Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

sayfa 6
 

Atmeydanı

 

Atmeydanı’na idamlar

“Eski vezir-i azam Hezarpare Ahmed Paşa’nın idamı: (…) Çok şişman olan Ahmed Paşa’nın elbisesi soyulduktan sonra cesedi Atmeydanı’ndaki çınar ağacının altına çırılçıplak bırakılmıştır. O devrin telakkisince ‘Şahm-i ademi veca-i mefasıla deva’ sayıldığı için, gelip geçenler Ahmed Paşa’nın cesedinden birer parça kesip almış, nihayet ortada kemiklerinden başka bir şey kalmamış ve işte bundan dolayı hezarpâre lakabıyla şöhret bulmuştur.”

Osmanlı Tarihi Kronolojisi.

“Recep Paşa’nın vezareti ve Defterdar Mustafa Paşa’yı Atmeydanı’nda sinirinden çınara astılar ve Hafız Ahmed Paşa’yı Murad Han huzurunda hançer-i sertis üşürüp pare pare itdiler. Sene 1041 (1632) ve yeniçeri ağası Hasan Halifeyi katl ittiler ve Musa Çelebi mashib-i şehriyari iken Atmeydanı’ndaki Recep Paşa Sarayı’nda katlidüp cesedin aşağı At Meydanı’na attılar.”

Evliya Çelebi, Seyahatname.

“Mevlevi Dervişi Muhammed Paşa bulup ma’nuken katl idüp laşesini bir kesban Atmeydanı’na bıragup na’şını der-akeb kul pare pare itdiler. (…) Ol gün ol guluda mülakkap-i kabih oğlan püzevengi nam (…) ve hünkar Musahibi Hoca Cinci nam (…) Atmeydanı’nda cümlü ulema ve sulehaların izniyle pare pare eyleyüp leşlerin Ahmed Paşa laşesi yanına bırakdılar.”

Evliya Çelebi, Seyahatname.

“Sipahiler: ‘Çün padişah fetva ile amel etmeyip Haban Paşa’yı himaye eyledi, biz saraya varır Atmeydanı’na varıp bu bapta müşavere eylediler. Hasan Paşa bu kaziyeden haberdar olunca, sarayın kapısını kapayıp, zevcesi sultan (Aişe Sultan) mekanına yakın bir odaya girdi. Zira henüz zifaf olmamıştı. Sipahi zorbaları alay ile saray kapısına gelip, kapanmış bulduklarında, Hasan Paşa’nın tedarikinin muhkem idigün bilip: ‘Demir kapıyı kırmak fazla çalışmak ister, akşam da yakındır. Vakit dar olmakla yarına bırakalım’ derler. (…) Zorbalar (sipahiler) seher vakti arslanhane önünde toplanıp saf bağlayıp dururlardı. (…) Yemişçi Hasan Paşa yakalandığı vakit Aişe Sultan Sarayı’nda bulunuyordu. Oradan tavaşiler vasıtasiyle alınarak … 3.Mehmed’in huzurunda katledilmiştir.”

Naima Tarihi

“…Yeniçeri ve sipahiler de Atmeydanı’na gelmişlerdi. Karşılaştıkları yerde, konuşmaya başladıklarında, Kara Abdullah’ın kişiliğini bilenler, onun garazkârlığını bahane bulup, ‘Yalanları ile gayretimize mani olmak istemektedir’ diyerek yer yer kılıçlarını kınlarından sıyırdılar… Yüz parçaya bölünmüş olan cesedini de mehterhane önünde bulunan parmaklıklara astılar… İstekleri olan 16 kişi, korkularından firar edip, gizlenmişlerdi…

Katledilenleri, Atmeydanı’nda bulunan çınar ağaçlarına astılar… Halıcızade Mehmed Paşa da Yedikule’de katlolundu ve cesedi Atmeydanı’na bırakıldı. Beş gün aralıksız cemiyetler oldu. Çarşı ve pazarlar açılmadı.”

Solakzade Tarihi

“Melainün cifeleri birkaç gün Atmeydanı’nda tu’me-i kilab olmuş iken rayiah-ı muradlarından Müslüman müteezi oluyorlar deyü kaldurmağa izn oldukda Mehterhane-i Amire’den* hidmet akçası hakkın iden Sipah taifesi odun getürüp laşi murdarların dahi ihrak-bi-n-nar eylediler.”

Selaniki Tarihi.

*Bahsi geçen Mehterhane-i Amire binası –ne zaman yapıldığı bilinmemekle beraber- muhtemelen Atmeydanı’nın güney ucunda yer almaktaydı. Yeniçeri ocağının kapatılmasıyla beraber mehterhane de miyadını doldurmuş oldu. Yerine Mızıka-ı Hümayun kuruldu.

Şenlikler çayırlara sultanlar Boğaza taşınırken

On sekizinci yüzyılın sonuna gelindiğinde ise o tarihe kadar imparatorluğun yegane tören alanı konumunda olan Atmeydanı, tüm o kanlı olaylar sonrasında kaybetmediği ağırlığını, merkezin değişmesi sonucunda kaybedecektir. Ne saray erkanı Edirne’ye taşındığında, ne de onca olay sonunda kana bulandığında konumundan hiçbir şey kaybetmeyen Atmeydanı, Topkapı Sarayı’ndan çıkan sultanın önce Sadabat Kasrı’na, ardından Beylerbeyi ve Dolmabahçe Saraylarına geçişiyle önemini yitirecektir.

Bir dönem Bizans Hipodromu’ndaki araba yarışları misali oldukça heyecanla takip edilen cirit oyunları dahi bu mekanda yapılmaz olacaktır. Oysa Naima’nın da dile getirdiği üzere, Atmeydanı’nda cuma günleri sadrazamın adamları ve Abazalılar cirit oynar, Sultan 6.Murad da, İbrahim Paşa Sarayı’na gelip oyunları izlerdi. Saray içinde “Bamyacılar” ve “Lahanacılar” olarak ikiye ayrılan bu cirit takımları aynı zamanda yeşil ve kırmızı renklerle temsil edilir, harem ağaları olan karaağalar Lahanacıları desteklerken, akağalar da Bamyacıları tutardı. Hipodrom yarışları gibi heyecanlı olan bu oyunlar o kadar çekişmeli olurdu ki, yine Bizans imparatorlarının yaptığı gibi, sultanlar da taraf olur ve takımlarını açıklardı. Mesela 2.Mahmud Bamyacıları, 3.Selim de Lahanacıları da tutardı.

Cirit dışında cündi oyunları da yapılırdı. Cündilik bir nevi at üzerinde akrobasiydi. Robert Mantran’ın aktardığı üzere, o dönemde cirit ve cündi gösterileri en sevilen oyunlardı. Oyuncular ekseri Türk, Acem ve Araptı. İçlerinde en ünlüsü ise Üsküdarlı Mehmed Çelebi idi.

Bu oyunları sırasında ve sonrasında meydanın güvenliğini sağlamak üzere görevlendirilen cebecibaşıların varlığı ise ancak 17.yüzyılın ikinci yarısına kadars etkili olur. Güvenli bir ortam olmaktan çıkan Atmeydanı, 4.Mehmed’in kız kardeşinin düğününün 1655’te Üsküdar’da yapılmasıyla saray tarafından da terk edilir.

Atmeydanı’nın popülerliğini kaybetmeden evvelki görünümü ise Osmanlı tarih yazarlarından ziyade şehri görmeye gelen elçi ve kronik yazarlarının notlarından öğrenilmektedir. İtalyan gezgin Cornelio Magni, 1672 yılındaki gözlemlerine dayanarak Atmeydanı’ndaki Thedosius Anıtı’nın (Dikilitaş) temelinin toprak kaplı olduğunu söyler.

Bir yüzyıl sonra şehre gelen Fransız Otter ise (1734-1736) Burmalı Sütun yılanlarının üçünün de başları kopuk olduğundan bahseder. Bu durumu doğrulayan Nusretname’de, 21 Ekim 1700 tarihinde akşam namazından sonra camiden çıkanların şaşkın bakışları içinde üç başın da gizemli şekilde yere düştüğü yazılıdır.

Cornelius C. Carbognano ise Atmeydanı’nın tümden toprak kaplı olduğunu ve zeminin bu nedenle yükselerek anıtların temellerini örttüğünü yazmış ve çizmiştir. Atmeydanı etrafında ev ve dükkanlar inşa edilirken, hafriyatlardan çıkan topraklar alışılageldiği üzere Atmeydanı’na döküldüğünden, meydanın yüzeyi engebeli hale gelmiş ve anıtlar da toprağa gömülmüştür.

Marchebeus, Allom ve Jean Baptiste Hilair’in çizimlerinde ise Atmeydanı’nın sadece fiziksel durumunu değil, günlük yaşam içinde cevapladığı ihtiyaçları da görmek mümkündür. Meydanda arkada cirit oynayanlar, ön tarafta hareketli bir Pazar atmosferi içinde çadırları ve mallarıyla seyyar tüccarlar, çubuk içenler, cami tarafından mendil oyunu oynayanlar, sohbet edenler, yeniçeriler, çamaşır yıkayan kadınlar, çocuklar, köpekler, kısaca her figürü ile tamamlanmış bir günlük hayat sahnesi görürüz. Bu haliyle Atmeydanı adeta bir kamp yeri görünümündedir..

Benzer bir görüntüye Choiseul de Gouffier’in gravüründe de rastlıyoruz. Bu kez daha tenha bir ortamda, yine yemek yapanlar, denkleriyle oturanlar, çubuk içenler, her biri sanki Açıkhava kahvesindeymişler gibi rahat duruşlu insanlar. Bu sahne üzerinde biraz yoğunlaşıldığında bu insanların bir Pazar ortamından çok, orada yaşamakta oldukları hissine kapılmak mümkündür. Belki de gerçekten bu resmedilen kişiler orada yaşamaktadır; zira 1722 ve 1756 depremlerinden sonra, tıpkı yakın bir zamanda tanık olduğumuz üzere halkın bir süre sokaklarda kaldığı bilinmektedir.

Melling’in on sekizinci yüzyıla tarihlenen gravürleri de etkileyici ve bilgi vericidir. Atmeydanı’nda İbrahim Paşa Sarayı’nın olduğu kanadın gösterildiği gravürde vezir sarayı olması muhtemel evlerin giriş kısmında, topraktaki yükselti farkı dikkati çekerken, satıcılar ve yoldan gelip geçenler bu kez daha hareketli olarak resmedilmiştir. Melling’in diğer gravüründe ise meydanın sol kanadına bakılmaktadır. Burada da, diğer tarafta görülen hareketli kalabalık tüm alanı kaplamıştır. Öte yandan, bu iki ayrı parçanın aslında aynı gravürün ikiyi bölünmüş hali olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır.

1829 tarihli bir başka gravürün çizeri Rus gezgin Sergey Nikolaeviç Glinka ise, meydanın ortasındaki anıtları yakın plana almıştır. Köşede görülen atlı, belki de bir at satıcısıdır. Sol köşede ise yine elinde cirit tutan bir başka atlı görülmektedir. Bütün bu gravürler bize, 18.yüzyılda Atmeydanı’nın daha çok halktan kimselerin yerleştiği yoğun bir ikamet mekanı halini aldığını söylemektedir.

Lady Mary Montagu’nun sadece fiziksel görünümüne bakıp, burada sergilenmiş hiçbir etkinliğe tanık olmaksızın kendi ülkesindeki pek çok meydandan daha etkili olduğunu düşündüğü Atmeydanı, 18.yüzyıl sonu itibariyle bir başkalaşım sürecine girecektir. Bu tarih aynı zamanda Okmeydanı ve Eyüp çayırlarının da rağbet görmeye başladığı tarihtir.

Özellikle 3.Ahmed’in girişimiyle değişen eğlence mekanları Haliç etrafında kümelenmei doğurur. Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Fransa gezisi sonrasında anlattıkları da saray eğlencelerinin bahçelere kaymasına katkı sağlamıştır. Sadabad Kasrı ve Çırağan Sarayı işte bu yeni anlayışın ürünleridir. Tarihimizde Lale Devri diye bilinen bu değişim dönemi, sanıldığı gibi yalnızca hazinenin pul kalmayacak şekilde boşaltıldığı bir devir değildir; bir yanıyla, büyük yeniliklerin fikren hazırlıkları yapılırken. Uygulamalarının da beraberinde görüldüğü bir dönemdir. Şehir mimari olarak önemli değişimlere sahne olur. Yeni açılan yollarla yeni güzergahlar oluşur. Yapıların bu yollarla ilişkisinin kurulup bahçelerin gelişmesi, Boğaz ve çevresinin fark edilip cami, saray gibi pek çok yapının bu hat boyunca yapımına başlanması bu dönemde gerçekleşmiş, yani günümüz İstanbulunun mimari mirasının önemli bir bölümü o zamanlarda yaratılmıştır.

Bu tarihte gelişen bir başka alışkanlık da “sayfiye” alışkanlığıdır. Bu, evlerin kışlık ve yazlık olarak ayrılmaları anlamına gelmekle birlikte, şenliklerin de takvime-mevsime göre sayfiyelik olarak başka bir şekle bürünmesi demektir. Deniz üzerinde çeşitli mekanik aksamlı nesnelerin yüzdürülmesi, gemiler üzerinde cambazlık yapılması, fişek atılması vb. gösteriler bu yeni alışkanlığın parçalarıdır.

Bir dönem kapanıyor: Şehre nazım plan, Atmeydanı’nda ilk kazı

Tüm bu değişimler sarayın Atmeydanı’ndan elini çekmesi demektir; fakat, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni ordunun kurulmasıyla –o tarihlerde topluca talim yapılacak kışlalar henüz inşa edilmediğinden- Atmeydanı bir kurtarıcı mekan olur ve artık eğlenceler için değil, yeni kurulan düzenli ordunun talim yapacağı bir alan olarak değer kazanır. Alanı bu talimler nedeniyle sürekli ziyaret eden yabancılar Atmeydanı’ndaki anıtları adeta yeniden keşfeder. Öyle ki en sonunda Sir Charles Newton 1855’te Burmalı Sütun’un temelini kazmaya başlar. Ertesi yıl aynı işi Dikilitaş’ın temelini açığa çıkarmak için yapar. 1895’e gelindiğinde ise anıtların etrafı demir parlaklıkla çevrilmiş, temellerde yer alan kabartmalar günışığına çıkmış ve bu sırada da mevcut zeminden 3-4 metre aşağıya inilmiştir. Bu yeni düzenlemeyle Atmeydanı bir açık hava müzesi görünümünü kazanmıştır.

Açık hava müzeleri anlayışının hızla yayıldığı 19. yüzyıl sonlarına doğru aralarında Atmeydanı’nın da bulunduğu Beyazıt Meydanı, Eminönü Meydanı ve Galata Köprüsü gibi mekanlar oluşturulmuştur. Joseph Antoine Bouvard’ın çizimiyle yeniden düzenlenmesi gündeme gelen Atmeydanı, 1863’te Sergi-i Umumi’ye ev sahipliği yapar. Böylece ilgi yeniden Atmeydanı üzerine çevrilmiş olur. Bu tarihler İstanbul7da yeni imar planlarının gündemde olduğu tarihlerdir. Atmeydanı kapladığı alan itibariyle bu imar planında epeyce önemli bir role sahipti. Bouvard’ın bir kısmı gerçekleşen bir kısmı gerçekleşmeyen önerileri ise Zeynep Çelik’in ifadesiyle Paris’teki Concorde Meydanı’na ait düzenlemeleri hatırlatmaktadır. Bouvard ısrarla, Sultan Ahmed Külliyesi’ne ait Darüşşifa ile İbrahim Paşa Sarayı’nın yıkılmasını istemiş, meydanın Hipodrom dönemindeki zemin seviyesine inilmesi gerektiğini vurgulamış ve meydana girişin alışılagelmiş olarak kuzey yönünden değil güney yönünden olmasını tasarlamıştır. Böyle bir proje, görülmeden de anlaşılacağı üzere uygulaması zor ve aykırı bir projedir. Bugün Atmeydanı’na baktığımızda alanın güney ucundaki binalarla çok belirgin bir hat çizildiğini görürüz. Bu hat, Bouvard’ın yıkılmasını önerdiği Darüşşifa’nın yerine, Sanayi Mektebi’nin (bugün Marmara Üniversitesi rektörlük binası olarak kullanılmaktadır) inşa edilmesiyle oluşmuştur. Bu anıtsal yapının gerisinde Sultanahmet Ticaret Lisesi bulunmaktadır. Bu yapı tam da Hipodrom’un güçlü tonozlarla ayakta duran sphendone kısmı üzerinde yükselmektedir.

Yirminci yüzyıla girerken Avrupa’da büyük imparatorluklar yeni bir rekabet içindeydi. Ucuz hammadde arayışı ve yeni pazarlar bulma yarışı giderek devletleri karşı karşıya getirmekteydi. Ortak çıkarlar yakınlaşmaları doğururken, çelişen arzular ve hedeflerle karşıtlıkları körüklüyordu. Osmanlı İmparatorluğu, elli yıl içinde sürekli olarak Ruslarla çarpışmış ve gelişen bağımsızlık hareketleri sonucunda Balkanlar’da da epeyce toprak kaybetmişti. Yine de ciddi bir ağırlığı olan bu yedi asırlık imparatorluğun alacağı tavır ve sergileyeceği politika Avrupa devletleri arasında büyük önem taşıyordu. Henüz kimin kimden yana olduğu ya da olacağı anlaşılmamıştı ki, dikkatler yeniden Atmeydanı’na çevrildi. 1901 yılında İstanbul’u ziyarete gelen Alman İmparatoru Kaiser 2.Wilhelm beraberinde anıtsal bir çeşme getirmişti. İmparator Müslümanlar için büyük önem taşıyan bir hayrat yapmaya gelmişti sanki. Çeşmenin taşıdığı asıl anlam Osmanlı-Alman yakınlaşmasının bir simgesi olmasındaydı. Sultana hediye olarak sunulan bu çeşmenin konulacağı yer de büyük önem kazanmıştı. Saray çoktan Dolmabahçe’ye taşındığı halde, tarihten gelen kimliği ve şehrin içindeki etkin konumu sonucunda çeşmeye mekan olarak yine Atmeydanı seçiliyor, Osmanlı Sarayı da Alman İmparatorluğu’na karşı yakınlığını hem Almanlara hem de tüm dünyaya böylece duyurmuş oluyordu.

Bir on yıl kadar sonra Şehremini Cemil Paşa (Topuzlu) belediye kararıyla Atmeydanı’nın adını Sultanahmet Meydanı olarak değiştirir. Gerekçesi de meydanın önceki dönemlerde yaşanmış ayaklanmaları hatırlatan bir isimle anılmasının istenmeyişidir.

Aynı yıllarda peş peşe çıkman yangınlar, İstanbul’un ahşap mahallelerini yok ederken, Atmeydanı da bundan nasibini alır; koca Sultanahmet Mahallesi tamamen kül olur. Bölgedeki anıtsal yapılar etrafını bir ağ gibi kapatan evlere artık sadece yüzyıl başında çekilmiş fotoğraflar tenıklık etmektedir.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan en büyük olay ise art arda düzenlenmiş Sultanahmet mitingleridir. İlki 23 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in işgalini protesto amacıyla yapılmış olan mitinge o gün binlerce kişi katılmış, kürsüye gelen Mehmed Emin Efendi (Yurdakul), Halide Edip Hanım (Adıvar) ve Selim Sırrı Efendi (Tarcan) gibi kişiler de emperyalizme ve işgale karşı bir direnişin başlaması gereğinden bahsetmişlerdir. Miting yaşanan felaketin halka yansıtılması ve ülke genelinde bir direniş başlatılması amacını taşımakla birlikte, dünyaya yapılmış bir duyurudur da. Bu mitingi kısa bir süre sonra 30 mayıs 1919, 10 Ekim 1919 ve 13 Ocak 1920 mitingleri izler. Zamanla Atmeydanı, bu mitinglerin de Sultanahmet mitingleri olarak anılmasının bir sonucu olarak, eski adıyla hatırlanmaz olur, ta ki 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını Refah partisi adıyla kazanan dek.

Bu tarihten sonra, Osmanlı kültür mirasını yeniden anımsatmak ve öne çıkarmak niyetiyle Sultanahmet Meydanı’nın girişine üzerinde Atmeydanı yazan tabelalar konur. Ardından halen devam etmekte olan bir alışkanlık geliştirilerek, meydan her yıl ramazan ayında bir panayır alanına döndürülür. İftardan sahura kadar halka açık bir eğlence ortamı yaratılır. Çadırlar içinde yöresel yemekler, geleneklere uygun çay ve kahve ikramları, anıtlar arasında kurulan salıncak, tren gibi eğlence araçlarıyla da Osmanlı devri eğlenceleri hatırlatılmak istenir.

Yılın geri kalan zamanlarında Atmeydanı’nda görülen büyük hareketlilik ise, bu bölgenin yüzyıllardır ayakta duran tarihi yapılarını görmeye gelenlerden kaynaklanmaktadır. Byzantion’dan İstanbul’a uzanan uzun dönemin en etkin yapılarını barındıran Sultanahmet ve civarı, kentin birinci derecede turistik bölgesidir. Yerli ve yabancı turistler bir kısmı ayakta olan yapıları görmek ve kaybolmuş olanların izlerini sürmek için buraya geliyor.