Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

ERZİNCAN TARİHİ 1071 ÖNCESİ DÖNEM

Tarih Öncesi Çağlarda Erzincan Yöresi

Doğu Anadolu tarih öncesi çağlarına ait araştırmalar sınırlıdır. Van'da Tilkitepe, Erzurum'da Karaz Höyük'te ve Kars dolaylarında yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalarda, tarih öncesi çağlara ait önemli buluntular elde edilmiştir.
Erzincan ilinin yazılı tarih öncesi dönemlerine ait önemli yerleşimler Altıntepe ve Üzümlü ilçesi arasında bulunan Küçüktepe Höyüğü'dür. Altıntepe'de bulunan Urartu kalesinin, İlk Tunç Çağı'na ait bir yerleşimin üzerinde kurulduğu tespit edilmiştir. Burada bulunan tek yapı katında, yanmış evler ve Karaz Höyük'e göre daha eski dönemlere ait çanak çömlekler ile pişirilmiş topraktan yapılmış depolama kapları bulunmuştur. Küçüktepe Höyük'te yapılan araştırmalar, buranın Altıntepe İlk Tunç Çağı yerleşimiyle çağdaş olduğunu göstermiştir. Her iki yerleşime ait halk topluluklarının, tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları, kalay ve bakırı karıştırarak tunç elde ettikleri, bunlardan araç gereç ve silah ürettikleri tespit edilmiştir.
Erzincan tarih öncesi dönemlerde; doğu-batı, güney, güneybatı yol güzergahlarının üzerinde bulunmaktaydı. Boğazköy, Alişar ve Alaca'dan dolayı önem kazanan Orta Kızılırmak ile Aşağı Kızılırmak'ın doğuya olan bağlantısının Refahiye-Erzincan üzerinden de sağlanmış olması, Kangal, Kösedağ, Kelkit ile Kuzey Anadolu bağlantısı olan batı yol düğümünü sınırları içine alması, Erzincan ve yöresinin tarihi önemini artırmıştır.
Tercan ilçesinin kuzey sınırını oluşturan Pulur bölgesinde, tarih öncesine ait buluntular ele geçmiştir. Yine Erzincan'ı Kelkit vadisinden Kuzey Anadolu'ya bağlayan kıstaklar, tarih öncesi dönemler açısından önemlidir.

Yerel Hayaşa Krallığı  Ve Hitit Egemenliği

Üçüncü bin yılına ait Sümer kaynaklarına göre, Sümer ve Akad bölgelerinin kuzey kesimlerindeki dağlık bölgeye, yani Kuzey-Doğu Anadolu'ya, Subartis ve halkına da Subar adı veriliyordu. Akad Kralları Sargon ve Naramsin'e ait tabletlerde bu bölge, Akad Devleti'nin bir vilayeti olarak anılmaktadır.
Arkeolojik belgeler, İlk Tunç Çağı sonrasında Erzincan yöresine ilk yerleşen halk topluluklarının Hayaşalılar olduğunu göstermiştir. Hattuşaş (Boğazkale) arşivlerindeki III.Tuthalya ve I.Şuppiluliuma (MÖ 1375-1335) dönemine ait metinlerde, Erzincan'ın kuzeyi Azzi-Hayaşa olarak geçmekte ve bu Hitit Kralları'nın Kumaha (Kemah) yöresinin Hayaşalı Kralı Krannis ile savaştıklarından söz etmektedir. Bölgeyi egemenlikleri altına alan Hititler'in Hayaşa Kralı Hukkana ile bir bağımlılık anlaşması yaptığına dair metinlerde, Hukkana'nın, kızkardeşini I.Şuppiluliuma'ya eş olarak verdiği de yazılıdır. Hayaşa ve Hitit ilişkilerine ait diğer bilgilere, Hitit Kralı II.Murşil'e (MÖ 1334-1306) ait yazılı belgelerde de rastlanmaktadır.
Boğazköy tabletlerine göre, bölge 2. bin yılda Hurriler'in elinde bulunuyordu. 2. bin yılın ilk yarısından itibaren Erzincan ve yöreleri, Hayaşalılar'ın eline geçti.
Anadolu'nun yazılı tarih dönemlerinin başlangıcında, Hititler'in kendilerinden önceki yerel krallık ve halk topluluklarını merkezi bir yönetim altında birleştirme faaliyetleri yer alır. Hititler, Kızılırmak yayı içerisinde, siyasi faaliyetleri için uygun ortam bekledikleri sıralarda, Erzincan'ı da içine alan bölgelerde yaşanan Hurriler'in daha güneye kaymalarıyla da, Erzincan'ı da içine alan bölgelerde yaşanan Hurriler'in daha güneye kaymalarıyla, onların yerlerini alan Hayaşahlar, bölgeye egemen olurlar.
Hititler'in Erzincan'da kesin egemenlik kurdukları dönem, MÖ 1380 yıllarından sonra başlamışsa da, önceki yıllarda da Hitit askeri seferlerinin yapıldığı anlaşılmaktadır. 1340 yılında Hayaşalılar, Hititler tarafından ortadan kaldırılırlar. MÖ 1200 yıllarına doğru batıdan gelen "Deniz Kavimleri"nin istilası sonucunda ise Boğazkale başkentli Büyük Hitit İmparatorluğu da sona erer.

Yöre Kalkınmasının Öncüleri Urartular

Eski Çağ Anadolu tarihinin bilinmesinde Hitit ve Asur çivi yazılı tabletlerinin önemli rolü olmuştur. MÖ 13. yüzyıla ait Asur tabletlerinde "Uruatri" adına rastlanmıştır. MÖ 900 yıllarında kurulan Urartu Devleti, Urmiye gölünden Erzincan'ın batı kesimlerine, Kafkasya'nın güneyi ve Doğu Karadeniz kıyılarından, Suriye'nin kuzeyine ve Akdeniz'e kadar uzanan bölgeler arasında genişleyebilmiştir. Uruatri halkının kurduğu Urartu Devleti'nin Başkenti "Tuşpa" (Van) idi. Menuas yazıtlarından, Urartu Devlet topraklarının güneyde Diyarbakır, batıda Malatya ve Elazığ, kuzeyde ise Erzincan'a kadar genişlediği ve Ön Asya'nın en güçlü devletlerinden biri olduğu öğrenilmektedir. Hakkında en çok bilgi bulunan ilk Urartu Kralı Lutibri'nin oğlu Sardır’dır.
Urartular, Asur İmparatorluğu'nun Akdeniz’le olan bağlantısını kesmek için, Musul ve Halep'e kadar olan bölgeleri aldılar. Bölgenin en güçlü devleti Asurlular'la egemenlik çatışması içinde olan Urartu Krallığı'nın kesin olarak tarih sahnesinden silinmesi, kuzeyden gelen Kimmer ve Iskit akınlarıyla olmuştur. Bu kavimlerce siyasi güçleri yok edilen Urartu Devleti'nin bütün toprakları, Med Krallığı'nın eline geçmiştir (MÖ 600).
Urartular, Doğu Anadolu'da ekonomik ve kültürel kalkınmanın öncüleridir. Bölgede çok sayıda bayındır kentler kurmuşlar, üretimin yanı sıra bölgeler arası ticareti geliştirmişlerdir. Erzincan kenti yakınındaki Urartu yerleşimi olan Altıntepe, Urartu topraklarının batı sınırında bulunmaktaydı. Burada yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucu elde edilen buluntular, Urartu uygarlığının gelişmişliğini gösteren belgeler olmuştur.

Med Krallığı Ve Pers İmparatorluğu Dönemi

I.Sargon'dan itibaren Doğu Anadolu'ya yönelen Asurlular, Babil ile işbirliği yaparak yenen Medler (MÖ 612), bu tarihten sonra Doğu Anadolu'nun istilasına başlamışlardı. Kyaksar'ın Batı yönünde Anadolu'yu egemenliği altına almasında önüne çıkan başlıca engel, güçlü Lidya Krallığı olmuştur. Her iki krallık yaptıkları savaşlar sonunda Kızılırmak’ı, aralarında sınır olarak belirlemişlerdir.
Kyaksar, Lidya ile yaptığı savaşı İskitler'in onlara sığınışını bahane ederek açmış, bu savaşların sürdüğü beş yıl boyunca, Erzincan ve civar yöreler savaş alanına dönüşmüştür.
Bu dönemde kurulan daimi orduların yanı sıra ekonomik açıdan önemli ticari faktörler daha geniş tabana yayılarak işlerlik kazanmışlardır. Medler tarafından bölgelere uygulanan feodal düzen, Persler zamanında da devam etmiştir. Kyaksei’den sonra yerine geçen Astiyağ'ın zayıf kişiliği, yönetimin Pers hanedanına geçmesine neden olmuştur (MÖ 550).
Med Krallığı'ndan yönetimi elde eden Persli II.Kyros, güçlü bir ordu kurarak, 547'de Batı Anadolu'nun en güçlü devleti olan Lidya Krallığı'na son verir.
Persler'in ikinci ünlü hükümdarı Darius'un en önemli icraatı yönetim yapılanması olmuştur. İmparatorluğu 23 satraplığa (Askeri yetkilere sahip eyalet valiliği) ayırmış, Ön Asya'da güçlü bir imparatorluğun kurulması ve yönetimi bu sayede olmuştur. Erzincan (Eriza-Azi-riz) yöreleri, önceleri çok büyük bir alanı kapsayan II. Satraplık içindeyken, daha sonra Pont Kapadokyası ve Büyük Kapadokya olarak ikiye bölünen bu bölgeden, Büyük Kapadokya sınırlan içinde kalmıştır. Bu bölgede; Hurri, Mitanni, Kataon, Gaşga, Muşki, Tibaren, Kimmer, Mosinek gibi çeşitli halk toplulukları yaşamaktaydı. Pers yönetimi, bağımlı ülkeleri merkezden gönderdikleri valilerle yönetmişler, farklı etnik yapı ve inanca sahip yerel topluluklar üzerinde kültürel baskı uygulamamışlardır. Doğu ile batıyı ekonomik ve askeri olarak bağlayan kral yolu üzerinde altyapılar, Pers yönetimi zamanında geliştirilmiştir.
İran'a bağlı satraplıklardan bir kısmı zamanla, Darius döneminde kurulan düzeni bozup, bu hükümdardan sonra merkeze karşı kimi aktif, kimi pasif olan direniş göstermişlerdir. Merkezi yönetimde baş gösteren bozukluklar nedeniyle Büyük Kapadokya'da çeşitli kabilelerin çıkarttıkları ayaklanmaları MÖ 361-359 yılında Erzincan'ı da yönetimi altında bulunduran II.Arioborzanes'te yönetmişti. İran yönetimi bu ayaklanmayı güçlükle bastırdı ve bölgeye II.Mithridates tayin edildi.
MÖ 4. yüzyılda, Lidya Satrabı Kyros'un ağabeyi Pers İmparatoru Artakserkses'i tahttan indirmek amacıyla, İran'a yürüyüşünü anlatan Ksenophon "Anabasis (Onbinlerin Dönüşü)" adlı eserinde, Doğu Anadolu ve Erzincan yörelerinden söz eder.
Erzincan da dahil olmak üzere, bütün bölge halkları iki yüzyıla yakın bir süre Pers egemenliğinde kalmıştır.

Büyük İskender'in Pers Egemenliğine Son Pers Egemenliğine Son Vermesiyle Ortaya Çlkan Yerel Krallıklar

Makedonya Kralı İskender'in, Persler'e karşı başlattığı askeri seferle birlikte MÖ 334 yılında Çanakkale Boğazı'ndan geçerek, Anadolu'da ilerlemesi ve karşılaştığı Pers ordularını art arda yendi. İskender, hedefi olan Pers İmparatorluğu'nun başkenti Persepolis'e Kilikya üzerinden hızla yönelmiş, bölgenin Büyük Kapadokya'nın yönetimine komutanlarından Sabiktas'ı gön-dermiştir. Güneyinden geçerken, Toros dağlarındaki Gülek geçidine doğru ilerlediği sırada, Sabiktas'a karşı ayaklanan Kapadokya halkları, I.Ariarathes'in önderliğinde bağımsızlıklarını ilan ettiler (MÖ 332).
Büyük İskender'in, İran İmparatorluğu'nu ele geçirmesiyle, Erzincan'da yeni bir dönem başlar. Kurduğu büyük imparatorluğu amacına uygun olarak belirli bir düzene koyamadan ölen İskender'in ardından, İmparator Naibi General Perdikkas, satrap olarak Neoptolemos'u Kapadokya'ya gönderir. Ancak yerli halk, hoşnut olmadığı bu Makedonyalı asker yöneticiye karşı eski bölge Satrabı Orontes'i yeğlemiş ve onun önderliğinde ayaklanmıştı. Bölge sorununun çözümü için Eumenes, Kapadokya'ya giderek kendisine direnen Orontes'i tasfiye eder, yerine Artavasat isimli Pers kökenli satrabı bölgenin yönetimiyle görevlendirir.
Perdikkas'ın ölümüyle Anadolu'ya egemen olmak isteyen Antigon, parçalanmakta olan imparatorluğu yeniden kurma girişimleri İpsos Savaşı'ndaki yenilgiyle son bulur (MÖ 301).
İmparatorluk Diadokhoslar denilen Makedonyalı generaller arasında paylaşıldığında Mezopotamya ve Suriye'de Asya İmparatorluğu olarak bilinen Seleukhos Krallığı kuruldu.
Seleukhos Krallığı'nın ortaya çıkışı ile Doğu Anadolu oldukça karmaşık ve çatışmalı bir döneme girmiştir. Seleukhoslar'ın yeterince egemenlik kuramadıkları bu bölgedeki yerel krallıklar bağımsızlık eğilimine girdiler. Özellikle Seleukhos Kralı Büyük Antiokhos'un, Manisa'da (MÖ 189) Romalılara yenilmesi ardından; Atropaten ve Kelkit Satrapları gibi Araks Satrabı Artaksias ile Fırat bölgesindeki Akisilen, Anzit ve Sofen Satrabı Zariadres bağımsızlıklarını ilan etti.
Bunların içinde en güçlü ve toprakları geniş olan Artaksias, diğerleri üzerinde daha etkili olmuş ve devlet düzeyinde bir krallığa dönüşmüştü. Kendi aralarındaki çekişmeler ve güç çatışmalarına Seleukhos Krallığı ve Part Krallığı da taraf olmakta veya karışmaktaydı. Daha sonra Seleukhoslar'ı bölgeden çıkaran Partlar yöreye egemen oldularsa da Artaksiad Krallıklarını ortadan kaldıramadılar. Bunlardan Araks Kralı Tigran, Doğu Anadolu'ya, Pontus Krah VI. Mithridates'de Karadeniz ve Büyük Kapadokya'ya egemen, iki büyük bölge krallığı olarak ortaya çıktılar.

Roma Yönetimi, Yöreyi İmparatorluğun Doğu Güvenlik Alanına Dönüştürüyor

Büyük İskender'den sonra Diadokhos ve yerel krallıkların, ardı arkası kesilmeyen egemenlik çatışmaları sürerken; Roma, Yunanistan üzerinden Batı Anadolu'ya sokulmaktaydı. Seleukhos Krallığı'nın baskıları karşısında Bergama Krallığı'nın, Roma yanlısı tutumu ve Kral III.Attalos'un bir vasiyetle ülkesini Roma'ya bırakmasıyla öne süren Romalılar, MÖ 2. yüzyıl ortalarından itibaren Batı Anadolu'yu işgal ettiler. Seleukhos Krallığı'nın direnişini kıran Romalılar, Doğu Anadolu yönünde egemenlik alanlarını genişletmeye başladılar.
MÖ 70 tarihinde Roma ordusu, Lukullas komutasında Pontus ve Armenia ve Doğu Anadolu Krallıklarını ele geçirmeye başladı. Elazığ yöresindeki Sofen (Harput) Kralhğını yıktıktan sonra, Armenia Kralı Tigran ordusunu yenilgiye uğrattı. Ancak Pontus Kralı VI. Mithridates, Roma işgaline karşı giriştiği amansız savaşlarla Erzincan yörelerinde ve Anadolu'daki Roma üstünlüğüne bir süre için son verdiyse de Roma Senatosu, tüm Anadolu'nun işgaline ve direnişleri kırmaya kararlıydı. Buraya Pompeius komutasında gönderdiği ordular ile Pontus Kralı VI. Mithridates Eupotoria ve yandaşı Armenia Kralı Tigran'a karşı sürdürdüğü kanlı çatışmalar, Roma'nın başarısı ile sonuçlandı (MÖ 64) Erzincan, Doğu Anadolu ile birlikte Roma'nın Küçük Asya eyaletine bağlandı.
Roma İmparatorluğu'nun 395'ten sonra kesin olarak ikiye ayrılması ile birlikte, Başkenti Constantinopolis (İstanbul) olan Doğu Roma İmparatorluğu; kökleri, yönetim biçimi ve kurumlarıyla Roma geleneklerine sahip olmakla birlikte; Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmiş, doğu kültürlerine yakın yeni bir uygarlık sentezi olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Bizans olarak da bilinen yeni imparatorluğun Doğu Anadolu politikası, Roma'nın bir mirası olarak devralındı. Bölgeyi, doğudan gelecek tehlikelere karşı tampon olarak kullanan, burada bulunan Arsak, Vaspuragan ve Hosrav'a bağlı yerel krallıkları baskı altında tutan, inanç ve mezhep konularında hoşgörülü davranmayan katı merkeziyetçi ve devletçi yönetim, ekonomik alanlar yerine, kilise, manastır gibi dini yatırımlara önem vermiş, yöre kalkınmasını göz ardı etmişti.
İran'dan gelecek tehlikelere karşı özellikle Koloneia (Şebin Karahisar), Satala (Günümüzdeki Sadak), Erzincan, Theodosiopolis (Erzurum), Tercan (Buraya bağlı BizansVican, Justiana-Tzumina dahil) ve Mehtene (Malatya) üzerinden Amida'ya (Diyarbakır) kadar uzayan hattın korunması ve güçlendirilmesine özen gösterildi. Yerleşik alanların bir kısmı restore edilerek, bir kısmı da yeniden kurularak, bunların yanı sıra Theodosipolis'e giden ticaret yolları da güvenlik altına alınmaya çalışıldı. Zira antik dünyanın en önemli kenti olan Constantinopolis, doğu-batı dünya ticaretinin odaklandığı bir konumda olması nedeniyle, doğu-batı ticaret yollarının güvenlik altında bulundurulması gerekiyordu.
Bölgedeki Roma-Part çekişmesi, bu defa Bizans-Sasani olarak, Müslüman Araplar'ın Ön Asya'ya ve İran'da egemenlik kurmalarına kadar şiddetle devam etti. Daha sonraki Arap akınları, Bizans yönetiminin Doğu Anadolu'daki siyasi gücünü büyük ölçüde yıprattı. 10. yüzyıldan itibaren Türk boylarının Anadolu'ya yönelmesi ve uzun süren mücadeleler ile Doğu Anadolu halkları ve kentleri; siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda 500 yıl süren büyük bir karmaşa içine düştüler.
Erzincan yöresinde, Bizans döneminden günümüze kadar ulaşan az sayıda kilise ve manastır kalıntıları bulunmaktadır.

MENGÜCEK BEYLİĞİ VE SELÇUKLU DÖNEMİ

300 Yıl Boyunca Devam Eden  Müslüman Arap Akınları Ve Fetihleri  İle Yöre Sürekli Savaşlara Sahne Oluyor

Bizans Devleti'nin İran'a karşı kazandığı zaferlerin başladığı yıl Araplar'ın hicret yılıdır. Herakleios'un İran'ı yere serdiği zaman içinde, Hz. Muhammed İslamiyet'in temellerini atmaktaydı. Daha Peygamber'in vefatı üzerinden birkaç yıl geçmeden büyük Arap muhacereti başladı. Bu muhaceret tabii unsurlara özgür bir kudretle Arapları verimsiz yurtlarından dışarı yöneltti.

İran daha ilk hamlede çöktü. Bizans ise doğu eyaletlerini Hz.Muhammed'in ölümü üzerinden on yıl geçmeden kaybetti. Yüzyıllarca süren Bizans-İran savaşları her iki devleti de

1071 Malazgirt Zaten  İle Doğu Anadolu Yoğun Türk İskanına Açılıyor

Doğu Anadolu'da ortaya çıkan, bu gelişmeler karşısında kendisini güvende hissetmeyen Bizans yönetimi tüm olanaklarını son bir kez seferber ederek hazırladığı büyük bir orduyla doğuya yönelir. Başlarında asker kökenli İmparator Romanos Diogenes vardır. Hedefleri ise Oğuz göçlerini durdurmak ve Türkleri Maveraünnehir ötesine sürmektir. 26 Ağustos 1071'de böyle bir savaşa hazırlıklı olmayan Alparslan yine de savaştan büyük bir zaferle çıkmayı başarır. R. Diogenes'i bağışlar ve bir anlaşma yapar. Ancak Başkentte Mihael Dukas İmparatorluğu'nu ilan etmiş ve Türkler ile olan anlaşmayı tanımadığını duyurmuştur. Bu karar ve durum Bizans'ın Anadolu'daki çöküşünü öylesine hızlandırmıştır ki, Türkistan seferine hazırlanmakta olan Alparslan, bu haberi aldığında son derece hiddetlenerek komutanlarını ve Türk oymaklarını büyük gruplar halinde Anadolu'ya gönderir. Bunlardan biri olan Mengücek Ahmet Gazi de, Yukarı Fırat ve Çaltı boylarını almakla görevlendirildi.

Erzincan Ve  Yöresi Mengücek Beyliği Yönetiminde En Parlak  Dönemini Yaşıyor

Mengücek Ahmet Gazi, Erzincan, Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar yörelerine egemen olduktan sonra, Merkezi Kemah olan Mengücek Beyliği'ni kurdu. Kemah, önemini Malatya-Divriği-Sivas kervanyolu üzerinde, Harput-Çemişkezek-Dersim yollarının da kavşak noktasında bulunmasından alıyordu. Sağlam bir kalesi vardı. Engebeli bir arazide kurulmuş olması, savunmasını kolaylaştıran önemli bir etkendi.

Mengücek Ahmed Gazi döneminde (1072-1114) beyliğin ana uğraşı, Haçlı seferleri ve kuzeydeki Bizanslılar'la savaşmak oldu. Ahmet Gazi'nin 1114'te ölümünden sonra, yerine oğlu İshak Bey geçti.

Beyliği uzun süre yöneten İshak, 1142'de ölünce yerine kardeşi Melik Mahmut geçti. Ancak, İshak Bey'in oğulları onun hükümdarlığını tanımadılar. Davudşah Erzincan-Kemah'ta, diğer oğlu Süleymanşah da Divriği'ye egemen olarak, Beyliği ikiye ayırdılar. Bu bölünmeden sonra Kemah kolu önemini giderek yitirdi ve Erzincan'a bağlandı (1142). 1151'de Davudşah'ı boğdurarak öldürten eşi, Mengücekler'in Divriği Kolunun Beyi Süleymanşah ile evlendi. Böylece, Erzincan, 1151'den başlayarak 10 yıl kadar Süleymanşah'a bağlı olarak yönetildi. Daha sonra Davudşah'ın oğlu Fahreddin Behramşah, amcası Süleymanşah'a karşı çıkarak Erzincan'ın yönetimini geri aldı (1162).

Kısa sürede iyi bir devlet adamı olduğunu kanıtlayan Behramşah zamanında Erzincan yöresi, 63 yıl dingin bir dönem yaşadı. Behramşah'ın Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıç Ars-lan'ın damadı olması, Mengücekler ile Selçuklular arasındaki ilişkileri yumuşattı.

Behramşah'ın 1225'te ölümünden sonra yerine oğlu II.Alaeddin Davudşah geçti. Diger oğlu Muzaffereddin Muhammed, Şebinkarahisar Beyi idi. Kemah Beyi olan büyük oğlu Selçukşah ise daha önce ölmüştü. II.Davudşah da babası gibi güzel sanatlara ve bilime düşkün, iyi bir yöneticiydi. Onun zamanında Erzincan, önemli bir kültür ve sanat merkezi oldu. Özellikle tıp bilimi bu kentte önemli bir gelişim gösterdi. Bunda, dönemin ünlü tıp bilimcilerinden Muvaffakeddin Abdüllatifin, II.Davudşah'ca Erzincan'a getirilmesinin payı büyük olmuştur. Bu sırada Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad, doğudan gelecek saldırılara karşı amcasının oğlu Cihanşah'ın, Erzurum'u, II.Davudşah'ın da Erzincan'ı koruyabileceklerinden kuşku duyuyordu. Bu nedenle, doğu sınırlarını güçlendirmek için Erzurum ve Erzincan'daki beylikleri ortadan kaldırarak doğrudan Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlamak istiyordu. Alaeddin Keykubad'ın bu amacını öğrenen II.Davudşah ile Cihanşah, gizlice karşı girişimlerde bulunmaya başladılar. Bu olaylar, Mengücek Beyliği'nin yıkıhşını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Alaeddin Keykubad, 1228'de Mengücek Beyliği'ni ortadan kaldırarak, II.Davudşah'ı Ilgın'a, kardeşi Şebinkarahisar Beyi Muzaffereddin Muhammed'i de üç oğlu ile birlikte Kırşehir'e yerleştirdi. Erzurum Beyi Cihanşah'ın Eyyübiler ile birleşmesi üzerine Erzurum seferi ertelendi.

Mengücekoğulları Yönetiminde Erzincan Kenti

Baybars Mansuri, Mengücek hanedanının büyük koluna ait şehirleri Erzincan ve ona bağlı Akşehir, Tercan, Kemah, Karahisar Kalesi ve diğerleri olarak gösterir. Erzincan, ekonomik ve siyasi merkez olarak başlıca şehri oluşturur. Devletin başkenti 1142 tarihine kadar Kemah olduğu için, bu yılda Davud Şah'ın Erzincan'ı merkez yapması ile burası siyasi bakımdan da önem kazanmıştır. Şehir topraklarının zengin ve sulak olması, meyve ve bağlarının bol, ticaret ve sanayinin gelişmiş bulunması ile ilerlemeye çok elverişli idi. Anadolu'yu doğuda, İran'a bağlayan büyük kervan yolu da ekonomiyi canlı tutuyordu.

Karahisar'da şap madenlerinin işletilmesi ve Avrupa'ya ihracı da ülkeye zenginlik getiriyordu. Dolayısıyla, Erzincan'da sanayi ilerlemiş, şehirde üretilen Buharin kumaşları dünyaca tanınmıştır. Marco Polo ve B.Pegolotti gibi gezginler, 13. ve 14. yüzyıllarda diğer sanatların da parlak olduğunu belirtmişlerdir. Tancalı Gezgin İbn Batuta, Erzincan'ın büyük bir şehir olduğunu, burada çeşitli kumaşlar dokunduğunu sanatkarane bakır eşya yapıldığını, civardaki bakır madenlerinin işletildiğini ve çarşılarının güzel olduğunu, Anadolu şehirlerinde ekonomi ve sosyal düzenin temelini oluşturan Ahiler'in, Erzincan'da da çok güçlü olduklarını, gezgin burada Ahi Nizamettin'in zaviyesinde kaldığını yazar. 13. yüzyıl başlarında Yakut da; Erzincan'ın güzel, hayratının çok ve halkın eğlenceye düşkünlüğünden bahseder.

Hamdullah Kazvini'ye göre, Erzincan'da hububat, meyve, üzüm boldur. Şehrin surları yontma taştan olup, Alaeddin Keykubad tarafından inşa ettirilmiştir. Erzincan vergileri 33 tümen, yani 330000 dinar tutuyordu. Tarihci Reşideddin'e göre, güzelliği ile cennetten bir parça olan Erzincan'da; dokumacılığın ileri, meyveleri bol olup, başkente gönderdiği vergilerin dışında, her yıl 200 ton temha, 10000 arşın kadife ve 10000 arşın riskarlat gibi ağır kumaşlar yanında, 800 men elma, 200 men kayısı ve 60000 men armut gönderiyordu. Karahisar civarında işletilen şap madenleri, kumaşların boyanmasında çok önemli bir hammadde idi ve Trabzon limanından Avrupa'ya gönderiliyordu. Bu nedenle 13. yüzyılda, Avrupalılar bu şehri "Harsar" adı ile tanıyorlardır ki, bu şehir Karahisar'dan başka bir şey değildir. Kemah'ın ince ve zarif çadır bezleri de ünlüydü. İbn Said, Erzincan-Erzurum yolunun sulak ve ekili topraklardan geçtiğini kaydetmekte, bölgede tarımın ileri olduğunu belirtmektedir

Timur'a gelen İspanyol Elçisi Klaviyo, Trabzon'dan Erzincan'a uğrar ve bu şehir hakkında bilgiler verir. Trabzon'dan hareket eden elçi yolda Rumlar'ın tecavüzlerinden ve onlar ile Çepniler (Oğuz boylarından) arasında savaşların devamından söz ettikten sonra, Erzincan beyliği sınırları içindeki ilk Türk köyü Alanza'ya geldiğinde güven ve huzura kavuştuğunu söyler. Buradan Erzincan'a kadar çok misafirperverlik gördüğünü, Türkler'in kendisinden hiç para almadıklarını, yol boyunca bazen Ermenilere de rastladığını anlatan elçi, Erzincan'a yaklaşınca ileri gelenler tarafından karşılandığını, Erzincan Valisi Pitalibet'in (1404-?) konuğu olduğu için onun hesabına günlük harçlık aldığını, görkemli bir törenle kabul edildiğini ve kendisine ziyafet verildiğini yazar. Ona göre valinin sırtında ipek üzerinde işlemeli bir elbise, başında mücevherli uzun bir külah, külahın tepesinde bir sorguç bulunmakta ve arkaya sarkmakta idi. Vali kırk yaşlarında güzel yüzlü, esmer ve sakallı idi. Vali kendisine gümüş kadeh içinde şarap veriyordu. Ziyafette kadehi alanlar diz çöküp onu iki elinde tutuyor, bir el ile tutmak saygısızlık sayılıyordu. Kadehi alan herkes ayağa kalkıp bir iki adım geri gidiyor, fakat arkasını çevirmemeye dikkat ediyordu. Sonra kadehi içmek için ayağa kalkıp sağ dizini üç defa yere dokundurmak suretiyle kadehi iade ediyordu. Vali başka bir ziyafette Klaviyo'yu ortasında fıskiye bulunan güzel bir köşkte kabul etmiştir. Yüksek bir zevkle döşenmiş bu köşkte şehrin önde gelenleri bulunuyordu. Musiki heyetinin eşliğinde şarap içmeye ve yemek yemeye başlandı. Herkesin elinde et kesmek için bir bıçak ve bir tahta kaşık bulunuyordu. Ziyafet akşama kadar devam etti.

İspanyol elçisine göre; Erzincan şehri çok kalabalık, cadde ve meydanları çok, tüccar ve memurları zengindi. Şehir kuleleri olan surlar ile çevriliydi. Suriye'den gelen ticaret kervanları Erzincan'a gelir ve oradan batıya ve kuzeye giderlerdi. Erzincan'dan hareket eden elçi, her tarafı bağ ve bahçeler ile çevrili köylerden geçtiğini, bütün ovanın üzüm bağları ve buğday tarlaları ile kaplı olduğunu yazar. Erzincan hükümdarı Mutahharten Hıristiyanlara çok itibar gösterirdi. Müslümanların büyük kilise inşasından şikayetçi olduklan halde, ticaret yapan Hıristiyanlar'ın çok para ve servet getirdiklerini düşünerek onları himaye ederdi. Nitekim Timur Hıristiyanlar'ın kılıçtan geçirilmesini emredince hükümdar ona çok ricada bulunmuş, 9000 parça altın ve 9000 parça gümüş vermek üzere onları kurtarmıştır. Bununla beraber Timur, yine de kiliselerin yıkılması emrini vermiş, onun kıyımından Erzincanlılar da şehri terk etmiştir.

Erzincan, Moğol istilasından yıkıma uğrayan Türk kentleri arasında idi. Baycu Noyan 1243 yılında Anadolu seferinde Erzincan'dan geçerken kentten altın istedi, alamayınca surları mancınıklarla yıktırdı. Halkın bir kısmını da katletti. Bununla beraber Erzincan, İlhanlı Moğolları döneminde, doğal servet kaynakları ve uluslararası büyük kervan yolları üzerinde olması nedeniyle yeniden kalkındı. Son İlhanlı Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın Venedikliler ile 1320 yılında yaptığı bir ticaret anlaşmasına göre, Erzincan'da Avrupalı tacirlere ait bir kilise ile Fransiskenlere ait bir manastır inşa edilmesi, ticaretin ve şehrin önemini ortaya koyar. Selçuklular döneminde olduğu gibi bu anlaşmada da Latinlere ticaret ve din serbestisi verilmişti.

Erzincan Orta Çağda Uluslararası Üne Sahip Oluyor Felsefeden Musikiye, Mimarlıktan, Mimarlıktan Tıbba Kadar Yüksek Düzeydeki Yaşam Örnekleri

Mengücekler'in başkenti olan Erzincan, şehrin büyüklüğü, ticari ve ekonomik zenginliği, hükümdarların ilim ve kültürel faaliyetleri ile gelişmişlik düzeyi yüksek bir merkez idi. Nitekim Selçuklular'ın hizmetinde Erzincanlı; ilim, edebiyat ve devlet adamlarının bulunması da bu kültürel yükselişin göstergesidir. Tarihi kaynaklar, Erzincanh hekimlerin Konya'ya davet edildiğini ve sultanları tedavi ettiklerini gösteriyor. Erzincanlı Hekim Alaeddin, Sultan IV. Kılıç Arslan'ın hastalığı nedeniyle Konya'ya gitmişti. Mengücek Hükümdarı Alaed-din Davud Şah da babası gibi ilim, edebiyat ve sanata düşkündü. Şiirler yazan, felsefe ve tıp ile uğraşan, bu alanlarda ünlü kişileri sarayına davet ederdi. Bu yüksek vasıfları dolayısıyla İslam dünyasının ünlü Tabibi Muvaffakuddin Abdullatifi Erzincan'a davet etmiştir. Halep'ten gelen bu alim tabip, 1228'de Erzurum, Erzincan, Kemah, Divriği ve Malatya'ya uğrayarak tekrar Halep'e dönmüştür. Mengücek Hükümdarı'nın hizmetinde önemli bir mevkiye sahip olmuş, kendisine çok yüksek maaş verilmiştir. 0 da hükümdar adına birkaç önemli eser yazarak, bunları Davud Şah'a sunmuştur.
Fahreddin Behram Şah (1168-1225) ve zevcesi İsmetiye Hatun, alimlere ve din adamlarına çok hürmet ederlerdi. Ünlü büyük ozan Genceli Nizami, "Mahzen-ül Esrar" adlı mesnevisini Behram Şah'a adamıştır.
Onlar ve Erzincan şehri Mevlevi hatıralarında önemli bir yeri vardır. Rivayete göre Bahaeddin Veled, henüz çocuk yaşta oğlu Celaleddin ile Anadolu'ya gelirken Malatya'dan Erzincan'a gelmiş, İsmetiye zaviyesinde misafir kalmış, Behram Şah ve eşi onu hürmetle ağırlamıştır. Bununla beraber onların ısrarına rağmen Bahaeddin Veled, yine de Erzincan'dan hareket edip Akşehir'e gitmiştir. Hükümdar, arkasından haberciler göndererek dönmelerini rica eder. Bahaeddin Veled, Erzincan Akşehir'inde kendisine bir medrese yapmasını istemiş ve hükümdar bu isteği derhal yerine getirmiştir.
Behram Şah, hükümdarlık yıllarının sonlarına doğru ünlü Iraklı Filozof Abdullatif el Bağdadi'yi, sarayında 12 yıl boyunca ağırlamıştır.
Kültür ve refahın çok ileri düzeyde bulunduğu, halkın eğlenceye düşkün olduğu Erzincan'da güzel sanatların ve musikinin de gelişmesi doğaldı. Bu nedenle de Erzincanh müzisyenler başka ülkelere de davet edilmekteydi. Nitekim Siraceddin Ahmed, edebiyat ve tasavvufda önemli bir şahsiyet olmasına rağmen, ünü musiki alanında yayılmıştır. Horasan tarzında gazelleri ve peşrevleri vardı. Bu ünü dolayısıyla, Suriye Eyyubi Hükümdarı Melik Eşref (1228-1237) Siraceddin'in musiki üstatlığını duymuş, onu Şam'a davet edip, sarayında kendi eserlerini çaldırmıştır. Hükümdar ile birlikte sarayın musiki heyeti de kendisine hayran olmuştur.
Selçuklu Türkiyesi'nde bütün Türk devletlerinde olduğu gibi, yabancı ırk ve din mensuplarına daima din hürriyeti ve adaletle muamele yapılmıştır. Bu durum çağdaş bütün kaynaklarda ve özellikle Anadolu'da yaşayan Süryani, Ermeni, Rum müelliflerinin eserlerinde hayranlık verici ifadelerle belirtilmiş ve Bizans idaresinden şikayetçi bulunan Hıristiyanlar, Türk yönetimlerini tercih etmişlerdi. Fakat Moğol döneminde Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki iyi komşuluk ve uyum bozulmuştur. Zira, Mısır-Suriye Türk Memlukları tarafından sürekli bozguna uğratılan Moğollar, Müslüman Türklere güvenmiyor ve Hıristiyanları tutuyorlardı. Anadolu Türkleri de putperest ve zalim Moğollara karşı zaferler kazanan Mısır Sultanı Baybarsı çok seviyor ve bütün umutlarını ona bağlıyorlardı. Bu sırada Moğollar’ın korumasında bulunan bazı Hıristiyanlar'ın Müslümanlara karşı başlattıkları taşkınlıklar, Erzincan'da yaşayan bir kısım Ermeniler'e de de yansıdı. Bu durumu fırsat sayan Ermeni kilisesi mensupları ve Erzincan metropoliti Marhasya, Moğolları Selçuklular karşı kışkırtıyor, Selçuklular'dan bağımsız davranıyorlardı. 1261'de Selçuklu Emiri Yavtaş papazın bu tavırlarına engel olmak istemiş, ancak Moğol elçileri girişimi önlemişlerdi. Marhasya daha sonra Abaga Han'ın himayesini kazanarak Erzincan'ın kendisine verilmesini ve 500 süvari beslemesine müsaade edilmesini istemişti. Selçuklular da O'nu, çiftçileri papaz gösterip haraç ve cizyeden bağımsız tuttuğunu Han'a şikayet ettiler. Sonuçta Marhasya, Selçuklu Veziri Muineddin Pervane'nin gizli emri ile 1277 yılında Harput Beyi tarafından öldürüldü.
Erzincan, Selçuklulara bağlı olmakla beraber Abaga Han, 1277 yılında Anadolu seferinden dönerken, bu şehre uğramış, vezir Şemseddin Cuveyni'nin tavsiyesi ile Selçuklular'ın borçlarına karşılık beldeyi "Has-İncü" olarak Moğol hanedanının mülkiyetine almış, şehir ve bölgeye ait kumaşlar ve mallar hayvanlara yükletilerek Han ile birlikte Bayburt yolu ile Tebriz'e gönderilmişti. Selçuklu Türkiyesi gibi Mengücek ilinde de toprak mülkiyeti şahıslara değil, devlete aitti, yani miriydi. VI.Kılıç Arslan Moğollara dayanarak kardeşi II.İzzeddin Keykavus'a karşı mücadele ederken Erzincan köylerini yanındaki beylere ikta olarak vermiş ve bütün Selçuklu ülkesine egemen olduğunda, bu köyleri kendilerine temlik edeceğini söylemişti. İlhanlı divanı 1335 tarihinde Erzincan'a bağlı bir köyün (Karayazı) hazineye ait vergilerini idrar (maişet) olarak Mahmud'a tahsis ederken bu vergilerin öşür, kopçur (sayım) cizye vesaireden oluştuğunu, köyün kethudalarına ve halka çiftçilerin toprakları boş bırakmalarını ve imarına çalışmalarını emreder. Reşiddeni Şiraz'da devlet sürülerinin yününden imal edilmiş battaniyelerden Erzincan medresesine gönderildiği kaydeder.
Selçuklu Sultanı III.Gıyaseddin Keyhusrev'in Şubat 1274'te, o zaman (Şebin) Karahisar'a bağlı Suşehri'nden bir zaviyeye yaptığı vakfİye önemli bir tarihi belgedir. Sultan vakfiyede şehirde Dar uz-zakirin adını alan zaviyeye ve onun şeyhi Behlul bin Hüseyin el-Hora-sami'ye ırmak suyu, Soğukpınar, Yüce-kaya, Bölürce-pınar, Küçük-höyük, Aluçlugediği, Yü-ce, Höyük kuşağaç kızıl höyük ve kara taşlar sınırları içinde Gökçey ile Basar-pınar ve yol arasındaki Baru köyünü bütün huku-i divaniyesi (vergileri) ile vakfettiğini, tevliyeti şeyhe ve evladlarına şart kıldığını belirtir. Bu belge, yörede dini kuruluşlardan biri olan bu zavi-yenin varlığını arazinin bütün Selçuklu Türkiye'sinde olduğu gibi Mengücek ilinde de miri toprak rejiminin yani devlet varlığını ve bu nedenle sadece vergilerin vakfedildiğini gösterir. Ayrıca bu bölgenin yer adları bakımından ne derece Türkleştiğini göstermek bakımından önemlidir. Karahisar’da "Melik Behramşah Gazi Bey" adına yazılı 748 tarihli bir vakfiye Şeyh Pir Hasan, Şeyh Sinan ve Şeyh Muinedin Süleyman namına yapılmış, 716 ve 748 yılında tanzim edilmiş, diğerleri de günümüze kadar gelmiştir. 14. yüzyılda Amasya civarında yerleşen Şeyh Abdurrahman Erzincani de halkı kerametleri ile kendisine bağlamış, Erzincanlı bir veli olarak anılmaya değerdir.
Orta Çağ Türkiyesi'nde tarım, sınai, ticari ve kültürel bakımlardan önemli bir şehir olan Erzincan ve özellikle Mengücekler hakkında, kaynakların yetersizliği nedeniyle bilgilerimiz azdır. Erzincan tarihinin kaynakları hakkında önemli belgeler oluşturabilecek mimari yapıların çok azı günümüze ulaşmıştır. Yüzyıllar boyunca art arda gelen yer sarsıntıları eski eserleri toprağa gömmüştür. Bu nedenle kayalık bir zemin üzerinde kurulan Divriği ve Kemah yapıları ayakta kalabilmiştir. Bu yapıların yalnız Mengücekler ve Sultan Aleaddin Keykubad tarafından yapılmış kale ve surların varlığım da ancak tarihi bir iki kayıt nedeniyle biliniyor. Ortaçağ'da Mengücek ve Selçuklu yapılarını yıkan yer sarsıntılarının başlıcaları;
1046 yılında Erzincan tamamıyla harap olmuş, yerler yarılmış ve insanlar açılan yarıklarda günlerce feryat etmiştir. 1138 yılında bütün yakın doğuyu sarsan, pek çok yıkıma ve insan kaybına neden olan büyük bir yersarsıntısı Erzincan'da da etkilerini göstermiştir. 1165 yılında yaşanan bir başka yer sarsıntısında, Erzincan şehri tekrar harap olmuş, ovada arazi çatlakları meydana gelmiş ve kırmızı sular akmağa başlamıştır. Moğolistan'dan dönerken 1255 yılında Erzincan'dan geçen W.Rubruck, bu sırada yine şehrin tamamıyla yıkıldığını, Erzincan yöresinde sayısı bilinmeyen yoksulların yanı sıra sadece adı yazılan ölü sayısının 10000 kişi olduğunu, yerlerin nasıl yarıldığını, dağlardan aşağı akan kaya ve toprakların vadileri nasıl doldurduğunu anlatır. Selçuklu dönemine ait önemli bir yersarsıntısı 1290 yılında olmuştur.

Orta Çağda Erzİncan'da Üretim Ve Ticaret

Erzincan'ın siyasi, sosyal ve kültürel yönlerinin yanı sıra, Selçuklular ve daha sonra gelen yüzyıllar içerisinde Anadolu'nun önde gelen ticari merkezlerinden biri olduğunu belirleme olanağı vardır. 0 dönemler içerisinde ekonomik yaşamın temelini oluşturan faaliyetler açısından çağdaşı olan kentlerin pek çoğundan geri kalmadığı dönem özellikle Behramşah zamanına rastlar. Hamdullah Kazvini'nin, Erzincan'ı Anadolu'nun 11 şehrinden 2.'si olduğunu kaydetmesi 14. yüzyılda da kentin önemli olduğunu belgeler.
Ekonomi Lonca-Korparasyon ve bu kurumların başındaki Ahi Babalar tarafından sıkı bir disiplin altında yürütülmekte, halkın ihtiyaçlarını karşılayabilecek her türde üretim ve zanaat faaliyeti sürdürülmektedir.

Endüstriyel bir faaliyet olarak Erzincan ve kasabalarında dokunan kumaşlar, ayrıca o dönem varlıklı ailelerin her türlü beğenisine yanıt verebilecek düzeydeydi. İşletilen veya üretilen malın ülke içindeki pazarlarında, ticaret hanlarında veya dükkanlarında satıldığı cinslerine göre ayrı ayrı hanların varlığı bilinmektedir. Diğer kentlerde elde edilen çeşitli ticari mallarla beraber, Erzincan'ın dünyaca ünlü bukranları Avrupa'ya ve doğu ülkelerine ihraç ediliyordu. Öte yandan Erzincan, Irak'tan getirilen cam ve avize parçaları burada işlenerek iç ve dış piyasalara sürülmekteydi. Alaeddin Davud'un, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad'ı Kayseri-Menşhediye ovasında ziyaret ettiği sırada hediye ettiği yöre koyunu ve çeşitli tarım ürünleri ve altın işlemeli eşyalar dönemin göz kamaştıracak kadar büyük bir değere sahip örnekleriydi.
12. yüzyılda, Gezgin Marco Polo, kentte dokumacılığın gelişmiş olduğunu yazar. 12. yüzyılda İbni Batuta da, kentte dokumacılığın ve bakır eşya yapımının ileri düzeyde olduğunu kaydeder. Kentte var olan dokumacılık, boya yapımının gelişmesini de sağlamıştı. 1561-1518 yıllarında düzenlenen tahrir defterlerinde, kentin yıllık geliri 224.753 akçe idi. Bu gelir, çeşitli vergi ve resimlerinden oluşmaktaydı.

Selçuklular Dönemi

1092 yılında Büyük Selçuklu İmparatoru Melikşah'ın ölümü üzerine, Selçuklu hanedanı arasında başlayan ve 12 yıl kesintisiz süren saltanat çatışması sonucunda imparatorluğun eski gücüne yeniden kavuşamaması, Anadolu beyliklerinin ortaya çıkmasının başlıca nedeni olmuştur. Bunların içinde en önemlisi Konya başkentli Anadolu Selçuklu Devleti'dir. Anadolu'nun büyük bir bölümüne egemen olan diğer uç beylikleri üzerinde siyasi üstünlüğü olan Selçuklu yönetimi; Bizans'tan devraldığı köhnemiş Anadolu'yu art arda gelen Haçlı Seferleri'ne rağmen, yeni baştan imar etmiş; medreseleri, camileri, şifahaneleri ve sarayları ile donattığı birçok kentte kültür ve sanat yüksek düzeylere ulaşmıştı. Öte yandan doğu-batı arasında ticareti geliştirmek için, kervansaraylar, menziller, köprüler inşa edilmiş, transit ve gümrük vergilerinde düşük oranlar uygulamıştır. Devletin en güçlü olduğu Sultan Alaeddin Keykubad döneminde, denizciliğe önem verilmiş, Akdeniz'de Antalya ve Alanya'da, Karadeniz'de Sinop ve Suğdak'ta liman ve tersaneler kurulmuş, Anadolu'nun doğu ve batısındaki Türk Beylikleri, Konya'ya bağımlı hale getirilmiş veya fethedilmiştir. Bu süreçte, Mengücek Beyliği de 1228 yılında Konya Başkenti'ne bağlandı.
Alaeddin Keykubad, oğlu Gıyaseddin Keyhusrev'i Erzincan Valiliği'ne atadı. Yaşının küçük olması nedeniyle, Mübarizeddin Ertokuş da Atabek olarak Erzincan'a gönderildi. Celaleddin Harzemşah'ın Doğu Anadolu'da egemenlik kurmasına karşı çıkan Alaeddin Keykubad, Erzincan'ın Yassıçimen yöresinde yaptığı savaşta Celaleddin Harzemşah yenildi ve doğu sınırlarını güçlendirmek amacı ile Harzemliler'i sınır boylarına yerleştirdi. Tarihçiler, Alaeddin Keykubad'ı, Harzemşah Devleti'nin yıkılması ile Moğollar arasında yer alan güçlü bir tampon devleti ortadan kaldırmasını hata olarak kabul ederler.
Anadolu Türk tarihinde; biri parlak "1071 Malazgirt zaferi" ile yükselişi, diğeri karanlık "1243 Kösedağ yenilgisi" ile çöküşü belirleyen iki önemli yıl vardır.
Sultan II.Gıyaseddin'in, Vezir Sadeddin'in etkisi altında kalarak, değerli birçok devlet adamını tasfiye etmesi ile yönetim gücünü yitiren devlet, güneydoğudan batıya doğru gelişen Baba İshak ayaklanması ile denetlenemeyen yoğun göçlerin ortaya çıkardığı siyasi ve sosyal bunalımlarının üstesinden gelemedi. Moğollar'ın doğu sınırlarına gelip dayanması ise büyük bir tehdit oluşturdu. Doğu sınırlarına yerleştirilen Harzemliler, sınır boylarındaki görevlerinden ayrıldılar. Bu durum, özellikle doğu sınırlarının savunmasını zayıflattı. Selçuklu ordusunun 1243 yılında Kösedağ yakınlarındaki savaşta Moğol ordularına yenilmesi ardından, Konya yönünde birçok bayındır Anadolu kenti yerle bir edilmiş, Selçuklu yönetimi Moğol bağımlılığı altına girmişti.
İlhanlı Hanı Hulagu, 1257'de Sivas, Kayseri ve Erzincan'ı aldı. Oğlu Yeşmud'u Erzincan Valiliği'ne atadı. Erzincan, Hulagu Han'dan sonra yerine geçen Abaka Han'ın yönetimine girdi. Abaka Han'ın, 1282'de Erzincan'da ölmesinden sonra yerine Teküder Han geçti. Teküder Han'ın Müslümanlığı kabul etmesi üzerine, adı Teküder Ahmed Han oldu. İlhanlı hanlarından Argun Han ve Holaca Han, zamanlarının çoğunu Erzincan'da geçirmişlerdir.
Büyük Vezir Muineddin Pervane'nin, İlhanlı Moğolları'na bağımh olan Konya yönetiminde etkili olması, iki yanlı siyasal girişimlerde bulunması ve ağır vergilere rağmen; 13. yüzyılın ortalarından 14. yüzyılın başlarına kadar olan süreçte, Anadolu Selçuklu Devleti'nin ekonomik ve kültürel varlığı gelişmiş, ancak İlhanlı başkentinde ortaya çıkan yönetimsel sorunlar ve Anadolu'daki Moğol Noyanları'nın güç ve iktidar çatışmalarıyla birlikte, Selçuklu Devleti'nin siyasi varlığı da sona ermiştir.
İlhanlı merkezi yönetiminin çökmesi ile Anadolu'da ortaya çıkan siyasi boşluk ve kargaşa içinde, yerel Türk beylikleri tekrar bağımsızlaşırken, Moğol Noyanları'ndan Uygur ve Türk kökenli beyler, Orta Anadolu'da devlet düzeyinde tanımlanabilecek Eretna Beyliği'ni kurdular.
Selçuklular döneminde Doğu Anadolu'da dört beylik vardı. Bunlar Mengücekler (Erzincan-Şebinkarahisar-Divriği yöreleri), Saltuklular (Erzurum-Bayburt bölgesi), Ahlat Şahlar (Van gölü çevresi) ve Dimlaçlar (Bitlis-Erzen yöresi). Bu beyliklerin yaşadıklan zamanda Güney Doğu Anadolu'da iki beylik görülür: Artuklular (Başlıca Mardin-Hısnkeyfa yöreleri) ve Yınallılar (Diyarbakır ve dolayları). Bu sonunculara, Kızıl Arslanlılar da (Siirt yöresi) ilave edilebilir.
Selçuklular devrindeki Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da görülen beyliklerin tarihleri aşağı yukarı bir yüzyıl sürmüş ve 13. yüzyılın ilk yarısının ortalarında beyliklerden çoğu ortadan kalkmıştır. Bu beylikleri sona erdiren nedenler, birbirlerinden değil, komşu devletlerden gelmiştir. Konya başkentli Anadolu Selçukluları Mengücek ve Saltuklular'ın, Eyyübiler de Yınallılar ile Ahlatşahlar'ın varlıklarına son verdiler. Artuklular ile Dimlaç Oğulları varlıklarını Moğol devrinden sonra da sürdürdülerse de eski güçlerini koruyamadılar.
Bu beylikler tarihleri boyunca Türk geleneklerine bağlı siyaset uygulamışlar, Müslüman ve Gayrimüslüm halklarını adaletle yönetmişler, ülkelerini her alanda kalkındırmışlardır. Yer sarsıntıları, Moğollar'ın istila ve yıkımlar olmasaydı, günümüze onlardan çok daha fazla eser ulaşacaktı. Başlıcaları cami, medrese, hamam, han, zaviye, köprü ve türbelerden oluşan bu eserler, aynı zamanda yüksek sanat değeri taşımaktadır.

Eretna-Mutahherten-Erzincan-Akkoyunlu Beylikleri Ve Osmanlı Dönemleri

Eretna Beyliği Dönemi

İlhanlı İmparatorluğu'nun parçalanması sürecinde 1317'de, Ebu Said Bahadır Han'ın başkomutanı Çoban Bey'in oğlu Timurtaş Erzincan Valisi oldu. Timurtaş kentin İlhanlı yönetiminden hoşnut olmasını sağlamak amacı ile birçok girişimde bulunduğu sırada, babası ile kardeşinin Ebu Said Bahadır Han'ın emriyle öldürüldüğünü öğrendi ve kendi hükümdarına karşı ayaklandı. Timurtaş, Erzincan'da bulunan İlhanlılar'ın önemli adamlarından biri olan Balto'nun, Melikşah ve Sultanşah adlı oğullarmı öldürdükten sonra Mısır Memlukleri'ne sığındı. Timurtaş'tan sora Erzincan'ın yönetimi 1335 yılında Alaeddin Eretna adlı komutana geçti. Böylece, yörede daha sonra Erzincan üzerinde de egemenlik kuran Eretna Beyliği'nin temelleri atılmış oluyordu.

Ancak, Celayiroğulları ile Çobanoğulları'nın Erzincan üzerindeki bağımlılık taleplerini, gerek savaş ve gerekse diplomatik yollarla çözümleyerek; Amasya, Tokat, Sinop, Çorum ve Sivas'ı da içine alan bölgede büyümesini sürdürdü. Başkenti Kayseri olan Eretna Beyliği'ni kurmayı başardı. Adaletli ve iyi bir hükümdar olan Alaeddin Eretna'nın 1352 yılında ölmesi ile, tahta çıkan oğlu Gıyaseddin Mehmed'in, Vezir Hoca Ali'nin güdümünde kalacağım gören Eretna Bey'in kardeşi ve Erzincan Valisi Burak Bey, bu duruma büyük bir tepki göstererek bağımsız bir Erzincan Beyliği kurdu. Çok kısa süreli olan bu beylik daha sora Ahi Ayna yönetimine geçti. 1362'ye kadar 12 yıl süren bu beylik tam bağımsız olarak kalmış, Gürcüler'den Ahalsıh, Samsıh ve Azgur kentlerini alarak, 1360 yılında Trabzon'a da bir sefer düzenleyebilmişti.

Mutahharten ve Erzincan Beyliği

Eretna Beyliği, Hükümdar Alaeddin Ali'nin dirayetsiz yönetimiyle dağılma sürecine girmiş, bağımlı kent beylikleri merkezden kopmaya başlamışlardı. Erzincan'ın Eretna Emiri Pir Hüseyin'in 1379'da ölmesiyle kentin yönetimi Uygur kökenli bir Türk olan Mutahharten'in ele geçirmiş ve bağımsızlığını ilan etmişti. Bu bağımsızlık hareketinde Akkoyunlular'ın desteğini alması, Eretnalılar'ın karşı girişimlerini sonuçsuz bıraktı.
Mutahharten daha da ileri giderek, zayıf Eretna yönetiminin güçlü adamı Kadı Burhaneddin'i tasfiye etmeyi hedefledi. Ancak Eretna Beyi Alaeddin Ali'nin ölümü üzerine, yönetimi eline geçiren Kadı Burhaneddin Ahmed, diğer güçlü bir karakter ve hükümdar olarak Mutahharten'in karşısına dikilmiş, onun en korktuğu düşmanı haline gelmiştir.
Orta Çağ Türk tarihinin en ilginç hükümdarlarından biri olan Mutahharten'in siyasi yaşamı ve eylemleri hakkında yazılmış makale ve kitaplar bulunmaktadır. Erzincan Beyliği'ni güçlendirmek, büyük hükümdarlar ve istilacılar karşısında kişisel varlığını ve beyliğini ayakta tutabilmek için gösterdiği olağanüstü çabaların herbiri, hırsı, güç çatışmalan, güçlüden yana olma açmazları ve serüvenlerle doludur.
Mutahharten, Kadı Burhanettin'in tasfiyesi için komşu emirlikler ve Akkoyunlular'm desteği ile iki kez Sivas'ı kuşattıysa da başarılı olamadığı gibi, Kadı Burhanettin'in karşı saldırıları karşısında da çok güç durumlarda kaldı. Herşeye rağmen, Kemah, İspir, Erzurum, Tercan'ı da egemenliğinde bulunduran Trabzon Rum Krallığı'ndan bağımlılık vergisi alabilen Şebinkarahisar üzerinde söz sahibi olan güçlü bir beylik olarak varlığını sürdürmekteydi.
1387 yılından itibaren Timur adının Anadolu'da duyulmaya başlaması, Mutahharten ve Beyliği için çok sıkıntılı yılların habercisi oldu. Öte yandan Akkoyunlular’la iyi ilişkiler kuramaması, Karakoyunlular'la yandaş olması, Kadı Burhanettin'in Akkoyunlular'la barışmasına neden olmuştu. Yaklaşmakta olan Timur tehlikesine karşı dayanışma içinde olması gereken bu beylikler arasında savaş ve çatışmalar eksik olmuyordu. Sonuçta, 1398 yılında Kadı Burhanettin, beklenmedik bir şekilde en zayıf düşmanı olan Kara Yölük Osman'a tutsak düştü ve başkenti Sivas'ın surları önünde dramatik bir biçimde öldürüldü.
Erzincan Beyliği için diğer bir tehlike de, Konya, Larende, Develi ve Aksaray'ı alarak Karaman Beyliği'ne bir süre son veren, Kadı Burhanettin'in öldürülmesinden yararlanarak, Sivas, Tokat, Kayseri ve Kırşehir kentlerini alarak, yıldırım hızıyla Erzincan sınırlarına yöneldi. Osmanlı Sultanı I.Bayezid idi.
14. yüzyıl sonlannın en güçlü iki hükümdarı Timur ile Bayezid arasında sıkışıp kalan Mutahharten, öncelikle daha güçlü ve tehlikeli gördüğü Timur'un yandaşı olmuş, onun Anadolu'ya yaptığı öncü seferlere katılmıştı. Ancak Yıldınm Bayezid'in, Erzincan ve Erzurum'un kendisine bağlanması ve vergi verilmesini istemesi karşısında Bayezid'e de bağlılığını sundu. Ancak Timur'un Sivas'ı almasına yardımcı olduğunu bilen ve ona güvenmeyen Bayezid, Erzincan'ı ve Kemah'ı ele geçirerek, Erzincanlılar'ın isteği üzerine, Mutahharten'in, kendisine bağlı olmak kaydıyla hükümdarhğını tanıdı. Buna rağmen Mutahharten, Timur ile olan ilişkisini sürdürmüş ve Timur'un, Bayezid'den Kemah kalesini Mutahharten'e vermesini sağlayacak girişimlerdi bulunmuştu. Timur, diğer Anadolu beyliklerinin de yasal hükümdarlarına geri verilmesini Bayezid'den istiyordu.
Böylece başlayan gerginlik, karşılıklı küçümseyici mektuplar, inatlaşmalar ve Bayezid'in kışkırtıcı tavırları ardından savaş kaçınılmaz hale geldi. Timur, bütün hırsıyla batıya yönelmiş, 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı'nda Osmanlı ordusu yenilmiş, Yıldırım Bayezid tutsak edilmişti. Mutahharten de hemen sonra 1403 yılında öldü.

Erzincan'da Akkoyunlu ve Osmanlı Dönemi

Osmanlı Devleti'nin Batı Anadolu ve Balkanlar üzerinden Avrupa'ya genişlemesine rağmen; Doğu Anadolu, İran'da kurulan güçlü Türkmen Devletleri ile Mısır Memlukleri'nin siyasi egemenlik alanı ve topraklarının bir bölümünü oluşturmaktaydı. Osmanlı Devleti'ni batı yönündeki genişlemeleri açısından büyük bir engel olarak gören bu devletler; soydaş ve Müslüman da olsalar, Osmanlı Devleti'nin güçlenmesinden endişe duymakta ve bu engeli ortadan kaldırmayı amaçlamaktaydılar. 15. yüzyılda Ön Asya'nın en güçlü devletlerinden biri haline gelen Akkoyunlular'ın ünlü Hükümdarı Uzun Hasan, bu amaç doğrultusunda bir dizi eylem ve Batı Avrupalılarla siyasi yandaşlıklara girişti.
Erzincan yöresinde Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar etkili olamadılar. 1419'da önce Karakoyunlu Bey'i Kara Yusuf Erzincan'ı elde ederek, Pir Ömer Beyi buraya vali tayin etmişti. Daha sonra 1455'te Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan Erzincan'ı alarak kaleyi yeniden onardı. Erzincan, Fatihle Uzun Hasan arasında çıkan rekabet ve çekişmelerle birlikte Ağustos 1473 tarihine kadar Akkoyunlular'ın yönetiminde kaldı.
Erzincan ve içinde bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi'nin Osmanlı birliğine katılması ve Anadolu'nun bütünlüğü açısından tarihi bir dönem ve olaylar dizisi olan Akkoyunlu Osmanlı ilişkileri ile Otlukbeli Savaşı'nda noktalanan Osmanlı başarısı, Doç.Dr.Salim Cöhçe'nin bu konudaki araştırmasında, kısaca şöyle açıklanmaktadır:
"..."Bayındır Hanogulları" veya "Bayındıriyye" adlarıyla anılıp "Tur Aliler" de denilen Akkoyunlular'ın Anadolu'ya gelişleri konusunda çeşitli görüş ve iddialar vardır.

15. yüzyıl İran tarihçilerine dayanan bir kısım Osmanlı tarihçisi, Akkoyunlular'ın Karakoyunlular'la birlikte, Türkler'in efsanevi atası Oğuz Han'ın fütuhatı döneminde Anadolu'ya geldiklerini kaydeder. 15. yüzyıla çok az bir zaman kala Akkoyunlular'ın da içinde bulunduğu Doğu Anadolu'nun görünümünü; her an değişen ittifaklarla birbirlerine yaklaşıp, uzaklaşan gruplar, dostluk veya düşmanlıklardaki değişkenliğin yarattığı belirsizlik, bu çekme ve itme süreci içerisinde meydana getirilen kalıcı olmaktan uzak gevşek teşkilatlanmalar ile sürekli çatışmalar ve kargaşanın neden olduğu güvensiz bir ortam şeklinde tanımlamak mümkündür. Akkoyunlular'ın bir ulus haline gelmeye başladıkları zemini böylece tesbit ettikten sonra, tekrar bu zeminde gelişecek sürece dönebiliriz. Akkoyunlular sayesinde Erzincan ve çevresindeki hakimiyetini pekiştiren Mutahharten kısa bir süre sonra onlara saldırmaktan çekinmedi.
Hanedan mensupları arasındaki çekişmeyi sona erdirerek birliği sağlayan Uzun Hasan, Akkoyunlu sınırlannı da genişletmeye başladı. 1457 ve 1462 yıllarında Gürcistan üzerine yaptığı iki seferle bölgeyi etkisi altına alırken, 1458'de Trabzon Rum İmparatorluğunu sıradan bir vassal devlet haline getirdi. Yapılan anlaşma sonucu imparator Kolo İonnes'in (1429-1464) kızıyla (Katerina ve Despina Hatun) evlenerek, kendisinden önce sonraki bazı Akkoyunlu beylerinin adeta gelenek haline getirdikleri bir uygulamaya, o da katılmış oldu. Aynı zamanda Akkoyunlular'ı Selçuklu ve İlhanlılar örneğinde olduğu gibi yeniden teşkilatlandı Otlukbeli Savaşı'nın yapıldığı alandaki devleti büyük bir imparatorluk haline getirecek yolu açtı. Onun için Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu harap eden aşiret kavgalarım, mer'a ve otlak anlaşmazlıklarını sona erdiren kanunlar çıkardı. Daha sonra Safevilerce uzun süre kullanılan ve bir kısmını Osmanlılar'ın dahi yürürlükte bıraktıkları bu düzenlemeler halen bölge halkının hafızasında yaşamakta ve "Hasan Padişah Kanunlan" olarak anılmaktadır. Teşkilatçı kişiliği ve kanun koyucu vasfıyla Uzun Hasan, doğuda göçebe Türk topluluklarından büyük bir imparatorluk meydana getirmeye çalışırken, batıda da Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethini gerçekleştirmiş bulunuyordu.

Memluklu ve Osmanlı topraklarını zapt etmek tasavvuruyla ihtiyaç duyduğu ateşli silahları temin edebilmek için Avrupa devletleriyle münasebetlerini artıran Uzun Hasan, Venedikliler ve Akkoyunlular, Osmanlı Devleti yok edilmeden savaşı bırakmayacaklar, tek başlarına barış yapamayacaklardı.
İstanbul'da dahil olmak üzere, Anadolu Akkoyunlulara, geriye kalan bütün Rumeli, Venedik ve müttefiklerine ait olacaktı. Osmanoğulları hanedanı yıkılacak, Uzun Hasan İstanbul'da tahta oturacaktı.
Türkler'in yüzyıllardan beri yüz binlerce şehit vererek fethettikleri ve o sıralarda büyük ölçüde tam bir Türk yurdu haline getirdikleri Balkanları, Osmanlılar'dan daha çok Türk olduğunu iddia eden Uzun Hasan'ın Avrupalıları bırakması Türklük ve İslamiyet'e büyük bir ihanet olarak görülebilir. Ama Akkoyunlu sultanı Osmanlılar'ı ortadan kaldırdıktan sonra devleşeceğini ve Balkanlar'ı kolayca geri alabileceğini düşünmüş olmalıdır. Görüldüğü gibi Uzun Hasan, on yıl önce Trabzon'a sefer düzenleyen Fatih Sultan Mehmed'in karşısına çıkmaktan çekinen hükümdar değildi. Artık o, Osmanlı sınırını geçerek Tokat'ı yakan, Karamanoğulları topraklarını işgale kalkışan, Timur rolüne soyunmuş, hatta kendisini ondan daha büyük gören birisiydi.
Diyarbakır'daki merkezinden doğuya doğru yayılıp, kısa sürede İran, Azerbaycan ve Doğu Anadolu ile yetinemeyen büyük bir devlet olmuş, genişleyebileceği bölgeler olarak, Osmanlı ve Memluklu toprakları kalmıştı. Ayrıca ateşli silahlar ve deniz gücünden mahrumdu ve Avrupa'dan gelecek yardım da Osmanlılar tarafından engellenmekteydi. Uzun Hasan, İskenderun Körfezi'ne inmek suretiyle Akdeniz'e ulaşmak ve ateşli silahlara kavuşmak istediği müddetçe böyle bir çatışmanın çıkması da tabiidir."
Bütün bu gelişmeler, Fatih Sultan Mehmed'i harekete geçirdi ve uzun bir hazırlıktan sonra, bir dizi fetih ve siyasi girişimlerden biri olarak; Akkoyunlular'ın yandaşı Trabzon Rum İmparatorluğu'nu ortadan kaldırdı. Uzun Hasan, önemli bir limanı kaybetti.
"Şehzade Cem'i İstanbul'da saltanat naibi olarak bırakan Fatih Sultan Mehmed 11 Kasım 1473'te hazırlıklarım tamamlamış olarak Üsküdar^dan hareket ederken, artık Türkiye'nin istikbalinin Fırat havzasında halledileceğini anlamış ve o doğrultuda dahiyane bir harp planı geliştirmişti.
Osmanlı öncü birlikleri 4 Ağustos 1473'te Tercan yakınlarında bugünkü Mercan ile Edebük köyünün arasında Fırat'ı geçtikleri anda pusuya düşürülerek imha edilmişlerse de, esas savaş iki büyük ordunun "Başkent" veya "Başköy" denilen mevkide karşı karşıya gelmesiyle olmuştu.
Öncü birliklerin mağlubiyetini müteakip Osmanlı Sultanı, ordusunu Sansa geçidine sokmayıp, Buyburt istikametine yönelerek Akkoyunlular'ı kesin sonuçlu bir muharebeye zorlamakla da çok yerinde bir davranış sergilemiştir. Sonuçta Fatih Sultan Mehmed'in ateşli silahları, özellikle topçu ateşini dehasına has bir şekilde yönlendirip, kullanmasıyla o dönem için kısa sayılabilecek sekiz saat gibi bir sürede Osmanlılar kesin neticeyi alırlarken, süvari birliklerinden kurulan Akkoyunlu ordusunun verdiği zayiatta korkunç boyutlara ulaşmıştı (11 Ağustos 1473).
Savaşın sonucunda Otlukbeli'nde üç gün kalan Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu ordusunu geriye kalanlarını takip ettirmemiştir. Bu arada tutsak alınan Türkmenler de serbest bırakılarak gönülleri alınmış ve bunların İran'la Osmanlı toprakları arasında bir tampon oluşturmaları beklenmiştir. Kısa süre sonra 24 Ağustos 1473'te de barış anlaşması imzalanacaktır.
Otlukbeli Savaşıyla Timur'dan bu yana karşılaştığı en büyük tehlikeyi atlatan Osmanlı Devleti, ikinci bir fetret çağına düşmezken, Akkoyunlular bir daha eski satvetlerine erişemeyecekler ve Otlukbeli'nde yedikleri darbe sonucunda bir süre sonra dağılıp gideceklerdir.
Çeşitli mücadeleler içerisinde yetişip, yükselerek hükümdar olan bu Akkoyunlu beyi, kısa sürede kazandığı büyük başarılar karşısında sonsuz bir gurura kapılmış ve bu nedenle zamansız bir cihangirlik sevdasına düşmüştü.
Uzan Hasan'da, Fatih Sultan Mehmed gibi sarayına davet ettiği alimlerle çeşitli konularda münazaralar yapar, onların görüşlerinden istifade ederdi. Sanatkarlara ve alimlere önem verirdi."
Erzincan ve yöresi, İran'da Şah İsmail'in önderliğinde kurulan Safevi Devleti'nin Doğu Anadolu'ya yönelik propaganda ve eylemlere giriştiği 16. yüzyılın başlarına kadar dingin bir dönem yaşadı. Şii mezhebinin önderliğini yapan Türkmen kökenli Şah İsmail, Akkoyunlu Uzun Hasan'dan sonra Osmanlılara karşı yeni bir güç olarak ortaya çıktı.
Sultan II.Bayezid'in ılımlı yaklaşımları ile Şehzadeleri arasında çıkan saltanata çatışmalarını fırsat bilerek Anadolu'ya gönderdiği Nur Ali Halife ve Şah Kulu isimli müritleriyle yaygın bir Şiilik propagandasına ve askeri seferleri ile özellikle Doğu Anadolu'da çok etkili oldu. Tüm bu gelişmeleri Trabzon'da Şehzade iken yakından izleyen Şehzade Selim, bir defasında Erzincan'a girerek Şah İsmail yanlılarını tasfiye etti. Bir süre için kenti ele geçirdi. 1512'de tahta çıkan Sultan Selim, Şah İsmail'e karşı oldukça kanlı ve sert olarak başlattığı askeri seferiyle, Erzincan'da ordunun gereksinmelerini karşıladıktan sonra 23 Ağustos 1514'te, Tercan üzerinden Çaldıran'a geldi. 23 Ağustos 1514'te burada Şah İsmail ile yaptığı savaştan zaferle çıktı. Bu sefer sonucunda Erzincan, Bayburt, Kemah, Kiğı Osmanlı İmparatorluğu'na bağlandı.
Erzincan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde sosyal, ekonomik ve kültürel yönden gelişen bir kent olmuştur.
Evliya Çelebi'ye göre 17. yüzyıl ortalarında Erzincan'ın ortasında küçük ve alçak duvarlı kalesi içinde; 200 ev ile bir cami vardı. Kale dışında ise 1800 ev, 7 cami, 60'dan çok mescit ile içinde 500'den fazla dükkanın bulunduğu bir çarşı ve bedesten bulunmaktadır. Bütün şehirde ise 48 mahalle ve 40 okul bulunmaktadır. Evliya Çelebi'nin Erzincan'da 500 dükkanın varlığından bahsetmesi 17. yüzyıl ortalarında ilde ticaretin gelişmiş olduğunu göstermektedir. İlin ticaret yolları üzerinde bulunması da bu kanıtı doğrulamaktadır.
Aynı yıllarda Erzincan vilayeti dahilindeki padişah hasları 146.000 akçe tutuyordu. 1566 yılında şehrin geliri 234.000 akçeye ulaşmıştır.
Tapu-tahrir defter kayıtlarında Erzincan'da yetiştirilen ürünlerden şunlar yer alır: Buğday, arpa, kavers(akdarı), zeğrek (kara burçak), pembe (pamuk), kendir, bakla ve nohut. Meyvelerden başta üzüm olmak üzere, elma, armut, kiraz, kayısı, dut ve ceviz. Üzümlerin bir kısmından şıra ve şarap yapılırdı.
Erzican 16. yüzyıl içerisinde ekonomik bakımından hayli ileri bir seviyedeydi. Boyahane ve varidatının yüksek oluşu şehirdeki sanayinin gelişmişliğine işaret eder. Yetiştirilen ve üretilen pek çok ürünün kent ihtiyaçlannı aşıp ihracatı yapılmış; bu sayede çeşitli kent ve ülkelere kervanların gönderilmesi yanısıra, bu yüzyılda da en mühim yol uğrağı üzerinde olan şehirde her türlü ticari mübadeleler hız kazanmıştır.
16. yüzyılın son çeyreğine kadar bütün Erzincan ve çevresinde iktisadın çağa göre düzenlenişi sayesinde memlekete refah gelmiş, sıkıntılı haller pek görülmemiştir.
Kanuni 1534 yılında Tebriz'e ve 1540 yılındaki İran yaptığı seferler sırasında iki kez Erzincan'a gelmiştir. Bundan sonra doğu yönüne sefere çıkan Osmanlı ordularının geçiş ve konaklama yerinin genelde Erzincan olduğunu görüyoruz. III.Murad döneminde İran seferine giden Ferhat Paşa, I.Ahmed döneminde 1603'te Cağaloğlu Sinan Paşa ve son olarak da Sultan IV.Murad, Revan seferinden dönerken Erzincan'da konaklamış, Aras akarsuyu yakınlarındaki Zeynelli aşiretinin bir bölümünü Erzincan, Tercan ve Pasin yöresinde iskan ettirmişti.
Erzincan, Doğu Anadolu ile Orta Anadolu arasında bir geçiş bölgesi oluşturur. Sık sık yaşanan şiddetli depremlere rağmen, Ana yolların geçiş ve kavşak noktasında bir pazar ve konaklama yeri olması nedeniyle önemini her dönemde korumuştur. 19. yüzyıla değin ordular için bir konaklama yeri olan Erzincan, askeri açıdan Erzurum'un gerisinde bir direniş ve ilerleme noktası olarak düşünülmüştür.
19. yüzyılda Gürcistan'ın Rus Çarlığı'nın himayesine girmesi ve daha sonra Rus ileri hatlarının Çıldır eyaletinin yarısını işgal etmesi, Erzincan'ı ön plana çıkardı. Rus sınırının giderek yaklaşması, Erzurum kalesinin önemini artırırken 9. ordu müşirlik merkezi de Erzincan'a taşındı. Bu askeri kaydırma ile kent daha da önem kazandı. Bayındırlık alanında da bazı gelişmelere sahne oldu.
I.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'nda da önemli bir askeri üs ve hareket noktası olan Erzincan, Cumhuriyet'in ilanından sonra da, Türk kara kuvvetlerinin yeniden tensiki sırasında 3. Ordu karargahı, 1923 yılında Erzincan'da kurulmuştur. 1939 Erzincan depreminden sonra ordu merkezi Erzurum'a intikal etmiş ve 11 Ekim 1967'de tekrar Erzincan'a geri dönmüştür.

I. DÜNYA SAVAŞI ve SONRASI

I. DÜNYA SAVAŞI'NDA ERZİNCAN

1895 yıllında, Doğu Anadolu'da bulunan ayrılıkçı Ermeniler, zaman zaman huzursuzluk çıkarmaktaydılar. 1907 yılında İngiltere ile yaptıkları bir anlaşmaya dayanan Ruslar ve ayrılıkçı Ermeniler, bölgeyi kendi nüfus alanları olarak sayıyorlardı. Ağustos 1914 yılında bir oldu bittiyle I.Dünya Savaşı'na giren Osmanlı İmparatorluğu'nun doğu cephesinde Rus orduları karşısında geri çekilen Osmanlı birlikleri, Şubat 1916'da Erzurum'u terk etmiş, bütün çabalarına rağmen Erzincan ve çevresini savunamamışlar, Temmuz ayına kadar Sadak dağları çevresinden Çardaklı Boğazı’na kadar çekilmişlerdi. Erzincan, 11 Temmuz 1916 tarihinde Ruslar tarafından işgal edilmiş ve yağmalanmıştı. Ruslar'ın yanı sıra, bölgede bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan ayrılıkçı Ermeniler'de bunu bir fırsat bilerek, işgal edilen yerlerde silahlı birlikler oluşturdular.
Türkler'e yapılan çeşitli zulüm ve baskılar karşısında örgütlenme ve direnme zorunluluğu ortaya çıktı. Bu amaçla Cemiyet-i İslamiye adı altında bir örgüt kuruldu. Faaliyetlerini Gerek gerek Camii'nden yürüten örgüt, halkın ihtiyaçlarını karşılamakta, sorunlarına çözüm aramaktaydı. Kent 7 bölgeye ayrılmış, her bölgenin başına baş muhtar atanmıştı. Baş muhtarlar alınan önlemleri halka duyuruyor, görev dağıtımı yapıyorlardı. Ancak, Ruslar’ın müdahalesi ile bu örgüt kentte uzun süre barınamadı. Kent dışından faaliyetlerini sürdüren örgütü temsil etmek üzere, Cafer Bey ve Mazhar Bey görevlendirildiyse de onlar da kısa süre sonra Erzincan'dan ayrılmak zorunda kaldılar. Son olarak gönderilen Abdulmabut Bey, daha dikkatli bir tutumla bölgede daha uzun faaliyet göstererek Ruslar'ın tasarladığı pek çok keyifli uygulamanın da önüne geçti.
Rusya'da Çarlık yönetiminin sarsılmaya başlaması ve ihtilal hareketinin etkileriyle, savaştan usanan Rus askeri işgal kuvvetlerinde disiplin bozulmuş ve çözülme başlamıştı. Yeni Sovyet Hükümeti ile Brest-Litovsk'ta yapılan ateşkes antlaşması ile Ruslar bölgeden çekileceklerdi. Nihayet, 18 Aralık 1917'de yapılan Erzincan mütarekesi ile 11 Ocak 1918'de Rus askerleri bölgeden çekilmişler, ancak silahlı Ermeni çeteleri eylem ve direnişlerini sürdürerek birçok kanlı olaylara neden olmuşlardır. Bu arada Türk milis kuvvetleri harekete geçti ve Kazım Karabekir Paşa'nın komutasındaki askeri birlikler de bölgeye yönelik harekatları başlattılar. Kafkas cephesi karargahının emriyle Türk kuvvetleri, güneyde Munzur geçitlerinden, güneybatı Kemah boğazı ve batıda Çardak yönünden 12 Şubat günü üçlü genel harekata girişerek 13 Şubat 1918'de Erzincan'ı, 22 Şubat 1918'de Tercan'ı silahlı Ermeni güçlerinin işgalinden kurtardılar.
Kurtuluş gününden sonra, ordu Komutanı Vehib Paşa'nın Erzincan'a gelişi ve burada yaşanan olayları, Kazım Karabekir anılarında şöyle anlatır:" Dondurucu bir soğuk vardı. Askeri İdadi Mektebi şimalinde kendilerini istikbal ettik ve birlikte karargahımın bulunduğu askeri daireye geldi. Daire önünde halk da toplanmıştı. Vehib Paşa halka hitabesinde şöyle dedi:
"Erzincan kasabası gibi bütün Erzincan havalisinin de pek seri bir darbe ile işgalini temin eden Kazım Karabekir'i yalnız siz değil, evlat ve ahfadınızda unutmasın!"
Bu büyüklük karşısında kumandanımı ve halkı hürmetle selamlarım. "Bu kahramanlığı yapan ordumuzun fedakar evlatlarıdır." diye verdiğim cevap, halkın candan haykırışlarına, alkışlarına ve hıçkırıklarına karıştı.
Gerçi matemsiz ev yoktu. Fakat vatanın bu parçası artık kurtulmuştu. Bu iki zıt tesir altında halkın kaderiyle sevinci karışıyor, göz yaşlarıyla alkışları bizi heyecana getiriyordu. İşte, 16 Şubat 1918'de askeri dairenin önünde halk göz yaşlarını bu suretle dökerken, biz de yakın günlerde Erzurum'u da kurtarmaya and içtik."
Erzincan'ın mezalimlere boğulduğu günlerin sona ermesinde, gerek askeri harekatın kumandanlığını yapması ve gerekse müteakip zamanlarda çilesi ayyuka çıkan ahalinin yaralarını sarmak için büyük yardımlar yapması karşılığında; o'na şükran borcu olan Erzincanlılar, kendilerine hemşerilik beratı vermişlerdir. 20 Teşrinievvel 1922.

Milli Mücadele Yıllarında Erzincan

"Sükut edersek, mahvımız mukadderdir. Behemahal ordu başına geliniz. Hem de Şark'a;milletin kurtuluş anahtarı şarktır. Orda her şey mümkündür. Ordu da kuvvetlidir. Halkta beraber gider." Kazım Karabekir'in 11 Nisan 1919 günü, Atatürk'ü İstanbul'da ziyaret ettiği gün söylediği bu sözler ve bu tarihi buluşma, Türk Ulusunun kaderini değiştirecektir.
Kurtuluş Savaşı'nın başlangıç tarihi olarak kabul edilen Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı 19 Mayıs 1919 günü ile Anadolu'da yeni bir halk meclisinin ve hükümetinin yönetimi ele alındığı 23 Nisan 1920 günü arasındaki dönem, Anadolu'nun devletsiz ve hükümetsiz, kısaca başsız kaldığı bir dönem olmaktadır. Bu duruma rağmen, Anadolu'da yabancı işgallere karşı silahlı halk kuruluşları olan Kuvayi Milliye tarafından başarılı savaşlar verilmiş, özellikle Yunanlar'ın daha içerilere genişlemesinin önüne geçilmiştir. Öte yandan, hükümetsiz Anadolu'yu bir düzene kavuşturmak ve geniş çapta bir mücadeleyi yürütecek halk yönetimini kurmak amacıyla sürdürülen çabalar, Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ile gerçekleştirilmiş olacaktır.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'daki ilk işi Anadolu'da bulunan ordu birlikleri ile temasa geçmek olmuştur. Samsun'da İngiliz askeri birlikleri bulunduğundan, daha rahat çalışabilmek ve temaslarını sürdürebilmek amacıyla 25 Mayıs 1919'da Havza'ya geçmiştir.
Mustafa Kemal Paşa'nın aynı günlerde idare ve halkla ilişkileri kurmaya başladığını görüyoruz. 28 Mayıs günü valiliklere ve komutanlıklara gönderdiği talimatta her yerde yabancı işgallerini protesto mitingleri düzenlemesini, işgal ordularının İstanbul'daki temsilcilerine ve Hükümete etkileyici telgraflar çelişmesini istemiştir. Bu talimat sonucu bütün Anadolu'da heyecanlı mitingler düzenlenmiş, halkın milli duyguları coşturulmuştu.
Havza'dan sonra Amasya'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı'nın gelecekteki önderleri Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Rauf Bey (Orbay), Refet Paşa (Bele) ve Kazım Karabekir Paşa'nın da görüşlerini alarak bir bildiri hazırladı. Tarihimize "Amasya Tamimi" adıyla geçen bu bildiri, 22 Haziran günü Anadolu'daki bütün kolordu komutanlıklarına, valiliklere, kaymakamlıklara gizlilik kaydı ile iletildi. Bildiride şunlar yer alıyordu: Yurdun bütünlüğü, milletin istiklali tehlikededir. Hükümet sorumluluğunu kavramış değildir. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin sesini dünyaya duyurmak ve kaderini tayin etmek için bir milli kongrenin toplanması zorunludur. Komutanlar görevlerinden ayrılmayacaklar; görevinden alınanlar, yeni atananın mücadeleyi destekleyecek güvenilir biri olması halinde komutanlığı devredeceklerdir.
Ege Bölgesi'nde İzmir'in işgalini izleyen günlerde halk kuruluşlarınca ortaya çıkarılan ve Yunanlılarla kanlı çarpışmalar sürdüren Kuvayi Milliye'nin mali kaynaklarını artırmak ve düzene sokmak için bir dizi kongreler toplanmaya başlandı.
Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1909 günü Amasya'dan yayınladığı tamimle, Anadolu'nun en güvenilir yeri olan Sivas'ta en kısa zamanda bir milli kongre toplanacağını ve bunun için bütün vilayetlerin her livasından milletin güvenim kazanmış üç temsilcisinin hemen yola çıkarılması gerektiğini gerekçeli olarak bütün Anadolu'ya bildirmişti. Aynı tamimin 2. maddesinde, Doğu adına 10 Temmuz'da Erzurum'da toplanması kararlaştırılan kongre için Müdafaai Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerince seçilen temsilcilerin Erzurum'a doğru yola çıktıkları belirtiliyordu.
Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu'nun en etkili askeri gücü, karargahı Erzurum'da bulunan 153. kolordu idi. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'nın da etkin bir direniş yanlısı olması nedeniyle, Erzurum çevresinde ve Erzincan'da Milli Mücadele için oldukça elverişli bir ortam yaratıldı. Nitekim 1919 yılı Temmuz başında, Erzurum'a giderken Erzincan'a uğrayan Mustafa Kemal, burada coşkuyla karşılaşmıştı. Mustafa Kemal, Erzurum'a geldikten 5 gün sonra 5 Temmuz'da 3. Ordu Müfettişliği'nden alındığını ve yerine 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in getirildiğini öğrendi. Bu gelişme, yapılması tasarlanan doğu illeri ulusal kongresi ile ilgili hazırlıklan hızlandırdı. Gerçi Kazım Karabekir, Babıali'nin kararını tanımadığını ve Mustafa Kemal'e bağlılığını belirtmişti. Ama yine de bu sert karar Anadolu'ya yayılmadan direnişin temelleri sağlamlaştırılmalıydı. Bu amaçla çevre il ve sancaklara ivedilikle haber ulaştırıldı ve yapılacak kongreye delegeler gönderilmesi istendi. 23 Temmuz'da toplanan Erzurum Kongresi'ne; Erzincan, Kuruçay ve Refahiye'den birer delege katıldı. Bunlar; Nakşibendi Şeyhi Hacı Fevzi Efendi, Müftü Şevki Efendi ve eşraftan Kemal Efendi idi. Hacı Fevzi Efendi, kongre çalışmalarında etkin görevler aldı. Önce, 15 kişilik program komisyonuna, kongre sonunda da alınan kararları uygulatmak amacıyla oluşturulan Heyet-i Temsiliye'ye seçildi. Hacı Fevzi Efendi, 4 Eylül 1919'da toplanan ve tüm Anadolu ve Rumeli'yi temsil eden Sivas Kongresi'ne hazırlayıcı olarak katılan 5 Heyet-i Temsiliye üyesinden biriydi. 12 Eylül 1919'da çalışmalarını sona erdiren Sivas Kongresi, 16 kişiden oluşan "Anadolu ve Rumeli Müdaafa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliye"si seçilmiş oldu.
Hacı Fevzi Efendi'de kongreden sonra Erzincan'a dönmesine karşın, Heyet-i Temsiliye üyeliğini sürdürdü.
Rus ve ayrılıkçı Ermeni yıkımından ve katliamından canlarını ve mal varlıklarının hemen tamamını yitiren Erzincanlılar, bağımsızlık savaşına maddi ve manevi olarak büyük destek sağlamışlardır. Yörenin vefakar ve sabırlı insanları her şeye rağmen umutlarını yitirmemiş ve yurtlarına sahip çıkmışlardır. Bağımsızlık mücadelesinin başladığı 1920'li yıllarda topladıkları 26.579 lirayı Ankara Hükümeti'ne göndermeleri bunun anlamlı bir örneğidir. Zira, Erzurum ve Sivas Kongreleri giderlerinin cep harçlıklarıyla karşılandığı, Amerikalı General Harbord'un Erzincan'a geldiğinde, halkın gıdasızlıktan ölecek hale geldiği bir dönemde, Erzincan'ın gönderdiği bu para miktarının ne kadar büyük ve önemli olduğu anlaşılmaktadır.
Artık TBMM'nin açılması için çalışmalar yoğunlaşmış, Ankara'da Anadolu'nun ve Rumeli'nin kurtarılması için çabalara hız verilmişti. Beklenen günler çabuk gelmiş yedi düvele karşı yapılan çok çetin savaşlardan sonra Türkiye ve Türk Milleti bağımsızlığına kavuşmuş, yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Parçalanmış Osmanlı İmparatorluğu Ve Tutsak Edilmiş Yönetiminden  Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ne

Osmanlı İmparatorluğunu, tek başlı altında övmek veya yermek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Tarihte her imparatorlukta olduğu gibi, Osmanlı Beyliği'nin kuruluşu, imparatorluğa dönüşmesi, duraklama, gerileme ve çöküş süreçlerini, yaşanılan dönemler içindeki koşullar belirlemiştir. Kuruluş ve gelişme döneminde, Ön Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika'daki yönetimler Osmanlı İmparatorluğunun bağımlısı olmuş, Osmanlı Devleti doğu ile batı dünyası arasında en büyük ve güçlü devlet olarak ortaya çıkmıştı.
16. yüzyılda yaşanan büyük değişikliklerle, Batı Avrupalı uluslar, okyanus ötesi stratejik hedeflere ulaşırlarken, Osmanlı yönetimi, Akdeniz havuzu içinde geleneksel yapısını değiştirmeksizin sıkışıp kalmıştı. Bu yüzyıldan sonra Avrupa güçlenirken, Osmanlı İmparatorluğu gerilemeye başlamış, 18. ve 19. yüzyıllarda topraklarının önemli bir bölümünü korumasına rağmen, ekonomik, mali ve siyasi alanlarda sömürgeciliğin ve kapitalist sistemin adeta tutsağı olmuştu. Padişahın ve yöneticilerin modernleşme ve dünya ekonomik sistemi içinde yer alma istekleri gündeme geldiğinde ise çok geç kalınmıştı. "Hasta adam" olarak nitelenen devlet, "Doğu sorunu"(!) başlıklı tasfiye operasyonu ve ardından patlak veren Birinci Dünya Savaşı sonunda parçalandı ve yok edildi. 600 yıllık imparatorluğun ardında bıraktığı dramatik tablo ise dünya tarihinde az görülür boyutlardaydı.
Buna neden olan yönetimsel ve ekonomik sayısız ve ibret verici örneklerden biri; İstanbul'daki son Osmanlı Mebusan Meclisi'nin kapatılmasından bir gün önceki son toplantısında, İstanbul halkına ekmek sağlamak için İaşe Nazırlığı'nın üç milyon liralık ek ödenek istemesi ve konunun 18 Aralık 1918 günü yapılan oturumda görüşülmesidir. Kürsüye çıkan Sinop Mebusu Fehmi Efendi konuşmasında: "Efendiler!. Üç milyon liranın ek ödenek olarak verilmesi gerekçesini dinlerken, gerek Bakan Bey, gerek bu paranın verilmesini uygun bulanlar, başkent halkının (İstanbul halkının) aç kalma tehlikesinden bahsettiler. Efendiler, rica ederim, başkent ne demektir? Hükümet merkezidir, değil mi? Burada yaşayanlar aç kalma tehlikesi ile karşı karşıya iseler, Anadolu'nun, bu milletin asıl fedakar ve çilekeş kitlesi olan Anadolu halkının büyük çoğunluğu yıllardır açtır, sefildir. Köylerde ancak dullarla tüyü bitmedik yetimler, sakat ihtiyarlar tarlalarda çalışıyorlar. Onların da elde ettikleri ürünleri İaşe Bakanlığı değerinin çok altında alıyor, parasını dahi ödemeden senede bağlıyor, sonra ortada bir sürü sütü bozuk vurguncu türüyor. Onların ne yediğini, ne giydiğini yıllardır düşündük mü? Biz burada bütün milleti temsil ediyoruz. Bendeniz, başkent halkı aç kalsın demiyorum, fakat ekmeksiz ve donsuz kalmış Anadolu'nun acıklı durumu asla aklımıza gelmemekte olduğunu ıstırap duyarak arz etmek için huzurunuza çıkmış bulunuyorum. Bu kürsüden gerek Bakan Beyefendi, gerek bizler başkent halkının açlık tehlikesine karşı tedbir düşünür ve bugün bomboş olan hazineden, yeni bir borçlanma yolu ile para teminini öngörürken, mutsuz Anadolu için de bir şeyler düşünmekte olduğumuzu söyleyebilmiş olsaydık, teselli bulurduk.
Çünkü zaten, yıllardır Anadolu'ya nasihat ve teselliden başka bir ilgi göstermiş değiliz. (Bravo sesleri, alkışlar ve gürültüler) Haldun Efendiler, hala mı yalnızca başkent halkı?" diye seslenir.
Yorum gerektirmeyecek bu konuşma açıkça gösteriyor ki, yüz yıllardır sadece kendi ihtiyaçları için hatırladığı Anadolu halkının yoksulluk içinde kalmasına kayıtsız kalan, dış ülkelerden ve tefecilerden temin edilen milyonlarca altın borç ile Boğaziçi'nde görkemli saraylar inşa ettiren 19. yüzyıl Osmanlı yönetiminin başkenti olan İstanbul'un halkı da aç ve ekmek parasına muhtaçtır. Yedi düvele tutsaktır, ödenmesi mümkün olmayan borçları vardır. Eğitimli ve üretken nüfus cephelerde yok edilmiştir. Verimli topraklan, sanayileşmiş önem-11 kentleri ve limanlan işgal altındadır. Tüm gelirlerine el konulmuştur. Belge ve kaynaklara bakıldığında daha çoğaltılabilecek pek çok örnekten çarpıcı olan birkaçım daha hatırlatalım.
Mondros silah bırakışması denilen tutsaklık belgesi ardından, işgal edilen ülkenin sanayi tesislerine de el konulmuştu. İzmit'te bulunan bir dokuma fabrikası, İngiliz savaş gemileri tarafından tahrip edilmişti. Buradan kurtarılan iki dokuma makinesi gizlice Kayseri'ye kaçırılmış ve ulusal bağımsızlık savaşı veren Ankara Hükümeti'nin tek sanayi ekipmanını oluşturmuştu.
Kalkınmanın alt yapı ile oluştuğu bilincinden uzak Osmanlı yönetimi, Selçuklular'ın ve Anadolu Beylikleri'nin gerçekleştirdiği alt yapı bilincine dahi ulaşamamıştı. Batı Anadolu'da yoğunlaşan demiryolu işletmelerinin yüzde 70'i, sömürgeci Batı Avrupalılar'ın tekelinde ve onların tarıma dayalı sanayilerinin hammaddelerini taşımaktaydı.
Misak-ı Milli sınırları içinde kalan 9711 km'lik yolun 3477 km'si bakımsız, 3283 km'si sürekli bakım isteyen, 3026 km'si yeniden yapılması gereken nitelikteydi. Yol denilen (!) bu alt yapı, yüz yıllar boyunca dolaşan kervan ve kağnı arabalarının toprağı bastırmasıyla ortaya çıkan Orta Çağ'dan kalma yağmur ve sellerle kolayca bozulan ve kaybolan izlerdi.
Ş.Süreyya Aydemir: "Anadolu'nun en büyük hasreti yoldu. Ülkeye girecek her şey, yani toprak ürünlerinin kıymetlenmesi, ticaret, sanat, mektep, fabrika, yeni bir idare ve yerleşme, eşkıyalığın kalkması ve nihayet ülkenin savunulması ancak yol olursa başarılabilirdi... Yol, bir hasretti. 1918 baharında bir güm '9. Tümen, Karadağ-Çardaklı boğazının doğusundan batısına intikal ediyordu. Bu arada Refahiye-Erzincan şosesinin üzerinden ve bir taraftan diğer tarafa geçecekti. Yani, arada birkaç adım, adına şose edilen bu harap uzantının üstün de yürüyecekti. Yol görünüp kenarına varılınca, bütün yürüyüş koluna bir karışıklık yayıldı. Hiç kimse, ayağının değdiği bu bozuk düzen yolun üstünden ayırmıyordu. Hele atlı subayların, kıtalarını da bırakarak bu yol çizgisi üzerinde bir aşağı, bir yukarı at koşturduklarını hala rüya gibi hatırlarım, çünkü bunların hepsi, o dağlık Doğu cephesinde, mesela iki yıldan beri böyle yol parçası dahi görmemişlerdi. Bu dar ve harap şoseye ulaşmak, herkeste dünyaya ve medeniyete kavuşmak gibi hisler uyandırmıştı..."TivL anıda sözü edilen şose ve az sayıdaki benzeri yol ve menfezlerin varlığı, Sivas Valisi Halil Rıfat Paşa'nın olağanüstü gayretleri ile yapıldığını hatırlatalım.
V.Cem Aşkun'a göre, Birinci Dünya Savaşı'ndan arta kalan birkaç kamyon kullanılmaz haldedir. Mevcut 1000 adet otomobilin 800 adedi İstanbul'dadır. İzmir'dekilerin dışında, Anadolu illerindeki otomobillerin sayısı 100 civarındadır. Şehirlerarası otobüs işletmeciliği yoktur.

Ulusal Bağımsızlığın Karşısındaki Gerçek  Düşmanlar Finansman Ve Ekonomik Kaynak Yokluğu  Ulusal Bağımsızlığın Kaynakları İç Ve Doğu Anadolu Bölgesi'nden Sağlanıyor

Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllara göre yapılan tahminler, milli gelirden kişi başına düşen payın İstanbul ve çevresinde 2085 kuruş; Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde 1180 kuruş; İç ve Doğu Anadolu'da 771 kuruş olduğunu göstermektedir. 1919 yılına kadar savaş nedeniyle, milli gelirde önemli bir artma olmadığı ve bölgelerarası dağılımda önemli bir değişme olamayacağı göz önünde tutulursa, Türkiye'nin milli gelirden en az pay alan İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgeleri'nin Kurtuluş Savaşı'nı sürdürme olanaklarının ne kadar sınırlı olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Kurtuluş Savaşı'nın fİnansmanı için gerekli tüm kaynakların, İç ve Doğu Anadolu Bölgeleri'nde aranması zorunluluğu, Kurtuluş Savaşı boyunca çıkarılan vergi kanunlarının son derece verimsiz kaynaklara yönelmesinin başlıca nedeni olacaktır.
İç ve Doğu Anadolu bölgelerinin, iç ticaret ve bankacılık yönünden de Türkiye'nin az gelişmiş bölgeleri olmaları, birçok sorunların çözümünü güçleştirmektedir.
A.Müderrisoğlu'na göre, 29 Ekim 1914 günü savaşa giren Osmanlı İmparatorluğu'nun kasasında sadece 92 bin altın lira bulunmaktaydı. Savaş bittiğinde yardım yerine borç veren Almanya'ya yaklaşık 150 milyon altın lira borçlanılmış, dört yıl boyunca ertelenen Düyunu Umumiye İdaresi alacakları ise yüzde 100 artarak 303,7 milyon liraya ulaşmıştır. Böylesine büyük meblağlara varan para ile ödenmesi gereken dış borçlara rağmen, Kurtuluş Savaşı nasıl yürütülecek ve zafere ulaşılacaktı.

(marmara.edu.tr)