Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Okullarda Temizlik ve İntizam Kolu, Kızılay Kolu ve Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu

“1930’lu yıllardan başlamak üzere Lazca gibi konuşanları sayıca (daha) az dillerin veya yerel dillerin konuşulma alanları ev içiyle sınırlandırılmaya çalışılır. Bu konuda Manisa mebusu Mehmet Sabri Toprak’ın 1938’de verdiği kanun tasarısı çarpıcı bir örnek oluşturur. Bu tasarı, Türk vatandaşlarının evlerinin dışında umuma açık yerlerde, her zaman Türkçe konuşmalarını, aksi taktirde 1-7 gün arasında hapis ve 10 ile 100 kuruş arasında para cezasını öngörüyordu. Bunların diplomalarına el konacak ve doktorluk, öğretmenlik ya da gazetecilik yapamayacaklardı. Ceza olarak toplanan paraların bir bölümü de ihbarcılara ödül olarak dağıtılacaktı. Yine bu tasarıya göre Türkçe bilmeyen Türk vatandaşları bir yıl içinde öğrenmeye mecburdu. Yoksa, onları Türk vatandaşlığından çıkartılmak bekliyordu.

Dönemin Antalya Mebusu Rasih Kaplan Meclis’te yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: ‘... Bazı unsurlar pek arsızca hareket ederek Türk Milleti’nin diline hürmet etmiyorlar. Evlerinde istedikleri dili konuşabilirler. Fakat umumi yerlerde... bir kısım Türk vatandaşının konuştuğu Türkçe değildir. Ey vatandaş, eğer Türk vatandaşı isen Türk Dili’ne saygı göster. Karşındaki Türkleri rencide etme.’

Dil yasaklarıyla ilgili olarak M. Recai Özgün’ün tanıklığı oldukça ilginç:

‘... Otuzlu yıllarda okullarda Temizlik ve İntizam Kolu, Kızılay Kolu ... gibi isimlerle çalışma kolları oluşturuldu.... Bunlar arasında ‘Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu’ diye bir kol daha vardı. Ben dördüncü ve beşinci sınıfta iken bir müddet bu kolun başkanlığını yaptığımı hatırlıyorum... Bu işi ... faydalı olduğuna inanarak yapardık. Çünkü talebeler de öğretmenler de Laz kökenli idiler ve Türkçeleri meramlarını ifade edemeyecek kadar bozuktu...’

M. Recai Özgün devam ediyor: ‘... Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu’ndaki faaliyetlerime hiç anlam veremezdim. Çünkü okulda tamam, Lazca konuşanlara ihtarımı yapardım, ama eve gelince, köye çıkınca hiç Türkçe bilmeyen babaannem, dedem, komşuma hiç etkili olamıyordum. Hal böyle olunca, onlarla ben de Lazca konuşuyordum. Yani görevli de suç işliyordu. Garip, yüzeysel bir kandırmaca. Bir çocuğun iki yüzlü gelişmesinde felaket etkili olacak bir uygulama. Ayrıca onlara, ‘Lazca konuşmayın’ demek, ‘Siz hiç konuşmayın’ anlamına geliyordu. Çünkü Lazca’dan başka dil bilmiyorlardı. Böyle bir teklif, onların aklımızdan şüphelenmelerini gerektiriyor ve şaşkın şaşkın gülmelerine vesile oluyordu. Bu çok büyük bir çelişkiydi. Çocuk ruhumda oluşan bu çapraşık duygular, beni konunun nedenlerini anlamaya doğru iterdi, ama hiçbir izah tarzı da bulamazdım. Bu konudaki pozisyonumu iki yüzlülük imiş gibi algılardım ve hatırladığıma göre utanır ve sıkılırdım...’

Yılmaz Avcı’nın traji-komik anısı da şöyle: ‘... Okullar açıldığı gün öğretmenimiz okulda Lazca konuşmayı yasaklaması ile beraber bizim de en önemli iletişim kaynağımız kesilmiş oldu. Ancak teneffüslerde, öğretmenden uzak olduğumuz noktalarda kontrollü olarak Lazca konuşabiliyorduk. Zira, Türkçe bize çok zor geliyordu. Tabii bu arada yakayı suçüstü ele verenler de mutlaka cezalarını çekiyorlardı. Yine bir gün teneffüse çıkar çıkmaz, hala oğlu Muhammet’in, okulun önünde geçmekte olan bir atı görür görmez, iyi Türkçe bildiğini bizlere ispat etmek istercesine ‘Aha, tskheni gelii!!! (İşte at geliyor) diye bağırmasıyla beraber, öğretmenin parmaklarını kulağına yapışması bir oldu. Öğretmen, ‘Aha tskheni gelii, haaa!!!’ diye bağırıp bir tokat yapıştırdı. Sonra bir ve bir daha... Bu olaydan sonra bizler de çaktırmadan Lazca konuşabilmek için bir arayış içine girmiştik... O büyük mücadele sonunda, öğretmenin galip geldiğini söylemeye her halde gerek yok.’

Bugün kendisi bir ilköğretim okulu öğretmeni olan bir arkadaşım, o döneme ilişkin tanıklığını şöyle aktarıyor: ‘Türkçeyle ilk tanışmam, annemin beni elimden tutup kayıt yaptırmak için okula götürdüğü gün oldu. Bir odaya girdik. Annemin elini sıkı sıkı tutuyordum. Sonradan müdür olduğunu öğrendiğim adam, bir şeyler konuşuyordu. Ben ise hiçbir şey anlamıyordum.

(...)

Artık sınıftaydım. Sıramda oturuyor, bir yandan da okul bahçesinde bekleyen annemi gözlüyordum. Sınıftaki öğretmenin konuşması yine benim bilmediğim bir dildeydi ve O’nu anlamıyordum.

Teneffüsler benim için oyun oynamak için değil, arkadaşlarımla (Lazca) konuşma ihtiyacını karşılayabildiğim yegane zamanlardı.

Derslerin teneffüslerden sonraki ilk beş dakikası dayak seansları ile geçiyordu. Suçumuzun ne olduğunun bilincinde değildik. Sonraları anladık ki, suçumuz Lazca konuşmakmış. Lazca konuşanların isimlerini okulda kurulu olan Lazca Konuşturmama Kolu görevlileri okul idaresine bildiriyordu. Bu görevliler, yaşça bizden daha büyük olanlardı. Bütün günlerimiz ‘bu uygulamalarla’ geçiyordu.

Bir süre sonra, dayak yememek için Lazca konuşmamayı, yani susmayı tercih ettim. Başka bir dil, yani Türkçeyi bilmiyordum ve dolayısıyla da dersleri anlamıyordum. Tahtada yazılı olanları muntazaman defterime geçiriyordum. Öğretmen, başarılı bir öğrenci olduğumu düşünmüş olacak ki, ikinci sınıfa geçtim.

İkinci sınıfta yavaş yavaş Türkçe konuşmaları anlamaya başladım. Aradan yıllar geçti. Lazca konuştuğumuz için bizi döven öğretmenimizle ‘bu konu’yu konuştum. Lazca Konuşturmama Kolu diye ‘eğitsel kol’un olduğunu ondan öğrendim.

‘Niye bizi çok dövüyordunuz, çok mu yaramazdık’ diye kendisine sorduğumda şu cevabı verdi: ‘Hayır! Seni uslu bir çocuk olarak hatırlıyorum.’

‘Sizden yediğim sopaları birbirine eklesem Boğaz’a üçüncü köprü olur.’

Öğretmenimiz, bugün güzel (!) Türkçe konuşmamızı ‘bu uygulamalar’a bağlıyor. ‘Başarılı’ olduğunu kabul etmek gerek!’

‘O dönem’de riskleri göze alanlar da görülür. Kimi tanıklar, kimi Hoca efendilerin cemaatlarına Lazca vaaz verdiğini, kimi tanıklar da kimi öğretmenlerin her mahalleden bir çocuğa düşecek şekilde ve aralarında değiştirmeleri şartıyla Lazuri Alboni (Lazca Alfabe) dağıttığını hatırlıyor.

Lazca konuşulmasını önlemeye yönelik ‘tedbirler’le yetinilmez; ‘CHP’nin tek parti yönetimi’, ‘Sovyetler Birliği Lazları’nın yayımladıkları ‘Mç’ita Muruntskhi’ (Kızıl Yıldız’ adlı gazetenin Türkiye’ye sokulmasını da yasaklar.

‘CHP’nin tek parti yönetimi’nin, dil yasağına yönelik uygulamaları siyasi alanda da etkisini gösterir. Nihal Atsız, ‘Vasiyetnamesi’nde yurttaşları hakkında şu ifadeleri kullanır: ‘... Ermeniler, Çerkezler, Kürtler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler, içer(de)ki düşmanlarımızdır.

CHP 9.Bürosu tarafından İkinci Dünya Savaşı Yılları’nda hazırlanan raporu irdeleyen Rıdvan Akar, Lazlara yönelik tasarılar hakkında şunları yazıyor:

‘... anadilleri Türkçe’den başka olan, ancak küçük gruplar halinde yaşayan Müslüman yurttaşlar konu ediliyor... Toplu halde yaşadıkları için kendi dil ve geleneklerini muhafaza eden bu topluluklar potansiyel tehlike olarak anılıyor... Lazların sınır boylarından iç kesimlere kaydırılması, toplu yaşamalarına engel olunması, bunun mümkün olmadığı hallerde en zengin ve verimli köylerden başlayarak buralara yüzde elli oranında Türk yerleştirilmesi ve okullar açılması öneriliyor...’

‘CHP’nin tek parti yönetimi’, günlük hayatı sürdürmeye yönelik ‘nafaka ekonomisi ilişkileri’nin hakim olduğu Lazca’nın tarihsel konuşulma coğrafyası’nda ulusal sanayinin kapitalist üretim ilişkilerini ve kurumlarını geliştiremedi. Yerel üretim ilişkilerini tasfiye edemedi. Bu sebeple de dilsel ve kültürel farklılıkları doğal bir yok oluş sürecine sürükleyemedi. Bunun yerine yerel üretim ilişkilerini değil, ama, dilsel ve kültürel farklılıkları doğal olmayan bir yolla, yani resmi ideoloji ve resmi tarih tezleriyle ortadan kaldırmaya çalıştı. Doğal olan bir yok oluş sürecinin başlayabilmesi için 1950’li yılların gelmesi, çay tarımının yörede yaygınlık kazanması gerekecekti.

1970’li yıllarda yöresel bir dergide yayımlanan bir makale, hem resmi ideoloji ve resmi tarih tezlerinin etkisini hem de yazarının ruh halini gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemlidir. Bu makale, Rize’de Dil Sorunu başlığını taşıyor:

‘Türkiye’de öteden beri çeşitli diller yaşamaktadır. Bunlardan biri de Rize’nin bazı kazalarında hususiyetle Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve bir de Çoruh’un bir iki ilçesinde konuşulanıdır. Bu dile nedense Lazca ismi atfedilir. Lazca’nın menşei bizi ilgilendirmediği gibi onun üzerine söz edecek de değiliz. Konumuzun ilişeceği husus bu dilin mahzurları ve değersizliğidir.

Yukarıda yazdığım birkaç kazada bu dile Lazca denmesi zannederim ki o muhitte yaşayanlara Laz lakabı verilmesinden ileri geliyor.

Lazca bundan öncesine kadar hemen hemen orada yaşayanların ilk öğrendikleri, diğer bir deyişle anadilleri idi. Daha yeni konuşmaya başlayan çocuk şüphesiz ki, Lazca kelime ve deyimler kullanacaktır. Çünkü ebeveyn ve muhitin müşterek lisanı budur.

Çocuk suçsuzdur. Hangi terbiye altında yetişirse o terbiye ile gelişir. Eğer bu bapta kendine bir suç atfedilecekse haksızlık edilmiş olur. O halde ebeveyn de kendi ebeveyni tarafından aynı dil öğretişine maruz kaldığına göre suçu araştırmak dilin menşeini araştırmak kadar derinliklere sürükler bizi. Burada bir suç işlenmişse bu telafi edilmelidir... Evet Lazca’yı ana dili yapmak suçtur. Şüphesiz ki bu suç hukuki değildir. Fakat içtimai bir suçtur.

Bugün bile ekseri köylerde (sahilleri istisna edebiliriz) altı yaşını doldurup ilk okul öğrencisi olmak hakkını edinen her çocuk hemen hemen hiçbir Türkçe kelime bilmemektedir.

Böyle Türkçe kelimelerden yoksun boş kalıplar gibi okula gelen zavallı çocuklar zorlu bir sıkıntı içindedir. Yalnız birinci sınıfların mevcut olduğu bir köy ilkokulunda Türkçe’yi bilen yalnız tek kişidir. Tek kişi sadece Türkçe öğretip onları yetiştirme çabasındadır. Bereket öğretmenlerin de çoğu bu adı geçen dili bilmekteydi. Lazca’yı bilmeyen bir öğretmenin yukarıdaki tanımda olan bir ilkokuldaki manzarasını düşünün. Çocukla öğretmen arasında derin bir anlamamazlık fırtınası kasırgası esecek ve netice olarak da semere sıfır olacaktır.

Burada öğretmenlerin bu kutsi çabalarını överek belirtebilirim. Onların öğrenci yetiştirmek babında ne kadar çok çalışıp ne kadar güç sarf ettiklerini düşündükçe yüreğimde beliren hürmet ve saygı duyguları tüylerimi ürpertiyor.

Öğretmen önce okulda, yolda ve evde bu dili konuşmayı şiddetle yasaklar. Konuşanları şikayet etmelerini tembihler. Konuşanlara en ağır müeyyideleri tatbik eder.

Fakat bütün bu tedbirler istenileni vermekten çok uzak düşmektedir. Çünkü bir kere bu dil çocuk üzerinde derin bir kök salmıştır. Onu unutmasına ve Türkçe’yi layıkı veçhile öğrenmesine hemen hemen imkan yoktur. Hayatı boyunca da bunun acısını daima çekecektir...

O halde bu derece hiçbir şey demek olan ve üstelik zararlı olan bu dil neden konuşulsun? Onu konuşup ana dile yapmak suç değil de nedir? Sonra hakiki Güzel Türkçe’yi ihmal etmek demek değil midir?

Öyleyse bu dilin kökünü kazımalıyız. Diyeceksiniz ki dil bir havuç değildir ve kolay kolay bunun sonu getirilemez. Ama ben bunun aksini söylemekte ısrar edeceğim. Zira bu dili ayakta tutacak hiçbir kaynak yok... maarif ile ailelerin elbirliğiyle çalışmaları yeter. Her aile en azından öğretmen kadar kendi çocuğu üzerinde dursa ve ona doğuştan Türkçe’yi öğretse dava zamanla halledilmiş olur ve çocuklar da bu acayip dilin şerrinden kurtulmuş olur.’

‘Rize’de Dil Sorunu’ başlıklı makalenin yazılıp yayımlandığı yıllarda bir ilkokul öğrencisi olan Selma Koçiva yıllar sonra ‘o yıllar’a ilişkin tanıklıklarını şöyle aktarıyor:

‘... ilkokula başladığımda, henüz hatırlarım, benzer yokluklara biz de katlanıyorduk. Özellikle Türkçe bilmemenin ve eğitimin Lazca olmamasından doğan komiklikler. Çocukluk arkadaşım Aysel’le okumayı sökmüş olmalıyız. Bir gün, anlamını bilmediğimiz kelimeleri okuyup Aysel’in babasına sorardık. O da bize okuduklarımızın Türkçe karşılığını söylerdi.  Türkçe bilmemenin sıkıntısı okulda Lazca konuşma yasağıyla pekişirdi. Ama her çocuğun başında bekleyemezdi ‘yabancı’ dediğimiz, Laz olmayan, çoğu Orta Anadolu kökenli öğretmenler. Teneffüs zili çalar çalmaz dilimizin bağı çözülür, Lazca konuşurduk. İspiyoncu ve ihbarcı çocukların ikazlarına aldıran yoktu. Çocukluk arkadaşlarımı hâlâ aynı canlılıkla hatırlarım, şevkle Lazca konuşmalarını, ince seslerinin yankılandığı su değirmenindeki annelerinden öğrendikleri uzun Lazca ağıtları...

(...)

... Lazca bilmenin, Türkçe’ye hakim olamadan bir okula devam ederken karşılaşılan zorlukları anlatıyordu. Bir ara, ‘okula giderdik de her anlatılanı öyle anlamazdık. Öğretmenimiz Pehlül Bey’in bize, kapıları sıkı sıkı kapatıp dersi Lazca açıkladığını bilirim. Pehlül Bey de Lazdı. Çok iyi Lazca konuşurdu, ancak bizimle konuşmazdı. Çok zorda kalırsa, çocuklar dersi anlamazlarsa Lazca konuşurdu. Çok kısa bir süre ve sesini alçaltarak...’ ”

 (Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması, Ali İhsan Aksamaz)