir yılanın yemek üzere olduğunu görmüş. Yavruları hemen yılandan kurtarmış. Buna karşılık kuş krala bir iyilik yapmak istediğini söylemiş. O da bütün isteğinin gökteki çocuk yapma otunu almak olduğunu anlatmış. Kuş otu alsın diye onu kanatlarının üstüne bindirerek göğe çıkarsa da kıral göğe yükselince korkmuş ve otu bulmadan yere inmişler.

Bu öykü Sumer sanatçıları için sevilen bir konu olmuş ve mühürler üzerine kıralı kuşun kanatları üstünde gösteren kabartmalar yapmışlar. Arap ve Acem hikayelerinde de çeşitli motifler halinde buluyoruz onu. Bu kuşa ait diğer bir öykü ise şöyle: Sumer kahramanı Lugalbanda’nın, bulunduğu Zabu ülkesinden şehri olan Uruk’a dönmesi gerekmiş, fakat dönememiş. O sırada Anzu kuşunun yavrularını görmüş. Onları bal, yağ ve ekmekle beslemiş. Bunu gören kuş onun Uruk’a dönmesini sağlamış.

Diğer bir anlatı da Akadca yazılmış. Bu öykü de kısaca şöyle: Henüz evrenin yaratılması tamamlanmamış. Fırat ve Dicle nehirleri varmış, ama tarım için ne su, ne de yağmur bulunuyormuş. Ülkenin kuzeyinde bir ağaç üstünde Anzu kuşu yatmaktaymış. Yüzü çok korkunçmuş. Baştanrı bile onu görünce çok korkuyormuş. Bilgelik Tanrısı Ea onun tufan sularından geldiğini, bütün gücünü ondan kazandığını söylemiş. Bu nedenle Tanrı Enlil onu mabedinin kapısına bekçi yapmış. Kuş, Tanrı Enlil’in, tanrıların kıralı olmasını kıskanıyormuş ve Enlil yıkanırken, bütün kaderleri kontrol eden tableti alıp kaçmış. Tanrıların tümü onu yakalayıp elinden tableti almaya çalışmışlarsa da başaramamışlar. Ancak Enlil’in oğlu kahraman Ninurta onu alabilmiş. Fakat o da bütün güç onda olsun diye vermek istemiyormuş, ama sonunda vermiş ve bütün tanrılar bunun için bayram yapmışlar.4

Bu kuş Kuran’da hüthüt kuşu olarak Süleyman’ın Seba Melikesi ile olan hikayesinde bulunuyor. Yalnız bu hikayede Tevrat’ta çok değişik, onda kuştan söz edilmiyor. Kuran’da bu konuda yazılanlar ve Süleyman ile ilgili cinler, büyüler, şeytanlar, hayvanlarla konuşma Tevrat’ta yok, hepsi Musevi efsanelerinden alınmış,5 kuşun adı bile.

Kuran’da yazılanlar şöyle:

‘Bize kuş dili öğretildi. ... Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı, hepsi bir arada düzenli olarak sevk ediliyordu. Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca, Ey karıncalar, yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu sizi ezmesin, dedi.’(Neml Suresi, ayet 16-18.)

Bu karıncaları ezme olayı, Süleyman’ın ‘uçan halısı’ hikayesinden alınmış. Süleyman’ın çok büyük bir uçan halısı varmış. Onunla uçarken derin bir vadiye gelmiş. Orada karıncalar yaşıyormuş. Karıncaların başı Süleyman’ı görünce ‘aman Süleyman geliyor, hepinizi ezer yuvalarınıza hemen girin’ diye bağırmış. Hikaye daha uzun, fakat ondan yalnız bu kısım alınmış Kuran’a.6

‘(Süleyman) kuşları gözden geçirdikten sonra Hüdhüd’ü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı? Ya bana apaçık bir delil getirecek ya da onun canını iyice yakacağım yahut onu boğazlayacağım! Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip, Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru bir haber getirdim. Gerçekten onlara (Sebeliler’e) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım. Onun kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Allah’a secde etmeleri gerekmez miydi? Allah ki ondan başka tanrı yoktur, büyük arşın sahibidir.’

‘(Süleyman Hüdhüd’e)  dedi ki, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.’

‘(Süleyman’ın mektubunu alan Seba Melikesi) Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı, mektup Süleymandandır, rahman ve rahim olan Allah’ın adıyladır. Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin, diyor.’ (Neml Suresi, ayet 20 vd.)

Melike, etrafındaki beylere ne yapmaları gerektiğini sormuş. Onlar da kendisinin daha iyi bileceğini söylemişler. Bunun üzerine melike elçilerle hediyeler göndermiş. Süleyman hediyeleri alınca kendisinde malın pek çok olduğunu söyleyerek onları küçümsemiş ve elçilere ‘onlar iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı kayamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak hor ve hakir oradan çıkarırız’ demiş. Buradaki Süleyman’ın kıraliçeye kafa tutması, Sumer’de Uruk Kıralı Enmerkar’ın Aaratta beyine kafa tutmasını hatırlatıyor.

Aynı hikaye Musevi efsanesinde şöyle anlatılmakta:

Kıral Süleyman bir gün çok neşeli, etrafındaki kıralları, prensleri yanına çağırıyor. Şarkılar, çalgılarla eğlenirken bütün hayvanlar geliyor. Yalnız hüthüt (hoopoe) gelmiyor. Onu araştırırken kuş dönüyor ve diyor ki, ‘üç aydan beri yemeden içmeden dolaşarak hiçbir sorunu olmayan bir ülke aradım ve doğuda Şeba ülkesinin başkenti Kitor’a gittim. Buranın tozları altından, gümüşten daha değerli. Ağaçları cennetin sularıyla sulanıyor. Onlar savaş nedir bilmiyor, ok ve yaydan haberleri yok. Burayı Kıraliçe Şeba adında bir kadın idare ediyor. Onların kıralını zincirleyerek, idarecilerini demirle bağlayarak beyim kıralımın önüne getiririm.’

Bu sözler kıralın hoşuna gidiyor ve hemen yazıcısını çağırıp bir mektup yazdırarak kuşun kanadına bağlıyor ve kuşu Şeba kıraliçesine gönderiyor. Bu mektupta Süleyman kendisinin ne kadar güçlü olduğunu, bütün doğu, batı, kuzey, güney ülkeleri kırallarının, beylerinin ve de yerin hayvanlarının, göğün kuşlarının, cinlerin ve bütün ruhların ona büyük saygı gösterdiklerini, kendisi de aynı saygıyı gösterirse, o da onların gösterdikleri saygıdan daha fazlasını göstereceğini, eğer yapmazsa bütün hayvanlarının onu yakalayıp parçalayacaklarını yazıyor. Kıraliçe, ne yapılması gerektiğini etrafındakilere sorduktan sonra ülkenin bütün gemilerine ne kadar kıymetli taş, inci, altın varsa doldurup Süleyman’a gönderiyor. Bir de mektup yazarak Kitor’dan İsrail’e seyahatin yedi yıl sürdüğünü, fakat kendisinin üç yılda gelebileceğini söylüyor. Kıraliçe söz verdiği zamanda da geliyor. (Kıraliçe ile olan bu olay, Uruk Kıralı Enmenkar’ın Aratta beyine gözdağı vermesini ve Aratta beyinin bu korku ile Uruk’a istenilenleri göndermesini hatırlatıyor.)7

Bir cam odada oturan Süleyman’ın yanına götürüyorlar onu. Kıraliçe odaya girince Süleyman’ın su içinde oturduğunu zannederek eteklerini kaldırıp yürümeye başlıyor. Birden kıral onun bacaklarının ne kadar fazla kıllı olduğunu görüyor.8 Bu kıllı bacaklar onun gerçekten cin olduğunu kanıtlamış. Süleyman denemek için kıraliçeyi o salona almış.

Süleyman’ın cam odada oturması Kur’an’da Neml Suresi ayet 44’te şöyle geçer:

‘Ona: Köşk’e gir, dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir, dedi. Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.’

Görüldüğü gibi Kur’an kıraliçenin Müslüman olduğunu söylüyor. Tevrat’a göre de o, onların Rabbı’nı kutsuyor.

Tevrat’ta bu öykünün cinlerden, hayvanlardan, Allah’a inanmaktan söz edilmeden anlatılışı:

1. Kırallar, Bap 10 ve 11. Tarihler, Bap 9: Bu iki yer de de Kur’an’da ve efsanelerde yazılanlar yok.

Burada yazılanlara göre Şeba Kıraliçesi,, Süleyman’ın zenginliğini ve çok bilgili olduğunu duymuş. Onların doğru olup olmadığını öğrenmek için İsrail’e büyük bir kalabalıkla gelmiş. Gelirken develer de değerli taşlar, altınlar ve bol miktarda baharat yüklü olarak onlara eşlik etmiş. Kıraliçe onun sarayını, eşyalarını, hizmetçilerinin ihtişamını görünce duyduklarının doğruluğuna inanmış. Bilgeliğini öğrenmek için de ona birçok bilmece sormuş. Süleyman hepsini kusursuz yanıtlayınca onun gerçek bilge olduğunu anlamış ve onu şu sözlerle yüceltmiş:

‘Senin işlerin ve hikmetin için memleketimde işitmiş olduğum söz doğru imiş. Gelip gözlerimle görünceye kadar onların sözüne inanmamıştım. Sen kulağına gelen şöhretten üstünsün. Adamların, kulların ne mutlu, hep senin önünde duruyor, hikmetini işitiyor. Rab uğruna kıral olmak üzere seni kendi tahtı üzerinde oturtmak için senden razı olan Allah’ın Rab mübarek olsun; çünkü senin Allah’ın İsrail’i ebediyen pekiştirmek için onları sevdi, bundan ötürü hak ve doğruluk yapsın diye seni üzerlerine kıral yaptı.’

Kraliçe yine kırala pek çok baharat, altın ve değerli taşlar veriyor. Kıral da ona kendi getirdiğinden çok fazlasını, istediği, dilediği her şeyi vererek kıraliçeyi ve beraberindekileri yolcu ediyor. Görüldüğü gibi Tevrat’ta ne hayvan orduları, ne mektuplar ne hüthüt kuşu ne de sırça saray var. Bunların hepsi Musevi efsanelerinde yazılı. Onlardan da Kuran’a alınmış.

Gelelim İnanna’nın ağacının ortasında yuva yapan cin Lilit’e: Sumer’in bazı kabartmalarında kanatlı, ayakları kartal ayağına benzeyen iki tarafında birer keçi bulunan çıplak bir kadın bulunuyor. Prof. S. Kramer onu Musevi efsanelerinde geçen lilit adlı cin olarak tanımlıyor.  Ağaç üzerinde bulunan cinin Sumercesi ki.sikil.lil.la’dır. ki.sikil=genç kız, lil=hava, ruh anlamına geliyor. Lilit’in anlamı da hava, ruh. Bu bakımdan Sumer cini ile İsrail cinini bağlayarak ağaçtan kaçan Sumer cinine Lilit, diyor Kramer.9

Buna ait Kuran’da ve tevrat’ta bir yazı bulamadım. Buna karşın Musevi efsanelerinde rastladım. Bunlardan birisinde o Adem’in ilk karısı. Tevrat’ın yaratılış bölümünün başında tanrı bütün varlıkları altı günde yaratıyor (Tekvin, bap 1:27). Son günde ‘ve Allah insanı kendi suretinde yarattı. Onu Allah suretinde yarattı: onları erkek ve dişi olarak yarattı.’

Buraya göre Sumer’deki gibi insanlar, tanrının görünüşünde yaratılmış, yani tanrı insan gibiymiş. Kadın erkek birlikte yaratılmış. Adem bu kadına her istediğini yaptırmak istiyor. Kadın da ‘ikimiz de aynı günde çamurdan yaratıldık, sen bana emir veremezsin ve her istediğini yaptıramazsın’ diye başkaldırıyor. Adem onu daha fazla sıkıştırınca kadın cin olup kaçıyor ve cinlerin kraliçesi oluyor.

İsrail’de efsanelerde geçen olaylar plastik sanata geçmemiş olduğundan onu resim olarak bulamıyoruz. Yazılanlara göre o, Sumer cini gibi uzun saçlı ve kanatlı imiş. Rengi yok, ışık gibi. Dolunay zamanı ortaya çıkıyor. Sözde Lilit önce şeytanın karısıymış. Tutkulu, ihtiraslı huyu dolayısıyla onu bırakıp Adem’e gitmiş. Ondan ayrılınca da Yaratıcı Yahve’ye dert yanmış. Yahve kadınlara karşı çok yumuşak olduğundan onu yatıştırmak için kimsenin ağzına almaması gereken kutsal adını ona söyleyivermiş. Bunu öğrenen Lilit hemen adı söyleyerek cennet bahçesinden, dolayısıyla Adem’den kaçmış ve Kızıldeniz’in yanında bir mağaraya sığınmış.  Orada bütün dünyanın cinlerinin sevgilisi ve kıralı Aşmedeus’un karısı olmuş, binlerce çocuğun da annesi. Bu kez Adem yaratıcıya kadının kaçtığından şikayet etmiş. Bunun üzerine yarıtıcı onu aramaları için melekleri göndermiş ve gelmezse çocuklarını öldüreceğini söylemiş. Melekler onu denizde dalgalar arasında bulmuş ve yaratıcının sözünü aktarmış. O da gelmeyeceğini, geri dönerse bütün yeni doğan kız çocuklarını 20 gün, erkekleri sekiz gün sonra, hatta annelerini de öldüreceğini söylemiş. Bu nedenle İsrail’de ondan korunmak için doğuran kadının başucuna onu arayan meleklerin adı ve defol Lilit yazılı levhalar koyuyorlarmış. O erkeklere de sataşıp onları yoldan çıkarıyormuş. Efsaneye göre tarihte ilk vampirmiş, erkeklerin rüyasına girip kanlarını içiyormuş.”

1 Diane Wolksteine and Samuel Noah Kramer, Inanna, Queen of Heaven and Earth, Her Stories and Hymns from Sumer. Harper & Row Publisher 1983. Abdullah Rıza Ergüven, Huluppu Ağacı, Sumer Kültürünün Kuran, İncil ve Tevrat’taki Yeri, Kaynak Yayınları 1999.

2 Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni, Kaynak Yayınları, s.47-48. Ayrıca Tarih Sumer’de Başlar, çeviren Muazzez İlmiye Çığ, s.59-62.

3 Bu kuş hakkında geniş bilgi için bkz. Muazzez İlmiye Çığ, Türk Efsanelerinde Sumer Efsanelerinden İzler, Türk Tarih Dünyası Kültür Dergisi, Aralık 2002, s.32.

4Benjamin R.Forster, From Distant Days, Myth and Tales and Poetry of Ancient Mesopotamia, s. 116.

5 Musevi efsanelerinin büyük bir kısmının yazılı olduğu yer; Angelo Rappoport, Ancient Israel, vol.1-3, Londra, 1995.

6 A.g.e. cilt 3, s.95.

7 S.N.Kramer, Tarih Sumer’de Başlar (History Begins at Sumer), çeviren: Muazzez İlmiye Çığ, s. 19.

8 Ancient Israel, c. III, s.122.

9 Distant Days, s.408.

(Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, Muazzez, İlmiye Çığ, Kaynak Yayınları)