Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

Luviler 1
Luviler 2
Luviler 3
Luvice yer adları
Pegassos Luvi tanrısı mı?

 

 

Luviler: Bir Anadolu uygarlığı ile ilgili çalışmalar

Eberhard ZANGGER1 , Serdal MUTLU2

 


(Geç Bronz Çağı’nda Luvice konuşulan bölge, Hititçe konuşulan bölgeden çok daha büyüktür. (Wittke 2012, s. 22’ye göre.)

......

Luwian Studies tarafından araştırma kapsamı içerisine alınan MÖ. 2. binlere tarihlenen yerleşimlerden bir bölümü 19. yy’dan beri tanınmaktadır. Bunlarla ilgili bugüne kadar henüz bir kazı çalışması yapılmamıştır. Fakat yüzey araştırmalarına dayanılan bilimsel yayınlarda bunların Orta Bronz ve Geç Bronz Çağı'nda yerleşim gördükleri ortaya konmaktadır. Midaion (Kara Höyük), Kolossai (Honaz) Höyük, Beyköy, Sestos, Çiftlik Tepe, Kolophon, Araplar Üyücek (Mandıra Tepe), Kocahöyük, Köprüören Höyük ve Küçükhüyük bunlara örnek olarak verilebilir. Biz bunlarla birlikte 1950 yılından önce kısmen kazısı yapılmış Ada Tepe (Birytis), Hanay Tepe, Kumtepe, Polymedion (Palamedium, Asarlık), Karağaç Tepe (Prostesilaos Tepe), Asarlık-Eski Hisarlık, Larissa, Artemision ve Pitane-Çandarlı gibi yerleşimleri de bu çalışmalara dâhil ettik.


Beyköy yerleşimi Afyonkarahisar ilinin 31 km kuzeyinde yer almaktadır (Yumruktepe olarakta isimlendirilmektedir. (DG 39.024168 - 30.46115). Burada William Ramsay’a, 1884 yılında, bugün kayıp olan Hitit döneminden kalma bir mühür teslim edilmiştir (Gonnet 1981). Yüzey buluntuları yerleşimin Kalkolitik dönemden Frig dönemine kadar kullanıldığını göstermektedir. Beyköy yerleşimi hiç bir şekilde Miken kültürü etkisinde kalan bölgede olmadığı gibi, sadece kısa bir dönem Hitit Devleti’nin vasalı olmuştur.

1950 yılından sonra kazısı yapılmaya başlanan ve yayınlanan Orta ve Geç Bronz Çağı buluntu merkezleri şunlardır:

- Adramytteion (DG 39.500776-26.932688), Engin Beksaç, 2001–2003; Tülin Çoruhlu, 2004–2007; Hüseyin Murat Özgen, 2012

‒ Aphrodisias (DG 37.707017-28.724683), Kenan T. Erim, 1967–1973

‒ Bademgediği Tepe (DG 38.180317-27.30915), Recep Meriç, 1999–2007

- Bakla Tepe (DG 38.16465-27.154367), Hayat Erkanal und Turhan Özkan, 1995–2001

- Bayraklı (Alt Smyrna) (DG 38.4642-27.170467), Ekrem Akurgal und John M. Cook, 1948–1952; Ekrem Akurgal, 1966–1992; Meral Akurgal, 1993–2010; Cumhur Tan- Rıver, 2014 ‒

- Beycesultan (DG 38.256600-29.701467), James Mellaart und Seton Llyod 1954–1959; Eşref Abay, 2007 ‒

- Beşiktepe-Yassıtepe (Achilleion) ve Beşik Mezarlığı (DG 39.915167- 26.150817), Manfred Korfmann, 1982–1987 - Çaltılar Höyük (DG 36.919037-29.690943), von Nicoletta Momigliano, Alan M. Greaves und Tamar Hodos, 2008–2012 Yüzey Araştırması

- Çeşme, Bağlararası (DG 38.319517-26.304983), Hayat Erkanal 2002–2005; Vasıf Şahoğlu, 2009

- Çine-Tepecik Höyük (DG 37.609367-28.012267), Sevinç Günel, 2004

- Ephesos, Ayasuluk Tepesi (DG 37.954433-27.367933), Selahattin Erdemgil Mustafa Büyükkolancı 1990; Mustafa Büyükkolancı, 1996–1999

‒ Gavurtepe-Alaşehir (DG 38.339100-28.520033), Recep Meriç, 1987–1991

- Halkapınar (DG 38.00215-27.490500), Kurtarma Kazısı, 1973

‒ Iasos (DG 37.279517-27.58455), Doro Levi, 1960–1972; Clelia Laviosa, 1972–1984; Fede Berti, 1984–2011; Asuman Baldıran, 2015

- Kadıkalesi, Kuşadası (DG 37.791383-27.270317), Zeynep Mercangöz, 2000

- Laodikia am Lykos (DG 37.836933-29.1078), Celal Şimşek, 2002

‒ Liman Tepe (DG 38.362033-26.77479), Hayat Erkanal, 1992–2010

- Maydos Kilisetepe (DG 40.1849-26.355983), Göksel Sazcı, 2010

‒ Milet (DG 37.531217-27.276833), Wolf-Dietrich Niemeier 1994–2012

‒ Müsgebi-Bodrum (DG 37.041583-27.353133), Yusuf Boysal, 1963–1966

‒ Panaztepe (DG 38.62145-26.9411), Armağan Erkanal, 1985–2011

- Pergamon (DG 39.132017-27.18425), Şehir Surları ve Geç Bronz Çağı seramiği 1987–1991

- Sardis (DG 38.487067-28.04015), Universität Princeton 1910-1914, HarvardUniversität und Cornell-Universität 1958

- Şarhöyük-Dorylaion (DG 39.799467-30.53595), A. Muhibbe Darga 1989– 2003; Taciser Tüfekçi Sivas 2004-2012, Hakan Sivas 2013

- Seyitömer Höyük (DG 39.581033-29.863717), Nejat Bilgen 2006

- Tavşan Adası (DG 37,41975-27,216217), François Bertemes 2005

‒ Yüzey araştırmaları sonucunda saptanan büyük yerleşim merkezlerinin bir kesimi de şunlardır: - Arak Höyük, Isparta

- Asartepe (Urganlı) Höyük, Manisa

- Bozyer Çiftliği Höyük, Manisa

- Büyük Höyük/Sivrihisar, Eskişehir

- Doğray Höyük, Eskişehir

- Hacıkebir, Kütahya

- İbikseydi Höyük, Eskişehir

- İnegöl II Höyük, Bursa

- Kaymakçı, Manisa

- Kılcanlar Höyük, Manisa

- Kocahöyük, Kütahya

- Medet Höyük, Denizli

- Porsuk Höyük 1-2, Eskişehir

- Söğüt Çayı Höyük, Uşak

- Tavşanlı Höyük, Kütahya Ters Tepe Höyük, Manisa

- Toraman Höyük, Eskişehir

- Üyük Mevkii, Afyonkarahisar

- Yakakayı, Eskişehir

- Yassı Höyük/Çivril, Denizli


Batı Anadolu’da MÖ 2. bin yılı yerleşimlerinin dağılımı. Yerleşimlerin düzensiz bir şekilde dağılımı tarım arazilerinin yayılma alanı ve ticaret yollarının geçiş bölgeleri ile ilişkilidir.

Anadolu’nun Geç Bronz Çağı’nın tam olarak anlaşılabilmesi için sadece Hitit Uygarlığı’nın araştırılmasının yeterli olmadığı son yıllarda giderek daha belirgin hale gelmektedir. Hattuşaş kazıları başkanı Alman Arkeolog Andreas Schachner, Hititlerin başkenti üzerine yapılan araştırmaların ele alındığı, kitabını, Hitit Devleti’nin Bronz Çağı Anadolu’sundaki normal durum içerisinde daha çok istisnai bir durum teşkil ettiğini belirterek, bitirmiştir. Hititler öncelikle Anadolu’nun ortasında ve yaklaşık 400 yıl gibi süre varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bronz Çağı ise 2000 yıl sürmüştür. Hititlerden önce ya da onlar ile aynı dönemde yaşamış, yazı kültürüne hâkim olmalarına rağmen, arkeologlar tarafından yeterince araştırılmamış başka kültürler de Anadolu’da var olmuştur. Der Neue Pauly ansiklopedisi içerisinde yayınlanan Historische Atlas der antiken Welt (Antik Dünya Tarih Atlası)’nda Anadolu’nun en büyük alanında Luvice konuşan hakların ikamet ettikleri gösterilmiştir (Resim). Luvilerin ikamet ettikleri alan, Miken Uygarlığı’nın merkezi bölgesinden üç kat ve Hititlerin’kin den de yaklaşık beş kat daha büyüktü. Geç Bronz Çağı’nda var oldukları tespit edilen Batı Anadolu’daki yaklaşık 340 yerleşim merkezi Miken, Minos ve Hitit yerleşimlerinin toplamından fazladır. Anadolu’nun batı ve güneybatı bölgelerinde MÖ. 2000 ile 1000 yılları arasında, ne batıdaki Miken kültürü içerisine ne de doğudaki Hitit kültür içerisine dâhil olan topluluklar vardı . Bunlar muhtemelen bu her iki kültürün sonradan ortaya çıkması, belirli bir dönem var olması, sonradan da yok olmaları ile ilişkilidir. Bundan dolayıda Ege’nin erken tarihine yeni bir uygarlığın ismini eklemenin zamanı gelmiştir. (Bkz. Tablo) O dönemki hâkim dil ve yazısı nedeniyle de bunun Luvi Uygarlığı olarak tanımlanması daha uygundur. Biz Luvi Uygarlığı kavramını coğrafik ve kronolojik olarak MÖ. 2. binde Anadolu’nun batı ve güneybatısında yaşayan insanlar için kullanmaktayız. Bu tanımlama ne etnik bir soy temelli ne de seramik tipolojisine dayanmaktadır. Bu anlamda Miken, Minos ve Hitit kültürlerinin tanımlanması ile de aynıdır.

Böyle bir kültürel uygarlığın varlığı daha önceleri bir dizi prehistoryacı ya da orientalistikçi bilim adamı tarafından ya ima edilerek ya da deklare edilerek savunulmuştur. Luwiya (KUR Lu-ú-i-ya) adlı bir coğrafyanın varlığı ilk olarak Hugo Wincklers aracılığıyla Boğazköy’deki çivi yazılı tabletlerden öğrenilmiştir. Ünlü Hititolog ve Asurolog Emil Forrer daha 20 Ağustos 1920 yılında doktora hocası Eduard Meyer’e mektup yazar ve karşılaştığı durumu şöyle özetler:

Hititoloji biliminin en büyük isimlerinden Albrecht Goetze de kırk yıl sonra durumu farklı görmez:

G. Güterbock’un 1962 yılında kaleme aldığı ve Encyclopedia Britannica’da yayınlanan Luviler ile ilgili kapsamlı makalesi halen güncelliğini korumaktadır. Avusturyalı Hititolog Trevor R. Bryce kısa bir süre önce düşüncesini şöyle dile getirmiştir:

Yugoslav kökenli Alman prehistoyacı Vladimir Milojčić hazırladığı haritalar üzerinde bu kültürü o dönemki önemli merkezlerden biri olan Troia kültürüne– böylece Miken kültürüne eşdeğer hale getirmiş – göre tanımlamış ve en azından MÖ. 2000 yılına kadar geri götürerek coğrafik olarak da resmetmiştir.“ Troia ile ilgili yirmi yılı aşkın şiddetli tartışmalardan sonra bile bu düşünce, bugün hâlen ne kabul edilmekte ne de uygun diye görülmektedir.

Luvi Dili ve Yazısı

Batı Anadolu filolojik yönden iyi araştırılmıştır. Filologlar Hattuşaş’da bulunan yazılı dökümanlar sayesinde oradaki kültürler ile ilgili kapsamlı bir resim çizebilmektedirler. Hititler kendi yazı dillerini oluşturmak için Akad Çivi Yazısı’nın aslen Babil’de ortaya çıkmış olan Kuzey Suriye’ye ait bir biçimini kullandılar. Hititler bu yazı dilinde farklı dillerdeki metinleri bir araya getirdiler: Hititlerin dili Neşili; yerli Hatti halkının dili Hattili, Anadolu’nun batısında ve güneyinde konuşulan dil luwili (Luvice) ve Anadolu’nun kuzeyinde konuşulan Palaca (çok az sayıda yazılı metni ele geçmiştir). Hititçe ise başkent Hattuşa’nın çevresinde özellikle üst tabakanın yazı dili şeklinde kullanılmıştır. Bronz Çağı ile Erken Demir Çağı’nda bütün Batı, Güneybatı Anadolu ve Kuzey Suriye’de konuşulan dil, Luvice ve lehçeleridir. Luvi dili Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu dilleri grubuna girer. Alman dilbilimci Paul Kretschmer daha 1896 yılında yayınladığı Einleitung in die Geschichte der griechischen Sprache (Grek dili tarihine giriş) adlı çalışmasında -nthos (Tirynthos gibi) ve -assos (Parnassos gibi) ile son bulan yer isimlerinin Grek dönemi öncesine dayandığını tespit etmiştir. Troia’nın eski kazı başkanlarından Carl Blegen, dilbilimci J. B. Haley ile birlikte bu konuyu ele alan, “The Coming of the Greeks” adlı bir makale yayınlamıştır. Kitapta ele alınan en temel tezlerden biri Luvi haklarının MÖ. 3. binyılda Yunanistan’a girdikleri ve dillerini orada yaydıklarıdır. Oxford Üniversitesi profesörlerinden ve Britanya Dil Kurumu’nun o zamanki başkanı İngiliz dilbilimci Leonard Robert Palmer, 1961 yılında yayınladığı Mycenaeans and Minoans (Mikenler ve Minoslular) adlı kitabında Luvi Hieroglif yazısının çözümlenmesinden Ege’nin erken tarihi konusunda çeşitli sonuçlara varmak için yararlanır. Kitaptaki en temel beyanlardan biri Luviler’in MÖ. 3. binyılda Yunanistan’a girdikleri ve dillerini orada yaydıklarıdır. Palmer Luvi terimlerinin, özellikle uzun süre kullanıldıkları bilinen yer isimlerinde olduğu gibi, Grek dilinde korunması gibi bir dizi kanıt ortaya koymuştur. Bununla beraber hem Girit Hiyeroglif Yazısı’nın hem de Linear-A yazısının, Batı Anadolu ile bağlantılı olduğuna dair kanıtlar da mevcuttur. Ancak Batı Anadolu’da MÖ. 16. ile 13. yüzyıllar arasına ait katmanlarda hemen hemen hiç kazı yapılmadığı için bu varsayımlar bir hipotez olmaktan ileri gidememiştir. Takriben MÖ. 2000 yılından itibaren Luvice kişi isimleri ya da Luvice kökenli kelimeler eski ticaret şehri Kültepe’de (Kaniş veya Neşa) bulunan Asur tabletlerinde görülmeye başlanır. O dönemde Anadolu’da yaşayan Asurlu tüccarlar yerli halkı, “Luviler”in karşılığı olan Nuwaʿum olarak adlandırırlardı. Hitit kanunları ve diğer belgeler de Luvi dilinden yapılan çevrileri ile batıda Luwiya diye isimlendirilen bir ülkeye işaret ediyordu. Anadolu’nun batısı, muhtemelen engin yüzölçümünden ve karışık topografyasından kaynaklanan sorunlardan dolayı binlerce yıl boyunca küçük krallıklar ve beylikler arasında paylaşılmıştı. Bu durum bölgenin ekonomik ve askeri gücünü zayıflattığı gibi, az veya çok homojen ortak bir kültürün oluşmasını engellemiştir. Yazı bilgisi genellikle ekonomik bir ihtiyaçtan dolayı gelişir. Batı Anadolu ticaret açısından büyük bir hammadde potansiyeline sahipti. Politik olarak parçalanmış gözükse de burada erkenden yazıya ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Luvi dilinde yazılmış çivi yazılı metinlerin yanında, bağımsız bir Luvi Hiyeroglif Yazısı da vardır. Mekke’yi ve Petra’yı ziyaret eden ilk Avrupalı olan İsviçreli seyyah Jean Louis Burckhardt daha 1812 yılında Suriye’nin Hama kentinde, üzeri tanınmayan hiyerogliflerle yazılı taş blokları görmüştü. 20. yüzyılın ilk yarısında bunlara benzer birçok başka yazıt özellikle Kargamış ve Hattuşa’da bulundu, ama bilim adamları tarafından herhangi bir uygarlıkla ya da dille ilişkilendirilmedi. Bu keşiflerden bağımsız olarak Çek dilbilimci ve doğu bilimci Bedřich Hrozný 1917 yılında Hitit Çivi Yazısını çözümledi. Bunun sonucunda İsviçreli Asurolog ve Hititolog Emil Forrer 1919 yılında ilk kez çivi yazılı arşivlerdeki Luvi dilini okumayı başardı. 1953 yılından sonra Hattuşa’daki çivi yazılı Luvi metinlerinin yayınlanmasıyla beraber Luvi çivi yazısı, Luvi hiyeroglifleri ile ilişkilendirildi ve 520 işaretten oluşan Luvi hiyeroglif yazısı büyük ölçüde anlaşılmaya başlandı. Hiyeroglif yazısının kullanımı MÖ. 2000’li yılların başına kadar geriye gidip, 1400 yıl kadar kullanımda kalmış ve MÖ. 600’lü yıllarda ortadan kalkmıştır. Erken örnekleri daha çok resmi mühürler üzerinde görmek mümkündür. Söz konusu mühürlerde, merkezde yer alan isim ve unvan hiyeroglif ile, etrafı ise çivi yazısıyla yazılırdı.


(Mısır yazıtlarında tüylü başlıkla tasvir edilen Deniz Kavimleri, Teukerler’i hatırlatan Tekker ismi ile tanımlanmışlardır. Bu MÖ 1200’lerden sonra Troialılar için kullanılan tanımlamalardan biridir.)

Uzun hiyeroglif yazıtları özellikle Hitit İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Buna Hattuşaş’daki, üzerinde son büyük Kral II. Şuppiluliuma’nın Kıbrıs fethinden bahsedilen 8,5 m genişliğindeki Nişantaşı Yazıtı örnek olarak verilebilir. Hitit İmparatorluğu’nun MÖ. 1190 yılında yıkılmasından sonra çivi yazısı Anadolu’da ortadan kaybolurken, Luvi Hiyeroglif Yazısı yaygın olarak kullanılmaya devam etmiştir. Güneydoğu Anadolu’da ve Suriye’de MÖ. 700 yıllarına kadar hiyeroglif yazıtlarını, özellikle abidevi kral anıtlarında ya da kurşun levhalar üzerine kazınan kral yazıtlarında görmek mümkündür. Türkiye’nin güneyinde ve Suriye’de MÖ. 700’lere kadar tarihlendirilen hiyeroglif yazılı belgeler mevcuttur. Bunlar öncelikli olarak orthostat ve steller üzerindeki büyük ölçekli kral yazıtlarıdır. Bu yazıtlarda genelde şehir kuruluşları, kralın hizmetleri veya hizmetçileri ya da yöneticileri tarafından saygı ile anılan krallardan bahsedilmektedir. Alman Klasik dilbilimci Hubert Cancik bu kâtipler hakkında şöyle yazmıştır:

Bilim insanları birkaç yıl öncesine kadar Luvi hiyerogliflerini Hitit hiyeroglifleri olarak tanımlardı. Bu yanlış tanımlama, Luvi hiyerogliflerinin gün ışığına çıktığı bütün buluntu yerlerinin otomatik olarak – ve yanlış bir şekilde – Hitit İmparatorluğu’nun toprakları içerisinde görülmesine neden oldu. Bu kavram karışıklığı Hitit İmparatorluğu’nun haritalar üzerindeki yerinin sürekli batıya doğru büyümesine ve Miken bölgesiyle ortak sınıra sahipmiş46 gibi gösterilmesine neden olduğu gibi bazen de iki kültür iç içe geçirilmiştir.47 Gerçekte Luvi Hiyeroglif buluntularının Hititlerin hâkimiyetiyle ilişkilendirilmesi ne mantıklı ne de haklı bir gerekçe içermektedir.

Çıkarımlar

Hititlerin komşuları olarak Batı Anadolu’da ki küçük Luvi devletleri

Luvileri kendi başına bir kültür birliği olarak tanımlamak, aynı zamanda Hititler’in batı komşularına kimlik kazandırmamıza da yardımcı olacaktır. Günümüzde kullanılan ve üzerinde Hitit devleti sınırlarının Batı Anadolu'da koskocaman bir devlet gibi gösterildiği tarihi haritalar gerçekte sadece bizim bölge hakkındaki bilgisizliğimizi örtmekte ve aynı zamanda Hitit devleti krallarının gücünün sınırsız olduğu hissi uyandırmaktadırlar. Tarihsel kaynaklar Batı Anadolu’da farklı siyasi oluşumlardan bahsettiği gibi onların Hititlere çok sorun yaşattırdığından da bahsetmektedir. Hattuşaş’da bulunmuş Akadça çivi yazısı ile yazılmış belgelerde Luvi dilini konuşan halkların yaşadığı bölge Luwiya olarak isimlendirilmekteydi. Hitit belgelerindeki Luwiya isminin yerini kısa bir süre sonra, az çok Luvilerle eş anlamda, politik olarak en etkili olan Luvi krallığı’nın ismi Arzawa alır. Arzawa en yüksek politik gücüne MÖ. 15. yüzyılın ortasında ve 14. yüzyılın başında, Hititlerin önemsiz olduğu bir dönemde ulaştı. Arzawa o zaman Anadolu’daki en önemli güçtü ve Amarna arşivlerindeki belgelerde görüldüğü gibi Arzawa kralları Mısır’la temas halindeydiler. Arzawa’nın asıl bölgesi Büyük Menderes (Antik Çağda Maiandros) vadisiydi ve birçok araştırmacının da kabul ettiği gibi başkentleri Apaša, bugünkü Efes kentinin öncüsüydü. O dönemde kullanılan kişi adlarının da kanıtladığı gibi, Arzawa ülkesinde Luvice konuşulmaktaydı. Arzawa, ana bileşenleri olan Wiluşa, Şeha, Mira, Hapalla ve daha dar anlamda Arzawa gibi küçük krallıklara ayrışır. Bunun yanında Hitit belgelerinde Batı Anadolu’da, bazen büyük Hitit krallarına bağlanan, bazen de Hititlerin düşmanı olan bir düzine kadar küçük Luvi krallığından söz edilir. Bunlara yukarıda sayılanların yanında Lukka, Karkişa, Pedasa, Tarhuntaşşa, Kizzuwatna, Walma ve Maşa da dâhildir. Günümüz bilim adamlarının çoğu, bu krallıkların bulunduğu bölgeler konusunda az çok hemfikirdirler. Batı Anadolu devletlerinden olan ve Hitit yazılı belgelerine göre kısa bir süre için (MÖ. 1290-1272) Hitit İmparatorluğu’na bağımlı olan Wiluşa’nın yeri tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Ama günümüzde araştırmacıların çoğu, Wiluşa’nın Troia ile aynı yer olduğu düşüncesindedirler. Bazı araştırmacılar ise Wiluşa’yı Anadolu’nun güneybatısına lokalize etmektedirler. Batı Anadolu'daki yerleşimlerin politik ve ekonomik olarak belirli bir güce sahip oldukları o dönemden kalan farklı belgelerden de anlaşılmaktadır. Hititlerin büyük kralı II. Murşili Batı Anadolu Seferi sırasında 66.000 kişiyi esir aldığını iddia etmiştir. Döneminin en zengin ve en güçlü firavunu III. Amenophis de ısrarla bir Luvi Prensesi ile evlenebilmeyi dilemiştir. Bunun yanında kendi mezar tapınağında, Grek kolonicilerinin bu coğrafyayı tanımalarından beş yüz yıl önce, Luviler ve İyonyalılar resmedilmiştir.

Deniz Kavimleri’nin kökenleri

Luvileri bir kültür çerçevesi içinde tanımlamak, Deniz Kavimleri ile ilgili karanlıkta kalan, nereden geldikleri ve sonra ne oldukları konusundaki soruların cevapladırılmasında da bize yardımcı olabilir. Deniz Kavimleri’yle Libya’dan bir koalisyon arasında yaşanan ve Saïs Savaşı’yla sona eren ihtilaftan ilk olarak Karnak’taki tapınak yazıtlarında ve Firavun Merneptah (MÖ. 1213 – 1203) yönetiminin beşinci yılına tarihlenen Athribis’deki bir stelde söz edilmiştir. Fakat meşhur Deniz Kavimleri saldırılarına ait asıl bilgiler ilk olarak III. Ramses’in Medinet Habu’daki mezar tapınağının duvarlarındaki yazıtlardan ve hiyerogliflerden öğrenilmiştir. Bu hiyerogliflere göre III. Ramses’in saltanatının sekizinci yılında Mısır’a “denizin ortasındaki adalarda” yaşayan yabancı halkların oluşturduğu bir koalisyon tarafından saldırı gerçekleştirilir. Saldırıyı gerçekleştirenlerin Doğu Akdeniz’de, aralarında Hatti ve Arzawa’nın da olduğu bir dizi ülkeyi yenilgiye uğrattığı sanılır. III. Ramses, hiyerogliflerde detaylı olarak işlenen bir deniz savaşında Deniz Kavimleri’ni yenilgiye uğrattığını iddia eder. Bilim dünyasında son yıllarda Ege Denizi’nin ve özellikle Batı ile Güney Anadolu’nun bu karışıklıkların çıkış noktası olduğu düşüncesi giderek kabul görmektedir. Mısırlıların Deniz Kavimleri için kullandığı terim olan “Hau-Nebut” (Ege halkı) tanımlaması da bunu destekleyici niteliktedir. Mısır yazıtlarında bahsedilen bazı kavimleri Batı Anadolu’da konumlandırmak mümkündür. Örnek olarak, Lukkaların yaşadığı Anadolu’nun güneybatı ucu aynı zamanda Deniz Kavimleri’nin gemilerinin ilk kez görüldüğü yerdir. Gerçekten de Deniz Kavimleri diye adlandırılan grupların Batı Anadolu’daki küçük devletlerden oluşan askeri bir ittifak olduğuna dair çeşitli kanıtlar söz konusudur. Arkeolojik olarak Doğu Akdeniz’de birçok şehir merkezinin ve özellikle de sarayların bir yıkım dalgasına kurban gittiği belgelenmiştir. Kıbrıs, Suriye ve Filistin’de düzinelerce liman şehri yok edildi. Başkent Hattuşa bir gecede terk edildi ve onunla birlikte Hitit İmparatorluğu çöktü. Bununla beraber Deniz Kavimleri saldırıları bu büyük kargaşanın yalnızca başlangıcını teşkil etti. Troia yakılıp yıkıldı, sonradan kısmen yeniden inşa edildiyse de eski önemine asla ulaşamadı. Mykenai, Tiryns, Pylos ve Yunanistan’daki diğer yerlerde bulunan Miken krallarının sarayları da, bu kapsamlı genel yıkımın kurbanı oldu. MÖ. 12. yy’ın başındaki yıkımları, nedensel olarak birbirine bağlantılı fakat karşılıklı savaşların yapıldığı bir dönem olarak görmek akla daha uygundur. İlk önce aralarında ittifak kuran küçük Luvi devletlerinin ortak filosu Ege’den Doğu Akdeniz’e doğru saldırılara geçti. Bu saldırılar bugüne kadar Deniz Kavimleri saldırıları olarak aktarılmıştır. Grek Krallıkları bir kaç yıl sonra Ege’nin doğu kıyılarında yer alan ve kısa bir süre içerisinde büyük zaferler kazanan Luvilere karşı bir ittifak oluşturup, saldırıya geçtiler. Bu ikinci saldırı dalgası ise Grek hatıratlarında Troia Savaşı olarak kalmıştır. Birçok Luvi liman kentini ve en son olarakta Troia’ı yakıp yıkan Grek kuvvetlerinden hayatta kalanlar ülkelerine geri döndüler. Fakat yokluklarında yerlerine bıraktıkları vekiller tahtlarına el koymuştu ve savaştan dönen krallara yerlerini geri vermek istemediler. Bu nedenle de Yunanistan’da, dış etkilerden tamamen bağımsız bir iç savaş patlak verdi. Önerilen bu model ile o döneme ait kazı buluntularını, belge ve bulguları ve o dönem ile ilgili sonraki anlatıları daha sağlıklı anlamak mümkündür.

Homeros'a göre Troia birlikleri

Luvileri bir uygarlık çerçevesi içerisinde ele almak, tarihsel gerçekliği istisnasız bütün antik dönem tarihçileri tarafından kabul edilen Troia Savaşı’nın da inandırıcı bir bağlamda ele alınmasına katkı sağlar. Her ne kadar Homeros’un İlyada Destanı’nda tarihsel gerçeklerden bahsetmediği söylense de Gemi Kataloğu olarak isimlendirilen bölümde Geç Bronz Çağı politik coğrafyasının dile getirildiği açıktır. Homeros tarafından Troia Kataloğu olarak verilen bölüm ise küçük Luvi şehirlerinin dağılımını yansıtmaktadır. Homeros Troia Krallığı’nın sınırlarını İlyada’da Akhilleus’a anlattırır ve onun ağzından Priamos’un devletinin Lesbos adasını da içine alarak Frigya ve Trakya’ya kadar uzandığını söylettirir . Diğer taraftan Ozan Akhilleus’un, Troia’ya gelmeden önce, orduları ile Batı Anadolu kıyılarında bulunan on iki tane şehir ile, iç kesimlerde bulunan on bir tane şehri yerle bir ettiğini yazar. Bu açıdan bakıldığında Troia Savaşı’nın sadece Troia şehrini değil bütün Batı Anadolu’yu kapsadığı rahatlıkla görülebilmektedir. İlyada Destanı’nda 266 satırı kapsayan Grek Gemi Kataloğu’na karşılık Troia Kataloğu saedece 62 satırdır. Ozan bu satırlarda 5 büyük coğrafi bölgeye dağılmış 16 tane Troia yanlısı birlikten söz etmektedir. Toplamda içinde 5 akarsuyun ve 5 dağın isminin geçtiği 30 coğrafik bölgenin isminden söz edilmektedir. Bunun yanında İlyada’da Truva yanlısı olarak savaşan birliklerin başında 27 tane kahramanın olduğu yazılmasına rağmen, bunlardan sadece 8 tanesinin ismi verilmiştir.

......

Ege’nin erken tarihi ile ilgili başka bilgilerin filhelenizm temelli ve bugüne kadar hiçbir şekilde sorgulanmayan bu disiplin yüzünden ihmal edildiği açıktır. Akdeniz Arkeolojisi ile ilgili cevaplanamayan bir takım soruların nedeni de burada yatmaktadır. Biz aşağıda sıralanan hipotezleri ileri sürmekteyiz:

1. Batı Anadolu’da, MÖ. 2. binyılda, bir arada göz önüne alındıklarında ekonomik ve politik güçleri açısından Minos ve Miken uygarlıklarıyla boy ölçüşebilecek çeşitli küçük ve orta boylu krallıklar mevcuttu.

2. Bu uygarlığı Luvi kültürü ve bu topraklarda yaşayanları da Luviler diye adlandırıyoruz. Bu terim, etnik bir birimi tanımlamak için değil, kendilerini ne Yunan, ne de Hitit dünyasına ait görmeyen insanlar için genel anlamda kullanılır. Luvi devletleri, potansiyel bir bölgesel güç oluşturmanın yanı sıra, Geç Bronz Çağı’nın sona ermesine katkıda bulunan – ve bugüne kadar görmezden gelinmiş – temel bir unsur teşkil eder.

3. Luvi Uygarlığı’nın bir parçası olan Troia, MÖ. 1800 ile 1200 yılları arasında bölgesel politik güce sahip bir krallıktı. Troia Geç Bronz Çağı’nda Akdeniz Bölgesi’nin en görkemli ve en önemli metropolüydü. Bugün Troia olarak adlandırılan Hisarlık tepesi asıl şehrin sadece küçük bir bölümüdür.

4. Troia Savaşı ve Mısır’daki tapınak yazıtlarında tasvir edilen Deniz Kavimleri’nin MÖ. 1200’lerdeki saldırıları, aynı olaylar zincirine aittir. Deniz Kavimleri, küçük Luvi krallıklarının oluşturduğu askeri bir ittifaktı. Kısa zamanda oldukça başarılı olan bu ittifak daha sonra küçük Miken krallıklarının oluşturduğu benzer bir ittifak tarafından kendi topraklarında saldırıya uğradı ve yenildi. Burada ileri sürülen tezler aslında yeni değil, yirmi sene önceki bir zaman diliminde61 aynı formda ileri sürülmüş, uluslararası alanda kabul edilmesine rağmen, Almanya’da buna küçümsenerek bakılmıştır. Son yirmi yılda yapılan araştırmalar ileri sürülen bu tezlerin, eskide kalan ideolojik modellerde ısrar etmekle açıklanamayacağını, yapıcı yeni düşüncelerin gelecekteki araştırmalara daha fazla yardımcı olacağının haklılığını ortaya çıkartmıştır. Yukarıda sıralanan nedenlerden dolayı biz, eldeki kapsamlı filolojik araştırmaları arazi araştırmaları ile birleştirerek Anadolu’nun batısında MÖ. 2. bin yılda var olmuş kültürler hakkındaki bilgilerimizi daha iyi kurgulandırmayı teklif ediyoruz. Batı Anadolu seramik tipolojisi ve Luvi kültürünün materyale dayanan somut verilerle de kesin bir şekilde belirlenmesi amacıyla kazı alanlarında tabana kadar ulaşan kesitlerin muhakkak olarak yapılması gerekmektedir. Bu anlamda arzu edilen Luvi yerleşimlerinde kazı yapan bütün bilim adamlarının bütün buluntular ile Lüvi kültürünün temsili bir resminin çizilebileceği araştırma sonuçlarını sunabilecekleri bir konferans’ın yapılmasıdır. Ancak bu sayede bugüne kadar oluşan bu bilgi boşluğu kapanabilir.



Tablo

1 Eberhard Zangger, Stiftung Luwian Studies, Sonnhaldenstrasse 14, 8032 Zürih, İsviçre. E mail: e.zangger(at)luwianstudies.org

2 Serdal Mutlu, Stiftung Luwian Studies, Sonnhaldenstrasse 14, 8032 Zürih, İsviçre. E mail: sr_mutlu(at)hotmail.com; s.mutlu(at)luwianstudies.org

(http://www.idildergisi.com/makale/pdf/1473087890.pdf)