Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

sayfa 7        sayfa 5


Atmeydanı

 

Bu eğlencelerin içinde halkın merakla beklediği en büyük olay çanak yağmasıdır. Şenliğin ziyafete dönüşmesi olarak da yorumlanan bu etkinlik Osmanlı geleneğine özgü bir törendir. İçleri et ve pilavla doldurulmuş büyük çanaklar Atmeydanı’nı çevreleyen duvar üzerine ve uygun yerlere yerleştirildikten sonra verilen işaretle yağmaya açılır.

Solakzade bu olayı şöyle anlatır: “Öteki fukara kimseler için de Ahmed Paşa Sarayı’nın duvar taşlarına gelinceye kadar yağma çanaklarını yiyeceklerle doldurup dizdiler. Her şey tertip olunduğundan sonra yağma ettirirlerdi.”

Peçevi ise: “Fakirlere nice bin kâse yiyecek verilerek yağma ettirirlerdi” der.

İngiliz bir davetli ise: “Akşam yemeği, üzerinde bir ekmek olan pirinç pilavı, meydandaki hasırlar üzerine kondu. Pilavın yanında parça parça sığır etleri var. Boru ve tabılar çalınır çalınmaz halk üzerine üşüştü. Bir dakikada silip silip süpürdüler” sözleriyle çanak yağmasını aktarır.

Düğünün en akılda kalan etkinliği ise, mekanik bir buluş olarak da nitelendirilebilecek olan, ağzından ateş saçan ejderhadır. Surname-i Hümayun‘da ejderhanın marifetleri şöyle anlatılmıştır: “Ol esnada bir üstad-ı suretger bir timsal-i ejder-i div-peyker peyda idüb bir haletle vaz’eylemiş ki harekete geldikçe ağzından şerareler peyda ve ağız açub teneffüse geldikçe dehanından şimşekler hüveyda olar.”

Şenliğin kırkıncı gününde ise İbrahim Paşa Sarayı önünde yerleştirilmiş beş dev nahıl ateşe verilir; bu, aynı zamanda Cerrah Mehmed Paşa’nın şehzadeyi sünnet ettiğinin de bir işaretidir. O gece şenliğin en görkemli eğlencelerinin yapıldığı gecedir. Bundan sonraki gecelerde eğlenceler yavaş yavaş hız keser. Artık konuklar da ülkelerine dönmeye başlar. Buraya kadar alışılageldiği şekliyle devam eden eğlenceler şenliğin 52. gecesi (19 Temmuz 1582) yaşanan kötü bir olay nedeniyle tatil edilir. Birkaç yeniçeri sipahilerle çatışmış. Buna sinirlenen sultan da Topkapı Sarayı’na dönmüş, böylece eğlencelere son verilmiştir. Şenlikler boyunca gerek yeniçeri ağalarının gerekse sipahiocağı ağalarının meydanda bulunmasına, hatta şenliğe katkı olarak kendi aralarında çeşitli gösteri oyunları düzenlemelerine rağmen yaşanan bu çatışma, bir yandan da saraya bağlı ocaklar arasında beliren zıtlaşmalara dair erken işaretlerden biridir.

Ayaklanmalar, Cezalandırmalar, Meydan Okumalar

Atmeydanı yarışların coşkusunun yanı sıra cezalandırmaların, ayaklanmaların da yaşandığı bir mekan olan Hipodrom’la aynı kaderi paylaşmıştır. 17.yüzyıla dek eğlencelerle anılan meydan, bu tarihten sonra Osmanlı siyasi tarihinde yaşanan birtakım olayların da etkisiyle tam bir mücadele alanına dönüşmüştür.

Eski Türkçe’de “çağırmak, davet etmek” anlamına gelen “okumak” kelimesi, 17.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Atmeydanı’nda toplananların rakiplerini bu meydana çağırmaları, yani o günkü dilde “meydana okumaları”, zamanla rekabet içeren bir anlamı da bünyesine alarak “meydan okumak” deyişine dönüşmüştür. Bu kullanımı Neşri Tarihi’nde kullanılan “Evvel Köse Mahil’i okuyalım, gelsün” ve Peçevi Tarihi’nde geçmekte olan “padişahı düğüne okudular” sözleriyle doğrulamak mümkündür.

Atmeydanı’nın böyle bir değişimi yaşaması, öncelikle saray erkanının, 4. Mehmed’den başlayarak (1648-1687), 2.Süleyman (1687-1691), 2.Ahmed (1691-1695) ve 2.Mustafa (1695-1703) dönemlerinde peş peşe dört sultanın saltanatında Topkapı Sarayı’ndan ayrılıp Edirne Sarayı’na yerleşmesinin bir sonucudur. Nitekim, devletin başının payitahtı terk etmesi, şehrin önemli prestij mekanlarının da boş kalması demek olmuş, Atmeydanı’nda yaşanmış Sultan Ahmed Camii Vakası (1648), Çınar Vakası –Vaka-i Vakvakiye- (1656) ve bir kadının taşlanarak öldürülmesi (1680) gibi ibret-i alem tarzı olaylar da sultanın Edirne Sarayı’nda bulunduğu zamanlara denk gelmiştir.

Tabii ki bunlar Atmeydanı’nda ilk olaylar değildir. Örneğin Fatih döneminde, heterodoks “abdal” Otman Baba, sultanla ters düşmüş, Fatih de Otman baba ve müritlerinin Atmeydanı’nda götürülmelerini emretmiş ancak sonradan vazgeçerek Kılıç Manastırı’na kapatılmalarını karar vermiştir. Erken tarihli bir diğer olayda da, daha önce Fatih’in kütüphanecisi olan Molla Lütfi, dini içerikli bir konuda (namazın nasıl kılınacağı hususunda) 2. Bayezid’le yaşadığı anlaşmazlık sonucunda Atmeydanı’nda kafası kesilerek ölüm cezasına çarptırılmıştır (1494). 1529 yılında ise Melami ve Bayramiler’in şeyhi ve on iki müridi Atmeydanı çeşmelerinin önünde başları kesilerek cezalandırılmışlardır.

Bahsi geçen bu tür cezalandırmaların yanı sıra, Atmeydanı’nın buluşma, toplanma, plan kurma ve harekete geçme mekanı olarak değer kazanması 16.yüzyıldan itibaren yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. Özellikle de 3.Mehmed (1595-1603) döneminden itibaren, merkezi otoritenin gruplar ve ocaklar üzerinde etkisini tam kullanamaması bu tür ayaklanmalara yol açacaktır. Bazen yeniçerilerin, bazen sipahilerin bazen de ulemanın toplandığı Atmeydanı, kimi zaman bu grupların birleşerek saraya cephe alışlarına da tanıklık edecektir. Öyle ki 4.Mehmed (1648-1687), 2.Mustafa (1695-1703) ve 3.Ahmed (1703-1730) bu toplu ayaklanmalar neticesinde tahttan indirilirken, 2.Osman (1618-1622), İbrahim (1640-1648), 3.Selim (1789-1807) ve 4.Mustafa da (1807-1808) yaşanan olayların çığırından çıkması sonucunda yaşamlarını yitirecektir. Atmeydanı’nın bahsi geçtiği şekilde bir toplanma mekanı olması, hiç kuşku yok ki 1648 yılında içoğlanlarıyla saray arasında yaşanan bir olaya dayanmaktadır. Galata Sarayı Ocağı ve İbrahim Paşa Sarayı Ocağı’nda eğitimlerini tamamlayan içoğlanlarının, sıraları geldiği halde saraya geçişleri ertelenmekte, “çıkma” adı verilen terfileri bir türlü gerçekleşmemektedir. Memnuniyetsizliklerini bildirmek üzere Atmeydanı’nda toplanmaya karar veren içoğlanlarına sipahi ocağı da destek verir. Başlangıçta sadece seslerini duyurmak niyetinde olan bu genç grup kısa sürede silahlı sipahilerin kontrolü altına girer. Veziri azamın elçi gönderip içoğlanlarına ocaklarına dönmelerini tavsiye etmesine rağmen kalabalık geceye kadar Atmeydanı’nda kalır. Ertesi gün yine Atmeydanı’na gelen kalabalık bu defa Sultan İbrahim’i öldürenleri görmek istedikleri için toplandıklarını söyler. Solakzade’nin de dile getirdiği üzere bu, tamamen çatışma çıkarmak için ortaya atılan bir istektir. Sonraki güne gelindiğinde veziri azamın emriyle yeniçeriler meydana gelirler. Ancak sipahilerin hepsi meydanı çoktan terk etmişler, ortada yalnızca toy içoğlanları kalmıştır. Saray kethüdasının onayıyla, elebaşlarını aramaya başlayan yeniçeriler, buldukları “isyancı” sipahileri yakalayıp öldürür. Bu olay sipahiler ile yeniçeriler arasında yaşanmış ilk ciddi çatışmadır. “İsyancı” sipahilerin öldürüldüğü haberleri geldikçe, Atmeydanı’nı henüz terk etmemiş içoğlanları Sultan Ahmed Camii’ne sığınır. Gece boyunca sipahilerin destekçileri camide toplanır. Ertesi gün camiden çıkan kalabalık, yeniçerilerle vuruşur. Bu olayda yeniçerilerin sipahilere karşı sağladığı üstünlük, daha sonra halk arasında “Yeniçeri ocağı ağalarının bıyığını balta kesmez” deyiminin yerleşmesine neden olacaktır. Solakzade “Kimi aldı kemanın destine kim tığ-ı bürran / Biri birine katdı ikisin iğva-ı şeytani” diyerek yaşananları özetler.

Atmeydanı, bu tür vuruşmaların ardından, şenliklerin de etkisini yitirmesiyle giderek gitmeye çekinilen bir yere dönüşür. Saraydakilere gözdağı verilmesi amacıyla saray erkânından birinin cesedinin Atmeydanı’nı bırakılması gibi olaylar bu tarihlerde çok tekrarlanır. Bu, bir açında şenliklerle sarayın otoritesini meşrulaştırdığı bir meydanın şimdi saraya karşı olan güçlerin varlıklarını ispata giriştikleri bir mekana dönmesi demektir. Evliya Çelebi, Solakzade, Naima ve Selaniki, bazen bizzat tanık oldukları, bazen de önceden aktarılanlardan derledikleri tarihlerinde bu tür olaylardan sıkça bahsetmişlerdir.