Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Bir Başka Versiyon

“Ana Britannica ansiklopedisinde de çalışmış ve Kafkasya/Gürcistan vb. gibi konular hakkında ‘bugün kaynak gösterilen maddeler’ bile yazmış olan Fahrettin Çiloğlu, Çveneburi Kültürel Dergi’nin 1.sayısında yayımlanan Çveneburi başlıklı makalesinde, Türkiye’de kendisinin ait olduğu ve dilini konuştuğu insanların, kendilerini ve dillerini tanımlamak için neden Çveneburi terimini kullandıklarına ilişkin olarak şunları yazıyor: ‘... Çveneburi sözcüğünün Kartuli (Gürcüce) ve Kartveli (Gürcü) anlamlarında nasıl ya da neden kullanılmaya başlandığını kesin bilmiyorum. Bu konuda yazılmış bir yazının olup olmadığını da...’ (s.3)

Çiloğlu, Osmanlı-Rus Savaşı nedeniyle Rus topraklarından Osmanlı topraklarına göç eden Gürcüce konuşan Müslümanlar’ın neden kendilerine Kartveli değil de Çveneburi dediklerine akıl sır erdiremiyor. Göçün olduğu yıllarda henüz Kartveli diye bir kavramın ortaya atılmamış olduğunu aklına getiremiyor. Kartveli kavramının Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan sonra önce dar daha sonra da geniş anlamıyla kullanılmaya başlandığını da bilmiyor. Aktardığımız satırları büyük bir titizlikle kaleme aldığı görülen aynı Çiloğlu, iş dönüp dolaşıp Megrel-Lazlar ve Svanlar’a gelince kesin yargılı ifadeler kullanmaktan tereddüt etmiyor ve Gürcüler’in Tarihi adlı kitabında kesin hükümlerde bulunuyor: ‘... Gürcüler tarihsel olarak, Kartlar, Megrel-Çanlar (Lazlar) ve Svanlar olmak üzere üç boydan oluşur. Günümüzde bir ulus olarak Gürcüler dendiğinde, genel olarak (Gürcüler’daki) Kartveli halk (Gürcü, Megrel, Laz, Svan) anlaşılır...’ (s.12).

Kendisinin de yayın kurulu üyesi olduğu Çveneburi Kütürel Drgi’nin 1.sayısında yayımlanan Kafkasya Halkları tablosu ile söyledikleri uyuşuyor mu?

Çiloğlu, bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyor. ‘... Gürcüce’deki Kartveli ile Kartleli sözcüklerinin Türkçe’de tek sözcükle ‘Gürcü) karşılandığını, bunun da zaman zaman anlam karışıklığına yol açtığını belirtelim’ diye yazıyor. Biz de Kartleli’nin Kartli’den olan Kartli’li anlamına geldiğini belirtelim.

Çiloğlu, Birikim dergisindeki makalesinde Kartveli’nin Türkiye’de kimlere denebileceğini şöyle açıklıyor: ‘... Türkçe’de Gürcü olarak karşıladığımız Kartveli terimi Türkiye’de yalnızca, tarihsel olarak Kartlar’dan gelen ve Kartuli Ena’yı Guria ağzıyla konuşan topluluğu (Gürcüler) ifade etmektedir...’ Bu açıklamasını da şu ‘makul bilgi’ye dayandırıyor: ‘... Türkiye Gürcistan’da iki ayrı tarihsel yaşandığı, Kartveli sözcüğünün anlamında da tam bir örtüşme olmadığı söylenebilir.’

Ancak Türkiye’deki Gürcüler’in Kartlar’dan yani Kartli’den olanlardan geldiğini ve bir genellemeyle bunların Kartuli Ena’nın Guria ağzını konuştuklarını nereden biliyor? Türkiye ve Gürcistan’daki iki ayrı ve farklı süreçten bahsediyor. Bu süreçleri neden sorgulamıyor? Mesela doğal evrim ve-veya yönlendirilmiş evrimin Gürcistan’da nasıl yaşandığını biliyor mu? Ulus tanımındaki dil birliği, bölge birliği, ekonomik hayat birliği ve kültürel birlik şartları nedir?

Kitabında ‘parantez içi’ açıklamaları önemseyen aynı Çiloğlu Birikim dergisine yazdığı makalesinde şunları söyleyebiliyor: ‘...(...) Kartveli terimi, Kart, Svan, Laz-Megrel boylarının ortak adı kabul edilmektedir...’ (s.125).

Gürcüce konuşan Çveneburilerin kendilerini Kartveli kabul etmemelerine akıl sır erdiremeyen, bu durumu da kendine göre açıklamaya çalışan Çiloğlu, iş Lazlar’a gelince, ‘Türkiye’de kendilerini Kartveli saymayan Laz aydınları’ gibi bir tanımlamayı kullanması bir ‘sıkıntısı’nı açığa çıkarıyor.

Kitabındaki ‘Gürcüler kimdir’ bölümüne kesin bir tanım ile başlıyor: ‘Kendilerine Kartveli diyen Gürcüler’in ‘sakartvelo’ (Gürcü Ülkesi, Gürcistan) dedikleri topraklarda eskiden beri yaşadıkları sanılır...’ (s12.) Böyle kesin ifade ve vurguları taşıyan bir cümleyi ‘sanılır’ ile bitiriyor. Çünkü Kartveli kavramının geçmişi konusunda bilgisi bulunmuyor. Kartveli kavramı Sovyetler Birliği’nde ortaya atılmış bir kavram, aynen ‘sakartvelo’ gibi. Kendisi pek hazetmiyor ama, Müslüman ataları ‘Hıristiyan’ Rusya’nın ordularının zulmünden Müslüman Osmanlı topraklarına göç ettikleri tarihlerde ne Kartveli ne de Sakartvelo kavramları vardı. Geçmişin, bugünkü kavramlarla değerlendirmeye çalışılması, insanı türediği atasını reddetme noktasına kadar getirebilir.

Birikim dergisindeki makalesinde hiçbir kaynağa dayanmaksızın şu önemli tespitte bulunuyor: ‘... Eski çağlardan başlayarak değişik coğrafi  ve tarihsel bölgeleri içeren Gürcistan, 10.yüzyılda Kartveliler’in Ülkesi anlamında Sakartvelo olarak adlandırıldı. Bugünkü Türkiye Gürcüleri’nin atalarının yaşadığı bölge, bu tarihsel ve Ortodoks Sakartvelo’nun bir parçasıydı...’ Konuya seküler yaklaşması gerekirken Hıristiyan teolojisi kavramlarına göz kırpıyor. Bugünkü Sakartvelo ya da Gürcistan kavramlarını 28 Mayıs 1918’den daha eski  tarihlere çekmeye çalışmaktadır. Ancak Çiloğlu’nun kendisi de bu durumu kitabında Gürcü Kırallıklarının ve kırallarının adlarını vererek tespit ve kabul etmiş oluyor. Sonradan yakıştırmalı ifadelere itibar edilse bile, kendi verdiği bilgiler arasında da Sakartvelo Kırallığı veya Prensliği gibi ‘siyasi yapılar’ yok. ‘Tao-Klarçeti Prensleri’, Birleşik Gürcistan Kırallığı, Kartli Kıralları, Khaeti Kıralları Kartli ve Khaeti Kıralları gibi kırallıkların adlarını verebiliyor (s.71-74). Bunlar da ‘modern zamanların ulus esasına dayanan’ siyasi yapıları değil. Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan önce veya çok daha önce yazıldıkları yıllarda bugünkü anlamda veya değil, Kartveli ve Sakartvelo kavramlarını kullanan eserleri de ortaya serme şansı bulunmamaktadır. Kartveli ve Sakartvelo kavramlarının resmi olarak kullanılmaya başlandığı dönemden itibaren yeniden basılan eski eserlerde Kartveli ve Sakartvelo kavramlarının kullanılmış olması kendisini yanıltmasın!

Ruslar’ın Kafksay’da etkili olmaya başlamalarından önce, 17.yüzyılda, bugün Gürcistan olarak bilinen coğrafyada üç kırallık bulunuyordu. Başkenti Tiflis olan Kartli Kırallığı, kuzeydoğuda Kaheti Kırallığı ve batıda Kutaisi civarını elinde bulunduran İmereti Kırallığı.

Bu kırallıkların ilk ikisi  İranlılar’ın, sonuncusu da Osmanlılar’ın denetimindeydi. Doğu Karadeniz kıyıları, adı geçen bu üç kırallığın egemenlik alanı dışındaydı. Kuzeyde Soçi-Sohumi arası Abhazya’ya, Sohumi-Poti arası Megrelya’ya, güneyde Poti-Batumi arası Gurya’ya aitti. Bu üç prenslik Osmanlı’ya haraçla bağlıydı. Güneybatıda ise Samtshe ve Saatabego prenslikleri vardı. Bu prensler, zamanla islamiyet’i benimsedi ve Osmanlı’ya doğrudan bağlı birer valilik haline geldi.

Gürcüler, Rusya ile yaptıkları 1783 Georgievsk Anlaşması ile Gürcü askeri yolunun açılmasına ortam hazırlamış oldu.

1783’te Kırım’ı ilhak etmelerinden sonra, Ruslar ertesi yıl Petrovsk’u ve kentin Dağıstan’daki art bölgesini işgal etti ve Mhaeti’yi de kendine bağlamış olan Kartli (Gürcistan) Kırallığı’nı koruma altına aldı. Ruslar, Viladikafkas kenitni kurdu ve Gürcistan ile doğrudan ilişki kurmalarına imkan veren Daryali Boğazı’nı açtı. Son Kartli (Gürcistan) Kıralı ölürken yaptığı vasiyetle kırallığını Rusya’ya bıraktı. 1803’te Megrelya, 1804’te İmereti ve Gurya, 1856’da Svaneti Rusya’nın egemenliğine geçti.

Görüldüğü üzere 19.yüzyıla gelindiğinde bile, değil Gürcü boyu (!!!) Megreller’den, Lazlar’dan, Svanlar’dan ve Acarlar’dan, bugünkü Gürcistan coğrafyasından bahbetmek mümkün değildi.

Çiloğlu, kitabında şöyle yazıyor: ‘... Gürcüler Gürcistan nüfusunun yalnızca yüzde 70,1’ini oluşturmaktadır. Buna göre Gürcistan’daki Gürcü nüfusu 3.843.000’dir. Ülkede yaşayan Laz, Megrel ve Svanlar da bu sayının içindedir...’ (s.28). Eğer ‘Gürcü nüfusu’ söz konusu ise Megrel, Laz ve Svanlar’ın neden Gürcü nüfusu olduklarını kendi kendisine sormak aklına gelmiyor!

Yayın yönetmeni olduğu Çveneburi Kültürel Dergi’ye ‘Dünyada ne kadar Gürcü var’ başlıklı bir makale yazan Fahrettin Çiloğlu, önemli bir dipnot açıklaması yapıyor: ‘Gürcistan’daki Gürcü nüfusu tüm Kartveli (Kart, Svan, Laz-Megrel) nüfusunu kapsar. Türkiye’deki Gürcü nüfusu verilirken Lazlar dahil edilmemiştir.’ Kendisine bu davranışı için teşekkür etmek borcumuz olsun!

Çiloğlu, kitabında Kartveli Dili diye de bir kavram icat ediyor ve ‘Svanca’nın Kartveli dilinin ilk biçiminden Gürcü, Laz ve Megrel dillerinden daha önce ayrılmış olduğunu’ yazıyor. (s.18). Bu ‘yeni icat’ Kartveli Dili kavramını kabul etsek bile, bu Gürcüce anlamına gelir. Gürcüce, Gürcüce’den nasıl ayrılmış? Sonra Megrel-Lazca (Zanca) ve Svanca niye Kartveli Dili’nden yani Gürcüce’den ayrılmış olsun? Madem bu ayrılışlar ve ayrılıklar kendisini çok ilgilendiriyor neden Kart Dili, Kah Dili, İngilo Dili, Hevsur Dili, Pşav Dili, Mohev Dili, Mtiul Dili, İmeretili Dili, Raçalı Dili ve Gurya Dili ve Gurya Doili’nin icat ettiği bu Kartveli Dili’nden ne zaman ayrıldıklarından hiç bahsedilmiyor?

Çiloğlu’nun da Megrelce, Lazca ve Svanca ile de sıkıntısı var. ‘...Bazı dilbilimciler Laz-Megrel ve Svan dillerini, Gürcüce’den ayrı bir dil değil, Gürcüce’nin lehçeleri olarak kabul ederler. Ancak bir Gürcü’nün, bu diller arasındaki temel yapı benzerliklerine karşın, Laz-Megrel ve Svan dillerini anlaması mümkün değildir...’ ‘Laz-Megrel ve Svan Dilleri’ ifadesini kendisi kullanıyor ve ardından da bunların bazı dilbilimciler tarafından Gürcüce’nin, yani Kartuli Ena’nın lehçeleri olarak kabul edildiğine de özel vurgu yapıyor. Kim bu bazı dilbilimciler?

Bütün bu sıkıntılardan kurtulması için resmi ideoloji ve tarih tezleri aktarıcılığından vazgeçmesi gerekiyor. Böylelikle derin bir iç huzura ulaşacak ve Çveneburi Kültürel dergi’nin 1996/19-21. sayısına yazdığı Çveneburi’den başlıklı ve editör imzalı makalesinin üçüncü paragrafında sözünü ettiği ve kendisini inciten gelişmeleri de işlevsiz kılma şansına sahip olabilecektir.”

(Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması, Ali İhsan Aksamaz)