Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Lazca da Türkiye’nin dilidir

“Lazların, bu son dönemde yaptıkları çalışmalar esas olarak anadil Lazca’nın yaşatılması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması noktasında yoğunlaşmaktadır.

Selma Koçiva şöyle diyor: ‘... Oysa Laz halkı anadilini gözbebeği gibi seviyor. Tüm olumsuz koşullara rağmen,çoğunlukla sözlü olarak da olsa anadilimizi yaşatmıştır. Son on yıllarda Laz Dili ve kültürüne artan ilgi bir şeyleri yitirme korkusundan kaynaklanmaktadır... Bizler anadilimiz Lazca’yı yitirmek istemiyoruz... anadilimizi korumak istiyoruz... Her türlü dilsel ve kültürel serbestlik istiyoruz...’

Sarigina Beşli, çocuğun ikilemine dikkat çekerek şunları yazıyor: ‘... Köydeyken herkes Lazca konuşuyordu, bir sorun yoktu. Çocuk, Türkçe bilmiyor muydu? Biliyordu ama konuşması ve yazması gerekmiyordu. Zaten aptal kutusunu anlamak için Türkçe’yi biraz bilmek yeterliydi. Ama okulda durum farklıydı...1991’de Lazuri Alfabe adlı kitapçığın elime geçmesiyle benim için yeni bir dönem başladı... çok sevdiğim dilimi artık yazıp okuyabilecektim... önümüzde açılan bu yeni dönemde kendi adımıza kazanımlar elde etmek için öncelikle sorumluluk duymamız gerekiyor. Kime karşı mı? Sana bu dili taşımış olan atalarına ve senin bu dili taşıman gereken çocuklarına yani geçmişine ve geleceğine!’

Yılmaz Avcı, ‘böyle giderse Lazca’nın iki nesil sonra yok olacağına dikkat çekerken, İsmail Avcı Bucaklişi bu konuda şunları yazıyor: ‘Bizi biz yapan değerler her geçen gün yok olup gidiyor. Daha dün bizimle birlikte Laz kültürüyle yaşayan, dolu dolu Lazca konuşup gülen, bize Lazca masallar anlatan nineler, dedeler yok artık. Laz masallarının gizemli dünyası çok uzaklarda kaldı... Her yaşlı Lazın ölümü, bir yanımızı koparıp götürüyor mezara.... Lazuri Nenapuna yaşayan bir halkın, yaşayan bir dili olduğunu gösteren açık bir delildir...’

Lazca-Türkçe / Türkçe-Lazca sözlük hazırlayan Metin Erten, kendisini böyle bir çalışmaya yönelten sebepleri şöyle açıklıyor: ‘... doğduğumuz günden beri konuştuğumuz dilimizi, Lazca’yı korumak, gelişmesine katkıda bulunmak gerekiyordu... Dedelerimizden Kurtuluş Savaşı’nı dinleyerek büyüdük. Ülkeyi kurtarmak için dilleri farklı da olsa insanlar bir araya gelmiş ve ortak savaşmışlardır. O orduların çok dili vardı ama sonuçta tektiler. Farklı dillerinin olması bu ülke için savaşmalarına engel değildi. Bugün de farklı dillerimizin olması birlikte olmamız için bir engel değil...’

M.Recai Özgün’ün de vurgusu ‘anadil’edir: ‘... Türkiye’nin demokratikleşmesine paralel olarak, yerel diller üzerindeki baskıların kaldırılması, kültürel desteklerin geliştirilmesi gereklidir. Dil eğitimine en azından ilkokullarda anadil eğitimi statüsünde yer verilmesi, bu dilde eğitim verecek olanların üniversitelerde yetiştirilmesi ve resmi radyo ve tv’lerde haber ve eğitici yayınlara geçilmesi, isimleri değiştirilen yerleşim birimlerine yeniden Lazca isimlerin verilmesi gereklidir.’

2001 yılının Eylülü’nün son haftasında, ülkemizin konuşanları sayıca (daha) az dilleri veya yerel dilleri konusunda önemli bir gelişme yaşandı. Bu konuda Akşam gazetesi şu habere yer verdi: ‘... Anayasanın 28.maddesinin ikinci fıkrası da anayasa değişiklik paketinin 10.maddesindeki bir düzenleme olarak meclis genel kurulunda kabul edildi. ‘Kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilde yayım yapılamaz’ hükmü anayasadan çıkarıldı...’ (27.Eylül 2001)

Cumhuriyet gazetesinin RTÜK’ten Lazca yayına uyarı başlıklı haberi, bu konuda henüz yasal düzenlemelerin yapılmamasından kaynaklanan uygulamalara ilişkin durumu gözler önüne sermektedir: ‘Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Rize Gelişim TV’ye Lazca yayın yaptığı için uyarı cezası verdi. Üst Kurul, Gelişim TV’nin Lazca sunduğu müzik-eğlence programı ile radyo ve televizyon yayınlarının Türkçe yapılması ilkesinin çiğnediğini savundu. Üst Kurul, bu kuralı bugüne kadar yalnızca Kürtçe yayınlar konusunda uygulamıştı. Gelişim TV’ye verilen ceza, aynı zamanda Kürtçe dışında başka bir dilde yapılan bir yayına ilk kez ceza uygulaması anlamına geliyor.’ (16.Şubat.2002)

Türkiye’nin taraf olduğu Lozan Anlaşması’nın yalnızca Hıristiyan ve Musevi azınlıkların kültürel haklarını tanımadığı, Lazca  gibi konuşanlar sayıca (daha) az diller veya yerel dillerin varlıklarını da güvence altına alındığını belirten bazı yorumlara günümüzde sıklıkla rastlanmaktadır. Oktay Ekşi ve Sedat Ergin, makalelerinde bu konuyla bağlantılı olarak Lozan Anlaşması’nın 39.maddesinin 4.fıkrasını aktarıyor: ‘Herhangi bir Türk yurttaşının gerek özel ya da ticari ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır yoktur.’

CHP’nin tek parti yönetimi ve Soğuk Savaş yılları boyunca Türkiye’nin çok dilli bir ülke olduğu gerçeği kabullenilmek istenmedi. Türkçe’nin resmi dil olmasının yanında, Lazca gibi konuşanları sayıca (daha) az diller veya yerel dillerin de varlıklarını sürdürebilmeleri ve kurumsallaşmalarının, ‘uluslaşma’ önünde bir engel teşkil etmeyeceği görülmedi. Bunun yerine, bu dillerin konuşulmaları bile yasaklanarak konuşanlarının sayısının her geçen gün azaltılması amaçlandı. Bu yasak diller, 1920’lerde esas olarak Türkiye’nin belirli bölgelerinde konuşulurken, günümüzde doğal olan veya olmayan sebeplerden dolayı yaşanan göçlerle Türkiye’nin hemen her yerinde konuşulmaktadır.

Günümüzde, Lazca gibi konuşanları sayıca (daha) az olan diller veya yerel diller gündeme geldiğinde kimileri bu dilleri bölücülük sebebi olarak lanse etmeye çalışmaktadır. Kimileri de anadil eğitimi, anadilde eğitim vb. tartışmaları Kürtçe üzerinden yapmaktadır. Oysa ne bu diller lanse edilmeye çalışıldığı gibi bölücülük sebebidir ne de Kürtçe Türkiye’nin tek konuşanı sayıca (daha) az dili veya yerel dilidir. Bu diller ülkemizin ve bütün insanlığın ortak zenginliğidir. Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ve her türlü olumsuz şarta rağmen, günümüze ulaşabilme becerisini gösteren bu diller ister yüz kişilik bir köyde konuşuluyor olsun, ister çok daha fazla insan tarafından toplu veya dağınık çok daha geniş yerleşim birimlerinde yaşatılıyor olsun aynı eşitlikte geleceğe taşınma hakkına sahiptir. Bu diller de yaşamalı, geliştirilebilmeli ve her türlü iletişim aracıyla gelecek kuşaklara aktarılabilmelidir.

Türkiye’nin çok dilli bir ülke olduğu gerçeğinin kabul edilmesi, resmi dil Türkçe’nin dışındaki bu yasak dillerin de kurumsallaşabilmeleri ve kendilerini geleceğe taşıyabilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması, toplumun demokratikleşmesine, toplumsal birlik ve barışa şüphesiz önemli bir katkı olacaktır.” (22.Nisan.2002)

(Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması, Ali İhsan Aksamaz)