Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Ezidiler

Yüzyıl öncesine kadar dünyadaki nüfusunun yüzde 70’i Osmanlı coğrafyasında yaşayan Ezidiler bugün, Ezidi inancının doğduğu topraklardan çok uzakta ve farklı coğrafyalarda yaşıyorlar. 19. yüzyılda Osmanlı toprakları dışına, 20. yüzyılın yaklaşık son çeyreğinden itibaren ise Avrupa ülkelerine yönelen bu göç süreci bir dizi etkenle biçimlenmiştir. Bu etkenlerden ilki, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı yönetiminin İslam şeriatının “fırkai dâlle” (sapkın topluluk) olarak ad1andırdığı Ezidileri zorla Müslümanlaştırma ve “askere alma politikalarıyla “ıslah” edip, merkezi iktidarın egemenlik alanına dahil etme çabasıdır. Bu çaba bazı Ezidi topluluklarının, başta Rus Çarlığı olmak üzere farklı bölgelere göç etmelerine neden olmuştur.:

Cumhuriyet döneminde, zorla Müslümanlaştırma politikası sürmemişse de, “Ezidilik” bir din olarak resmen kabul de görmemiştir. Örneğin bugün bile Ezidi kimliklerinde din hanesine bazen çarpı işareti konmakta, bazen “bilinmeyen din” ibaresi düşülmekte.

1970’lerden itibaren Türkiye Ezidileri’nin büyük çoğunluğu. gerek inanç sistemlerinin resmi makamlarca tanınmamış olmasından. gerekse bölgedeki Müslüman topluluklarınca inanç sistemlerine yönelik süre giden husumetten, belki en önemlisi ekonomik nedenlerden başta Almanya, İsveç, İsviçre, Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerine göç etmiştir.

Kökleri Ortadoğu’nun tamamına yayılan ve bu coğrafya içinde barındırdığı en ilginç özelliklere sahip olan Yezidilik -Ezidilerin adlandırdıkları biçimiyle Ezidilik- son yıllarda sıkça işlenen bir konu haline geldi. Türkiye Ezidilik tarihi açısından ciddi bir öneme sahip olmasına rağmen, Türkçe’de Ezidilik üzerine yayımlanan kitapların sayısı onu geçmez.

Ne ilginçtir ki, gerek Türkçe yazılan, gerek Türkçe’ye çevrilen kitapların en genel özelliği çoğunun aynı kaynakçaya ve temalara dayanıyor olmasıdır. Bu durumda, aynı kaynakçaya sahip “masa başı” çalışmalarına dayalı dini bir araştırmayı elbette Ezidiler üzerine yayımlanmış spekülatif yazılardan ayırt etmek de zor olmakta. Yayınlar bir bölümüyle ansiklopedik bilgi, diğer bölümüyle “gezi yazısı görünümünde. Yezidilik inancını, felsefesini, tarihi-kültürel alt yapısını ve neden bu denli içe kapanık bir dini yapıya büründüğünü tartışmak ve çoğaltabilecek başlıklar hakkında derinlemesine araştırma yapmak varken, yalnızca inanç uygulamalarını magazin başlıkları halinde ve tarihi birikimden yoksun biçimde açıklamak, kökleri yüzyıllar öncesine uzanan ve her sabah güneşe secde eden bu halka haksızlık etmek değil midir?

Ezidiler hakkında yapılan yanlış ve dayanaksız bilgilendirmeler, Türkiye’de bir başka cemaat için bu denli rahat yapılabilir mi? Türkiye’deki Ezidilerin bugün kendilerini savunacak, tartışacak ya da dini inançlarını tam olarak anlatacak ve kendilerine yöneltilen eleştirilere cevap verecek bir bilgi birikimleri yok. Sözlü kültür içerisinde bir kuşaktan diğerine akan töresel-dinsel birikim geleneksel yapılanışın çözülüşüyle birlikte kesintiye uğramış, dağılmış. Dolayısıyla zırhlarını giyinip Ezidilere savaş açan ve onları tarih sayfalarına çağıran bazı yazarlar unutmamalılar ki, karşılarında okur yazar olmayan ve tüm dini işlerini şeyhlerine yüklemiş üç dört ihtiyardan başka savaşacak kimseyi bulamazlar. Yayımlanan kitapların doğruluğunu tartışacak bir cemaatin varlığından haberdar değiliz. Ancak bir iki kuşaktır yazılı kültürün dünyasına girmiş, onunla tanışmış bir cemaatle karşı karşıyayız.

Ezidiler gibi kapalı toplumlara dair tüm bilgileri bir arada bulmaya çalışmak, belki, yanlış olur. Dolayısıyla her kitapta, yalnızca birkaç önemli konuyu yakalama şansı var. Ama şu da bir gerçek ki, kutsal bir kitabı olmayan, tüm dini işleyişini sözlü biçimde sürdüren ve yerel etkileşime açık bir din olan Ezidiliği konu edinen hemen tüm kitaplar bu anlayış çerçevesinde yerel kalan eksik bir çalışmanın sonucudur.

Araştırmacıların değişik bölgelerde araştırma yapmak için maddi destek bulamaması, Ezidiler’in çoğunlukla Kürtçe konuşuyor ama araştırmacıların bu dili bilmiyor olmaları ve Ezidi cemaatiyle sağlıklı ilişki kurulamaması gibi sorunlardan dolayı düzenli bir alan çalışması yapılamıyor olabilir; yine de, masa başında hazırlanan çalışmaların daha sistemli ve daha tutarlı olması gerekir. Örneğin, Ezidilerin kutsal kitabı Mushaf-a Reş’ten çevrildiği iddia edilen bölümlerden yapılmış alıntılarda farklı iki melek adı aktarılmaktadır:

“… ve bir kuş yarattı ki adı Anfar’dı. Ve inciyi onun sırtına koydu ve orada kırk bin yıl oturdu. İlk gün, yani pazar günü, Azazil adlı meleği yarattı; işte o hepsinin başkanı olan Melek Tavus’tur.”

“… bir beyaz inci yarattı ve enfer adında bir kuş yarattı ve cevheri kuşun sırtına bindirdi, böylece kırkbin yıl kaldı (...) içinde yaratılan günlerin ilki pazar günüdür, 0 günde Allah Azrail adında bir melek yarattı, Odur N-ıeıek Tawus ki hapsinin başkanıdır.”

Bu yanlışlık, yalnızca o kitap üzerinden değerlendirme yapan okuru yanlış bilgilendirecektir. Bu tarz hataları aynı yayınevi tarafından yayımlanmış olan Yezidilik ve Yezidilik’in Kökeni ile Yezidilik re Yezidiler adlı iki kitap arasında karşılaştırma yaparak da ha da çeşitlendirmek mümkün. Sözü edilen iki melek arasındaki işlevsel farklılıklar dini yapının tümünü değiştirebilecek güçtedir. Öyle ki, iki melek arasındaki farklılıklardan yeni bir din bile yaratılabilir!

Ayrıca neden Avrupa’da ya da Irak’ta yaşayan Ezidi yazarların kaleme aldığı kitaplar değil de, yazarının kendi “inancını” da aktarıp okuru farklı yönlere çektiği, var olan bilgisini dağıttığı ve Ezidiliği her kitapta başka bir dine yamadığı kitaplar yayımlanmakta?

Bugün Ezidiler hakkında Austen Henry Layard’ın 1838-39 yıllarında yaptığı doğu gezileri yazılarından ve Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Diyarbakır Ezidileri’nin anlatıldığı o destansı ve güvenilirliği tartışılır bölümlerden alıntılar yapmayan kaç kitap bulunabilir? Evliya Çelebi Seyahatnamesi dendiğinde, “Yezidiler şeytana tapar” ya da “köpeklerine saygı gösterirler” gibi ifadelerin araştırmacılarca sık sık kullanıldığı görülür. Ama nedense aynı seyahatnamede Diyarbakır’dan 80 bin askerin Sincan Dağı’ndaki “Kürt Yezidileri”ne saldırıp 13 bin “saçlı Yezidi Kürdü” öldürerek Kerbela’nın intikamının alınmasından ve “sultanları, kızları ve gulamları ve avratları cümle esiri der-zincir olup Diyarbakır’a getirilmesinden” bahsedilmez. Eksik bilgilendirmenin yanı sıra yanlış aktarımlar da yapılmakta.

“... Layard, Beyi karşılamak için atından inmeye çalıştı ama o bunu yaparken diğeri de onun elini öpmeve çalıştı. Layard’ın hiç hoşlanmadığı bir törendi bu. Ülkenin âdet olduğu üzere atlarından inmeden kucaklaşmalarla yetindiler. Bey ikisinin de attan inmesini ve birlikte yürümesini önerdi. Bu yapıldı ve her ikisi yan yana köye girene kadar hoşbeş ederek yürüdüler...”

Andrew Collins’in Layard’dan yaptığı bu alıntılar(!), Layard’ın kendisinin kaleme aldığı, yine aynı yayınevi tarafından basılmış olan Ninova ve Kalıntıları adlı kitabında şu biçimde geçmektedir:

“... o bana yaklaşırken attan indim. Elimi öpmeye çalıştı ama ben kararlıca bu törene izin vermedim. Ülkedeki geleneğe uyarak birbirimizi kucaklayarak, bu konulan uzlaşmayla hallettik. Ata tekrar binmem konusunda ısrar etti. Atı çekerek götürecekti. Köye kadar onunla birlikte benim de yürüyeceğim konusunda çok zor ikna edebildim kendisini.”

Aktarım hataları bir yana, “Ülkenin âdeti olduğu üzere atlarından inmeden kucaklaşmak” gibi var olmamış bir gelenekten söz etmek bile, tek başına, aslında, Ezidiler hakkında birçok hatalı bilgilendirmenin nasıl yayıldığını açık bir biçimde göstermekte.

Yayımlanmış kitaplardan yalnızca birini okumak, yıllarca bu coğrafyada yaşamış, nüfusu yüz binlerden yüzlere düşmüş bir halkın, tüm dinlerde “kötü” yorumlanmış bir meleği neden saygıyla andığının bilgisine ulaşmamıza yardımcı olmayacaktır. Ayrıca dini uygulamalar, aynı dinin mensubu aşiretler arasında bile farklılıklar gösterebilir. Üstelik, Ezidiler gibi yıllarca baskı görmüş, dinlerini saklamak zorunda kalmış, kendilerini anlatmalarına izin verilmemiş bir halkın bazı ibadetlerinin değişik coğrafyalarda birbirini tutmaması, farklılaşması gayet doğaldır.

Ezidilik, tarafsız ve dini ibadetleri magazinleştirilmeyen bir araştırmadan yoksundur. İnternet üzerinden yapılacak kısa bir araştırma bile, yalnızca bir iki Ezidiyle yapılan görüşmelere dayanarak yayımlanan yazıların çokluğunu gözler önüne serer. Türkiye’deki yayınların büyük bir bölümü, bu tarz çoğaltılabilecek soruların Ezidilerdeki duruşunu görmezden gelip Ezidiler’in yüzyıllar önceki söylemlerini göz önüne alarak ve cemaat içindeki modernizm etkilerini, cemaatin ve dolayısıyla dini sistemin ve geleneklerin kısmen dağılışını dikkate almaksızın hazırlanmakta. Ayrıca kaynakçalarından anlaşılan o ki, ne Ezidi cemaatince çıkarılan Laleş, Dengê Êzidi ve Kanîya Spî gibi yayınlardan, ne de Ezidilerce yazılmış kitaplardan yararlanılıyor.

Ezidilerin Türkiye’den Irak’a, İran’dan Sibirya’ya. Suriye’den İsveç’e, Ermenistan’dan Almanya’ya, Rusya’dan Hindistan’a kadar geniş bir alana yayıldığı görülmekte. Dolayısıyla değişik devletlerde yaşayan, birbirinden farklı yasalarla yönetilen ve değişik dinlerin hakimiyetinde kalan Ezidilerin birçok geleneğinin uygulanışı da değişmiş olabilir. devamı