Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Evren ve kutsal savaş

“Eski Meksikalılar dünyayı bir çeşit Malta Haçı gibi tasavvur ediyordu. Dört ana yönden her birine bir renk, (Türkler de ana yönlere renk adları vermişti, b.n.) bir ya da birçok tanrı, biri ‘yılın taşıyıcısı olan’ beş kehanet takvimi simgesi denk düşüyordu. Kuzeyde, karanlıklar ülkesinde, Aztek Plutonu Mictlantechtli’nin hüküm sürdüğü yeraltı ölüler ülkesi vardı. Doğuda Tlaloc’un himayesinde tropikal bereket cenneti bulunuyordu. Güney ‘dikenler’ ve kuraklık ülkesiydi. Nihayet, iç bölgede, ocağın evin temeli olması gibi ateş tanrısı. Yılar ilk günlerinin simgesine göre dört ana yöne dağılmıştı: Acatl (doğu), tecpatl (kuzey), cali (batı), tochtli’ (güney).

Aztekler dünyamızın öncesinde dört başka dünya, dört Güneş olduğuna kesinlikle inanıyorlardı. Birinci Güneş, naui-ocelotl (dört jaguar) büyük bir katliamla son bulmuştu. İnsanlar jaguarlar tarafından parçalanmıştı. Günümüzde de bazı yerlilerin, Chiapas Lakandonlarının dünyanın sonunu bu şekilde tasarlamaları ilginçtir. Jaguar yer sarsıntılarını simgeler; Azteklere göre, kedi tüyleri gibi yıldızlı gece de, gökyüzündeki karanlıklar tanrısı Tezcatlipoca’yla ilişkiliydi.

İkinci evrenin adı ‘naui-eecatl’dır (dört rüzgar). Quetzalcoatl, Tüylü Yılan, Rüzgar Tanrısı ve Tezcatlipoca’nın mitsel rakibi bu dünyaya büyülü bir fırtına üflemiştir. Ve insanlar maymunlara dönüşmüştür.

Yararlı yağmur tanrısı ama aynı zamanda korkunç yıldırım tanrısı Tlaloc üçüncü evren ‘naui-quiauitl’i (dört yağmur) ateş yağmuruyla boğarak yok eder. M.Ö. dönemin son yıllarına doğru Mexico Vadisi’nin (Pedregal) bir bölümünü küller ve lavlar içinde bırakan büyük yanardağ püskürmelerinin anısının bu mitte yaşamış olması mümkündür.

Nihayet, dördüncü Güneş naui-atl, Su Tanrıçası Chalchiuhtlicue burcundaki ‘dört su’ elli iki yıl süren bir fırtınayla son bulmuştur. Bir erkek ve bir kadın bir servi ağacını siper alarak kurtulur. Ama Tezcatlipoca’nın emirlerine karşı gelince köpeğe dönüşürler.

Dolayısıyla, bugünkü insanlık dördüncü Felaketten kurtulmuş olanların soyundan gelmez: Yaşamını Quetzalcoatl’a borçludur. Gerçekten de ölülerin kuru kemiklerini cehennemde gizleyen ve onları canlandırmak için kendi kanını veren, köpek başlı tanrı biçimindeki Tüylü Yılan’dır.

Bizim dünyamıza gelince, o ‘dört deprem’ naui-ollin simgesiyle gösterilmiştir. Müthiş depremlerle çökmektir bu dünyanın kaderi. Tzitzimimeler, batıda evrenin sınırlarında dolaşıp duran iskelet ucubeler karanlıklardan çıkacak ve insanlığı yok edecektir. Bu son felaketin her an olabileceği düşünülüyordu. Eski Meksikalılar için Güneşin geri dönüşünü ve mevsimlerin birbirlerini izlemesini garanti edebilecek hiçbir şey yoktu. Aztek ruhu dünya karşısında bunalıma girmişti. Elli iki yıllık her çevrimin sonunda ‘yılların birbirlerine bağlanamayacağı’ndan korkuluyordu. Yeni Ateş yanmayacaktı, her şey kaos içinde çökecekti.

Genel olarak insanın misyonu ve özel olarak da Güneş Halkı Aztek kabilesinin misyonu hiçliğin saldırısını yorulmadan püskürtmekti. Bu amaçla, Güneşe, Dünyaya, tüm tanrılara, dünyanın düzeninin işlemesini sağlayan ‘değerli su’yun (insan kanı) sağlanması gerekiyordu. Bu temel kavramdan kutsal savaş ve insan kurban etme uygulamaları çıkmıştır. Mitlere göre, her ikisi de dünyamızın kuruluşuyla birlikte başlamıştı. Güneş kan istiyordu. Tanrılar güneşe kendi kanlarını vermişti, sonra onun emriyle insanlar Kuzey Bulutları yılanlarını yok etmişlerdi. Daha önce gördüğümüz gibi, Uitzilopochtli savaşırken doğmuştur. Bu bağlamda, tek istisna olarak, uzak klasik dönem barışçı teokrasilerinin simgesi Quetzalcoatl yalnızca kelebekleri, kuşları ve yılanları kurban etmek istemiştir. Ama Tezcatlipoca onu yenilgiye uğratmıştı ve tanrılar ‘yiyeceklerini’ istiyordu.

Azteklere göre, savaşın, onların devletleri için amacı pozitif unsurlar içeriyordu. Bir yerin fethedilmesi, haraç alam, tüccarları için serbest geçiş hakkı sağlama. Ama savaş özellikle tutsakların kurban edilmesi amacına hizmet etmeliydi onlar için. Böylece, savaşlar, düşmanları öldürmekten çok, olabildiğince çok sayıda tutsak almak amacıyla yapılıyordu. Yeteri kadar fetih yapıldıktan sonra, Meksika’nın büyük bölümünde barış tesis edilmiş olsa bile, hükümdarlar ‘çiçek açan savaş’ diye bir şey icat etmişlerdi. Tanrılara kurban bulmak amacına yönelik turnuvalar. 1450 yılında baş gösteren büyük açlık önceki birkaç yılda kurbanların seyrekleşmesi olgusuna bağlanmıştır; çiçek açan savaşların gazaba gelen tanrıları doyurmuş olmaları gerekir. Ve büyük olasılıkla savaşın hiç bitmemesi için imparatorlar kendi ülkelerinin tam ortasındaki kapalı düşman bölgesi Tlaxcala’ya göz yummuşlardır.

Ne kadar paradoksal görünse de, insan kurban etme olgusu, Meksika’da, Toltek Çağı’ndan başlayarak, gelenekler ve yaşam biçimi inceldikçe yoğunlaşmıştır. Bu kanlı rit sadece Aztekler’in tekelinde değildi. Özellikle 16.yüzyılda, sadece bütün imparatorlukta değil, Yucatan Mayaları’nda ve Michoacán Tarasco Halkı’nda da vardı. Texcoco’da filozof-kral Nezaualcoyotl gibi açık fikirli bir hükümdar bile komşuları kadar uygulamıştır bu geleneği. Tlaxcala ya da Yopitzinco’daki bağımsız halklar veya Tolucalı Matlaltzincalar gibi imparatorluğa bağlanmış tüm yerli halklar kendilerine özgü yöntemlerle uygulamışlardır bu sistemi. Kurbanlar çoğu zaman savaş esirleriydi. Esir ve esir eden arasında tuhaf bir baba oğul ilişkisi kurulurdu.

Yerli literatürden öğrendiğimize göre, hayatı bağışlanan birçok esirden ebedi bir öte dünya mutluluğuna kavuşmaları için kurban taşında ölmeleri isteniyordu. Öteki kurbanlar köleler arasından seçiliyordu. Özellikle savaşa katılmayan tüccarlar ve zanaatçılar bu köleleri satın alıp tanrılarına kurban ediyorlardı. Bunun dışında, pek iyi bilmediğimiz yöntemlerle rahipler tarafından seçilen kurbanlar gönüllü olarak bir ödül gibi kabul ettikleri ritlere ve ölüme teslim ediyorlardı kendilerini: Sözgelimi, her yıl Tazcatlipoca’ya kurban edilen, her yönüyle mükemmel, genç ya da yeryüzü tanrıçalarını kişileştirerek rahiplerin kendilerini ölüme göndermelerini beklerken sakin sakin dans eden ve şarkı söyleyen kadınlar.

En yaygın kurban etme biçimi kurbanı taşın üstüne yatırmaktı: sert bir sileks bıçak darbesiyle göğüs yarılır, kurbanın sahibi kurbanın yüreğini sökerek Güneşe takdim ederdi. Daha sonra kurbanın başı kesilir ve kafatası özel bir masanın (tzompantli) üstüne yığılan kafataslarına eklenirdi. Tanrı Xipe Totec’e ve bitki tanrıçalarına sunulan kurbanların öldükten sonra derileri yüzülürdü ve rahipler bu derilerle örtünürdü. Bazı kurbanlar da ağır bir taş tekere bağlanırdı ve çok güçlü silahlarla donatılmış dört savaşçıya karşı yalancı silahlarla kendilerini savunmaya çalışırlardı: İspanyollar buna ‘gladyatörlerin kurbanı’ demişlerdir. Bazı kurbanlar tanrılara sunulurdu, bazıları ise tanrıydı: onlar gibi süslenir ve giyinir, selamlanır, yüceltilir, ‘tanrının imgesi’ olurdu. Kurban riti bu şekilde temsil edilen tanrının ölümünü simgelerdi ve bu ölüm törenleri sonrasında ritüel yamyamlık bir komünyon ayini anlamına gelirdi. Bazı şenliklerde, horozibiği hamuru tzoalli biçimlendirilip tüketilmeden önce –ritüel bağlamında- öldürülen idoller haline getirildiğinde de aynı şey söz konusudur.”

(Aztekler, Jacques Soustelle, Dost Yayınları, 2006 Eylül, s.87-91)