Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Beyazlar hep ilkeldir...

Avustralya yerlileri Aborijinler doğayı ve ondaki varlıkları denetim altına almayı ya da kendilerini en üste koymayı asla düşünmezler.

Çünkü inançları buna elvermez. Onlara göre dünya evrimini tamamlamamıştır. O halde insanın buradaki en iyi yaratık olduğuna karar vermesi hiç de akla uygun değildir.

Hele de bitkiler hala uyum sağlarken, hayvanlar hala gelişirken. Onlar gökyüzüyle, yıldızlarla, Ay’la, Güneş’le bağlantılı olduklarına inanır.

Aslında onlar tüm yaşamla akrabadırlar. Hayvanlarla bitkilerle. Önemli olan da uzun ve uyumlu bir yaşam sürmektir hep birlikte.

1700’lü yıllarda Kapitalizm kıtaya el attığında buradaki insanlar ne tarımı ne de köpek dışında hayvan evcilleştirmeyi biliyordu.

Onlar beyazlardan çok farklıydı. Eşitlikçi bir yapıda, bizlerin anladığı anlamda bir devlet tarzı örgütlenmesi olmadan, kendilerine özgü yönetim biçimleriyle, sabit olmayan yerlerde, toprak edinmeden yaşıyorlardı.

Avrupalılar bu nedenle onları gelişmemiş yaratıklar olarak tanımladı; hatta hayvan statüsünde değerlendirdiler. Çünkü beyazlar için uygarlığın kanıtı olan en basit ölçüte göre, insanlar tarımla uğraşmalı ve hayvan yetiştirmeliydi.

Oysa Aborijinler’in yaşamları bambaşkaydı...

Aborijinler, yayı ve yay gibi mekanik enerji depolayan aletleri kullanmazlar ve bilmezlerdi. (Bunun nedenlerinden biri belki de diğer kıtalarda yaşayan vahşi hayvanların bu kıtada bulunmamasıydı. Tiwi Halkı, Aborijin icadı olan Bumerangı bile av için kullanma gereği duymamıştır.)

....

Av etinin yenilmesinde ve dağıtılmasında avcının kendisi söz sahibi değildir. Bu paylaşımda yaşlılar ve özellikle yaşlı akrabalar ön planda gelir. Genelde de kayınbaba önemlidir; çanka avcıyı besleyip duran karısıdır. Av ürününü avcı derlemiştir ama avcıyı yeniden üreten karısıdır. Karısını ise kendi ana babası üretmiştir.

Aborijinler kandaş kadınlarla ilişkiye girmez ve onları temsil eden kendi totem hayvanlarının etini de yemez. Ayrıca avcı avladığı hayvanın etini de yemez.

Aborijinler’de babanın erkek kardeşine baba, annenin kız kardeşine ana denir.

Yerliler yaşam bölgelerine ‘annem’ der.

Hamile bir kadın, hamile kaldığı yerdeki bir nesne veya canlı ile doğacak çocuğun ilişkisi olduğuna inanır. Doğan çocuk için bu bir kutsal bağdır. Bu bağ bir toteme bağlılık değil, birlikte totem olma gibi bir ilişkidir.

Aborijinler’de doğan bebeğe bir ad verilir; ama bu adı yaşamının sonuna kadar taşıyacağı anlamına gelmez. Aborijinler bilgelik kazandıklarına inandıkça adlarını değiştirir. Eskiyen ad bırakılır ve kim olduklarını daha iyi tanımladığına inanılan ad alınır.

Çocuklar 12 yaşına gelince yaşlı öğretmenlerin yanında kalır ve eğitim görür. Öğretmen avlanmayı, avlanılan hayvanı pişirmeyi, doğa bilgisi ve doğa ile ilişkiyi de öğretir. Öğrenciler hayvanların seslerini öğrenir ve her birini taklit edebilir hale gelirler.

Bir kanguru gibi zıplamayı, bir opossum gibi yürümeyi öğrenirler.

Kıtada yapılan antropolojik incelemelerde, Aborijinler’de aynı kökten gelen ama dil gruplarının birbiriyle anlaşamadığı 600 dil bulunduğu saptanmıştır. Ama neredeyse hiçbirinin dilinde, kölelik, köle, din,kitap, din adamı, şef, peygamber, reis, sömürü kelimeleri yoktur.

‘Bizler doğanın bir parçasıyız’ düşüncesi dillerine yansımıştır. Genelde dillerinde bir şeye sahip olmak fiili de yoktur. Bunun yerine ilişkili olmak fiili vardır.

Bu ilişki insanlar için olduğu kadar bitki ve hayvanlar için de geçerlidir. Bu nedenle, insanın insanı sömürmesi ya da insanın doğayı sömürmesi de söz konusu değildir.

Yenilip içilen her şeye minnet duyar teşekkür ederler.

Yani uygar beyazlar o yıllarda kendilerini evrenin merkezi sayarken, vahşi siyahlar (!) yaşamı bütün canlılarla eş ve eşit görmektedirler.

(Bilim Teknik dergisinin haziran 2000 tarihli sayısından)