Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

sayfa 6        sayfa 4
 

Atmeydanı

 

Konstinopolis’ten Konstantiniyye’ye, Hipodrom’dan Atmeydanı’na

Bin yıl ayakta kalmış bir imparatorluğun başkenti konumundaki  Konstantinopolis hiç kuşku yok ki zenginliği ve güzelliğiyle çok övülmüş bir şehirdir. Ne yazık ki, 1453 yılına gelindiğinde ortada artık gücünü ve eski görkemini yer yer kaybetmiş bir şehir vardır. 1261 sonrasında şehre epeyce yeni yapı kazandırılmış ama yine de Büyük Saray ve Hipodrom adeta birer harabe görünümündedir. Bu durum Fatih Sultan Mehmet için bir hayal kırıklığıdır. Anlatılanlara göre genç sultan karşılaştığı bu manzaradan üzüntü duymuş, başta Aya Sofya ve surlar olmak üzere kentin bazı yapılarının derhal onarılmasını emretmiştir. Ancak bu onarımlar kapsamında ne Büyük saray ne de Hipodrom yer almıştır. Pierre Gilles’in anlattıklarına göre Hipodrom o yıllarda tam bir mezbeledir. Alanı otlar, hatta ağaçlar bürümüş, yıkık dökük halde hırsızlara mekan olmuştur. Islah edilmesi zor bir halde olmasına rağmen Aya Sofya’nın gerisindeki geniş alana Osmanlı Sarayı’nın yapılması fikri ortaya atıldığında burası için de bir fırsat doğmuş olacaktır. Böylece doğrudan onarılmasa da Hipodrom’dan kalan açıklık, Osmanlıların deyimiyle Atmeydanı, yeniden değerlenecektir. İçindeki anıtların korunması ise biraz da o yıllarda yaygın olan hurafelerin gücüne dayanmaktadır.

Dürr-i Meknun’da anlatıldığına göre kısa süre içinde gerçek bir at pazarı konumunu alan Atmeydanı’ndaki anıtların, çeşitli sihirlere sahip “tılsım” özellikleri vardır ve anlatılara göre anıtların yerlerinde sapasağlam durması herkesin selametinedir.

Benzer bir hikaye de 17. yüzyılda Evliya Çelebi tarafından aktarılmış, hatta Hünername adlı yazmada da minyatür olarak tasvir edilmiştir. Burada konu edilen, Atmeydanı’nda şeşber oynanırken Burmalı Sütun’un yılan başlarından birinin hedef alınması ve şeşberle bir tanesinin çenesinin kırılmasıdır. Hünername’de şeşberi atan Fatih Sultan Mehmet, Evliya Çelebi’ye göre ise bir yeniçeridir ve anlattığına göre olaya tanık olan patrik, yılanlardan birinin başının kırıldığını görünce “medet!” diye bağırarak, sultana, “Bu şehri türlü çıyanlardan, yılandan, akrepten koruyan tılsımdır. Bunu kırarsanız kenti haşereler basar” demiştir. Sultan da bu uyarıya kulak vererek şeşber oyunlarını sarayın bahçesindeki Kabak meydanı’na aldırmıştır. Ama yine de şehirde kırk gün kadar çıyan, akrep gibi haşarat görülmüş, o günden sonra halk da bu anıtları korumaya özen göstermiştir.

Dürr-i Meknun’dan

“Ve dahi Rûm’da, Konstantiniyye derler bir ulu şehirdir. Anın içinde acaib binalar ve tılsımlar var idi. Orda bir deyir [kilise] vardır, ulu deyirdir. Anın yanında bir meydan var. Orda bir mil (direk manasına) var, yapılu. Anın üzerinde âyine-i cihânnüma var idi. Kaçan denizden şehre yağı gelse düşmanı bilirdi. Mağrib’den kopsa dahi anda görünürdü. Bir yapı daha var idi. Anın üzerinde bir tabıl var idi. Her kimin gaibde kimsesi olsa gelir o tablı bir kere vururdu. Eğer gaib diri olsa o tabıldan sadâ gelirdi. Ölü olsa bin kez vursalar âvâz gelmezdi. Dahi yekpâre taşdan bir mil var idi. Dört pâre tunçdan nesnenin üzerine kaldırıp komuşlar. Üzerine türlü sûretler kende (kazmak) kılmışlar. Bu âleme enbiyadan ve beylerden kimler geldi ve gelecektir; bu memleketde hükmedecektir; cifr ile malum etmişler. Tarihlerini Süryani dilince (Âdem dili) yazmışlardır. Dahi o milin dibinde bakırdan bir el etmişler idi, tılsım idi. Kaçan, ol şehre bir kişi meta getirse ol elin yanına götürürlerdi. El avucunu açalardı. Dahi eline sayarlardı; pahasıne ise ki tamam ola avcunu yumardı. Bir gün Anadolu7dan bir at getirirler. On bin akçe paha diler. Ol ele getirirler. El avucunu açar. Elin avucuna bir, iki, beş, on, yirmi, otuz, kırk akçe deyince el avucunu yumar. Türk anı görür gazaba gelir. Demirden çomağını çıkarır: Ben bunu on bine vermem, bu kırk akçedir, deyince avucunu yumdu. “Bunu bunda düzüp koşanın fülânını fülân edeyim” diye vurur. Eli ufatır.Türkü tutarlar, boynunu vururlar. İki gün geçmez at ölür, derisini kırk akçeye satarlar. Dahi tunçtan üç dört yılan dikmişler. Birbirine sarışmış, üçü üç yerden baş çıkarmış, içi mücevvef. Onbeş arşın yücelikte. Eydürler kim tılsımla ol yılanı bağlamışlardır. Anda yılan âdemi sokmaz, soksa da kâr eylemez…” 

Gel zaman git zaman, etrafına yapılan yapılar sayesinde Atmeydanı korunaklı bir meydan halini alır. İlk yapı 1491’de inşa edilmiş Firuzağa Camii’dir. Cami son derece sade bir görünüme sahip olmakla birlikte, inşa edildiği yer açısından son derece önemlidir. Burası muhtemelen carceres kapısının hizasında yer almakta ve caminin alanın bu köşesine inşa edilmesi hem Mese-Divanyolu’na komşuluk yaratmakta hem de Hipodrom’un sınırlarına dikkat edildiğini göstermektedir. Nitekim ileriki tarihte inşa edilecek olan İbrahim paşa Sarayı ve Sultan Ahmed Camii de Atmeydanı’nın sınırlarının korunmasında bu dikkate bağlı kalındığını yineleyecektir.

Firuzağa Camii hem bir ibadet mekani olması, hem de alanın giriş kısmında yer alması açısından Atmeydanı’na bir nevi güvenlik noktası hizmeti verir. Daha sonraları çevresinde çeşitli vezir saraylarının inşa edilmesiyle meydanın kamusal anlamı da değişecek ve bu durum Atmeydanı’nın giderek prestijli bir meydan olma yolunda ilerlemesi anlamına gelecektir.

Bu saraylar içinde en çok bilinen ve halen ayakta olması dolayısıyla öne çıkan yapı İbrahim Paşa Sarayı’dır. Tarihçi Solakzade’ye göre, İbrahim Paşa Sarayı’nın olduğu bu alanda 2. bayezid döneminde (1481-1512) yapılmış bir saray vardır. Bir başka kaynağa göre de Kanuni’nin başveziri İbrahim paşa, 1521 yılındaki Belgrad Seferi sonrasında mükafat olarak bir ev istemiş, sultan da bu isteği kabul ederek Atmeydanı’ndaki bu sarayı vermiştir. Bir başka kaynağa göre saray 1520 yılında onarım görmüştür. Her halükârda o yıllarda Atmeydanı’nda bir saray olduğu ve İbrahim Paşa’ya tahsis edildiği, o gün bugündür de onun adıyla tanındığı aşikârdır.

Osmanlı Sarayı’nda hızla yükselen ve “makbul”ken “maktul” olan İbrahim paşa’nın hayat hikayesi de sarayın tarihi kadar ilgi çekicidir. Bilindiği gibi şenlikleri bol Osmanlı Sarayı’nda çok sayıda sünnet düğününe tanık olunmasına rağmen evlilik düğünlerinden söz edilmez. Ne var ki İbrahim Paşa kendisi için bir düğün yaparak bir istisna yaratmıştır. Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultan ile evlenen İbrahim paşa, sarayına öyle özenmiştir ki adeta Atmeydanı’nı sarayının bahçesi gibi görerek mevcut anıtların yanına Budin Seferi’nden ganimet olarak getirdiği Herkül, Apollon ve Diana heykellerini diktirmiş, Atmeydanı’nın bir düğün mekanı gibi kullanılmasına öncülük etmiştir. Ancak paşanın bu tutumu kınanarak tenkit edilmiş, dönemin şairlerinden Figani Çelebi de “İki İbrahim geldi cihana/biri put kıran, biri put diken” sözleriyle paşanın bu davranışını tasvip etmediğini ifade etmiştir. Kuşkusuz, bu tarz tenkitler kısa sürede paşanın sonunun gelmesinde etkili olmuştur. Kanuni’nin gözünden düşen İbrahim Paşa, saraya iftara çağrıldığı bir günün gecesinde boğularak öldürülmüştür. Gerçekte bu sonucu doğuran, İbrahim paşa ile Kanuni arasında gelişen rekabet duygusudur. Gülru Necipoğlu’nun çalışmalarında belirttiği gibi, İbrahim Paşa çok defa gerek giyimiyle, gerekse tavırlarıyla sultandan daha güçlü ve heybetli görünmeyi tercih etmiştir. Bu durum İngiliz yazar Knolles’in de dikkatini çekmiş ve İbrahim Paşa’nın Osmanlı vezirleri içinde en etkileyicisi olduğunu, giydiği elbiseler ve üzerinde taşıdığı mücevherlerle sultandan daha şık göründüğünü yazmıştır. Kanuni, veziri ve akrabası olmuş İbrahim Paşa’dan bu tavırları nedeniyle mi soğumuştur, yoksa başka düşünceler nedeniyle mi bilinmez. Ancak kesin olan şudur ki, Kanuni, İbrahim Paşa’nın veziri azamlığından çok fayda gördüğü gibi, Osmanlı  saray yaşamı da onunla renklenmiştir.

Ölümünden sonra saray, devletin malı olarak kalmış ve sonrasında pek çok sünnet düğününe ve kutlamaya ev sahipliği yapmıştır. Bu düğünlerle Atmeydanı, Şehr-i Konstantiniye’de sarayın gücünün halka ve yeri geldiğinde yabancı sefirlere yansıtıldığı görkemli bir şölen alanına dönüşür. Şölenlerin dışında da Atmeydanı, saraya yakınlığı ve taşıdığı itibarla kentin gözde mekanıdır. Buna paralel olarak etrafındaki vezir saraylarının sayıları artar. Kaynaklarda adı geçen bu sarayları şöyle bir sıraladığımızda, Aişe Sultan Sarayı, Güzel Ahmed Paşa Sarayı, Mehmet Paşa Sarayı, Hançerlü Sultan Sarayı, Behram Paşa Sarayı, Kapudan Sinin Paşa Sarayı, Semiz Ali Paşa Sarayı, Sokullu Sarayı, Rüstem Paşa Sarayı ve Silahdar Mustafa Paşa Konağı isimleriyle on farklı saraydan söz edildiğini görürüz. Ancak bu isimlerin on ayrı yapıya mı ait olduğu yoksa sahipleri değiştikçe yapıların adlarının mı değiştiği net olarak bilinmez. Sayıları kaç olursa olsun bu sarayların bir kısmı Sultan Ahmed Camii inşasında yıkılmış, bir kısmı da zaman içinde yok olmuştur. Geriye de sadece isimlerinden başka bir şey kalmamıştır. Anlatılanlara göre 4.Murad döneminde Atmeydanı’nda hâlâ vezir sarayları bulunmakta ve bu saraylarda yaşam sürdürülmektedir.

Atmeydanı’nın gelişimini etkileyen başka bir yapı da Hürrem Sultan Hamamı’dır. Mimar Sinan tarafından 1555 yılında inşa edilen hamam, banisinin adını taşıyan bir yapı olmasıyla da önemlidir. Bilindiği gibi “gözde” olup da sultanın başhasekisi olmak sarayda alışılmış bir durumdur ancak başhasekinin sultanın eşi, Hanım Sultan olarak anılması pek olağan değildir.  Ne var ki Hürrem Sultan Kanuni’nin eşi olarak bu unvanı alacak, üstelik eş olma durumu da bir düğünle kutlanacaktır. Hürrem Sultan bu evlilikle saraydaki etkinliğini kısa zamanda artıracak ve kazandığı iktidar alanını kamusal alanda pekiştirmek üzere adını taşıyan hayır yapıları inşa ettirecektir.

Bu yapılardan biri olan ve barındırdığı anlamlar açısından da önem taşıyan Haseki Hürrem Sultan Hamamı –ya da kısaca Haseki Hamamı- Topkapı Sarayı kapısı aksı üzerinde, Atmeydanı’na komşu olarak Aya Sofya’nın karşısına inşa edilmiştir. Böylece Hürrem Sultan, kentin merkezi bir noktasında, tama da alay geçişlerinin olduğu bir yerde kendi adını taşıyan bir yapıya sahip olmuştur. Bu, o dönemde yapılabilecek en iyi güç gösterisidir. Hürrem Sultan bu yapıyla hem sarayda hem de sokakta var olduğunu belirtmektedir.

Atmeydanı çevresindeki yapılarla şenlenedursun, meydana en büyük katkıyı Sultan Ahmed Camii yapacaktır.  Aya Sofya gibi anıtsal bir ibadet mekanının bu kadar yakınına böylesine heybetli bir başka caminin daha yapılmasının nedenleri hâlâ tartışılıyor olsa da Sultan Ahmed Camii kentin siluetine olan katkısıyla çok önemli bir yapıdır.

Caminin yapımında Atmeydanı’nın sınırlarının korunduğu, yapının eski Hipodrom’un oturma gruplarının bulunduğu hatta paralel bir konuma oturtulmasından anlaşılmaktadır. Atmeydanı doğal bir dış avlı gibi cami girişinde bir çeşit “ön toplanma” mekanı görevini üstlenir. Nitekim ileriki tarihlerde hacca gidecek kervanların namaz kılmak ve dua etmek için Sultan Ahmed Camii’ne gelişlerinde Atmeydanı, çadırların kurulduğu ve diğer kervan yolcularının gelmesinin beklendiği bir durak noktası görevi görecektir.

Bugün Sultanahmet Külliyesi Süleymaniye’den sonra ikinci büyük külliyedir ve turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biridir. Her şey bir yana, konumuzla ilgili olarak da Atmeydanı’na yeni bir isim kazandıracak kadar kendini mekana taşımış yegane yapıdır.

Gelelim Atmeydanı’nı şenlendiren eğlencelere…

Sultan 1.Ahmed ve yeni bir ulu cami düşü

Celali isyanlarının Kuyucu Murad Paşa tarafından kanlı bir biçimde bastırılmasının ardından yeni bir cami yapımına yönelen Sultan 1.Ahmed, bu camiye çok özenmiştir. Her ne kadar bu fikri desteklemeyen ulema, bir defa bile orduyla savaşa gitmemiş bir sultanın neye dayanarak cami yaptırmaya kalktığını anlamadıklarını söylemişlerse de Sultan 1.Ahmed bu tepkilere aldırmamış, kararından dönmemiştir. Onun asıl niyeti, Nebahat Avcıoğlu’nun tezine göre, büyükbabası Kanuni’nin adını taşıyan Süleymanıye gibi, kendi adını taşıyacak dev bir cami yaptırmaktır. Aslına bakılırsa, tüm çocukluğu büyükbabası Kanuni’nin zafer hikayelerini dinleyerek geçmiş birinin, kendi iktidarı döneminde ona öykünmesi olağan görülebilir. Bu nedenle tahta çıkışının ilk Cuma selamlığında 1.Ahmed’in alışılageldiği üzere Aya Sofya’yı değil de Süleymaniye’yi tercih etmesi yadırganmamalıdır. Buna ilave olarak Süleyman’ın lakabını aldığı kanunları çıkarması gibi onun da kendi kanunnamesini yaptırması olağan karşılanmalıdır; dolayısıyla Aya Sofya’nın anıtsallığına fazlaca itibar etmeden ilk kez altı minareli bir yapı tasarlanması da tuhaf görülmemelidir.

Şehrin ve halkın eğlencesi şenlik analarının gözdesi

Çağlar boyu insanlık tarihinin bir parçası olan şenlikler, törenler, ziyafetler vb. özellikle büyük imparatorlukların tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Dionysos şenlikler ya da dini kutlamalar gibi takvime bağlı kimi kutlamaları gibi tören ve eğlenceler vardır. Çoğuna yönetici kesimin de katıldığı bu kutlamalar Osmanlı Devleti bünyesinde de ilgi uyandıran etkinliklerdir. Bu etkinlikler saray hiyerarşisinden toplumla kurulan ilişkiye, eğlence anlayışlarından eğlencelerde sergilenen yaratıcılıklara kadar pek çok konuya da kaynak teşkil eder.

Özellikle Osmanlı saray yaşamı konusunu incelemek için ele alınan bu şenliklerin en bilinenleri sünnet düğünleridir. Fatih’in Dulkadiroğlu Beyliği’nden Siti Hatun ile evlenmesi bir düğünle kutlandıktan sonra (1449) uzunca bir süre sultanlar düğün yapmadıkları gibi açıkça eşlerini de ilan etmemişlerdir. Osmanlı tarihçisi Suraiya Faroqhi’nin getirdiği açıklamaya göre, Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi, imparatorluk halini alması sultanların evlilik konusunda prestijli aday bulmalarını zora sokmuş, haremindeki kadınlardan çocuk sahibi olan sultanların haremden eş bulmaya toplumsal bir törenle kutlanacak kadar prestijli bir olay olarak görmeyişi nedeniyle düğünler yapılamaz olmuştur. Ne var ki, bu alışkanlık, Kanuni (1520-1566), 2.Osman (1618-1622) ve Sultan İbrahim’in (1640-1648) yaptıkları evlilik törenleriyle üç kez bozulmuştur. Lesli P.Pierce’ın da Harem-i Hümayun kitabında anlattığı üzere bunlar içinde en muhteşemi Kanuni ile Hürrem’in evlilik törenidir; köle olarak tuttuğu Hürrem’i önce serbest bırakan sultan, daha sonra da onu herkesin huzurunda eşi olarak tanıtmıştır.

Öte yandan sultanların kızları başta olmak üzere, saray erkanından vezirler vb. kişiler için evlilik törenleri kâh müneccimlere danışılarak kâh yıldızların uygun durumlarına bakılarak yapılagelmiştir.

Bu düğün eğlencelerinin yanı sıra, sürre alayları, kandil kutlamaları, ramazan eğlenceleri gibi pek çok şenlik yine Atmeydanı’nda düzenlenmiştir. Kimi zaman akşam saatlerine kadar devam eden kutlamalar nedeniyle meydan kandillerle aydınlatılmış, kimi zaman davetliler için meydana ek localar yerleştirilmiştir. Anıtlar arasına ip gerilerek çeşitli cambaz gösterileri yapılmış, eğlenceler alay geçiş törenleri, lonca üyelerinin hazırladığı nahıllar ve fişek gösterileriyle renklendirilmiştir. Halkın izleyici alarak katılmasına büyük önem verilen bu eğlencelere kadınların katılımı çoğu kaz sultanın iznine tâbi olmuştur. Peki, bu durum kadınları eğlenceleri izlemekten alakoyabilmiş midir? Elbette hayır! Tahmin edileceği gibi, bazen erkek kıyafetine bürünerek, bazen gecenin karanlığına sığınarak bu eğlenceleri kaçırmamışlardır.

Şenliklerin süresine gelirsek, birkaç gün süreni olduğu gibi haftalarca sürenine de rastlamamız mümkündür.  3.Murad’ın daha sonra 3.Mehmed adıyla tahta çıkan şehzadesi Mehmed için yaptırdığı sünnet düğünü 52 gece sürerek bilinen en uzun şenlik olarak kayıtlara geçmiştir. Doğrusu bu ya, bu kadar uzun süren şenliklerin hazırlıkları da en az programın akışı kadar zaman almıştır.

1582 yılında yapılan bu en uzun ve en görkemli sünnet düğünü doğrudan Osmanlı Sarayı’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilmiştir. Dönemin yabancı konukları sarayın davetlisi olarak İstanbul’a gelip şenliğe katılmış, beraberlerinde gelen dönemin meraklı “habercileri” de Osmanlı tarihinin bu olağanüstü şatafatlı sünnet düğünü kaleme almıştır. Saray ise Surname-i Hümayun adlı yazma eserde toplanan 427 minyatürle bu düğünün kalıcılaşmasını sağlamıştır.

Cenova St. George Bankası temsilcisi bildiriyor

Bu hafta bu şehirde olağanüstü bir olay yaşandı; sultanlar tarihinde kesinlikle bir örneği daha bulunmayan bir olay. Büyük Senyör Süleyman, Roksalana isimli Rus köle kadını imparatoriçe olarak aldı ve büyük bir şölen düzenledi. Topkapı Sarayı’ndaki şenlikler görülmedik derecede muhteşemdi. Hediyeler bir alay halinde şehirde sergilendi. Geceli başlıca sokaklar ışıl ışıl aydınlatılıyor, her yerde müzik çalınıyor, ziyafet veriliyordu. Evler çiçeklerle süslenmiş, insanların büyük bir neşeyle bindiği salıncaklara her köşede rastlanıyor. Eski hipodroma, imparatoriçe ve nedimeleri için ayrılan kısmi yaldızlı bir kafesle bölünmüş, büyük bir tribün kuruldu. Burada Roksalana ve padişahın mahiyeti Hıristiyan ve Müslüman şövalyelerin katıldıkları büyük turnuvayı, cambazları, hokkabazları, bir vahşi hayvan geçidini ve boyunları neredeyse göğe değecek kadar uzun zürafaları izlediler… Evlilik hakkında çok konuşuluyor, ama kimse bunun ne anlama geldiğini bilemiyor.

İbrahim Peçevi’nin “Bu mübarek senenin içinde Padişah tarafından şehzade Mehmed’in sünnet düğününün, gelecek sene yapılmasına ve bunun için de hazırlıklara başlanmasına emir verildi. Kanuni Süleyman zamanında iki defa sünnet düğünü yapılmıştı. Evvela bu düğünlerin icraat defterleri görüldü. Bundan sonra da lazım olacakların tedarikine ve yapılacak işlerin ele alınmasına başlandı” sözleriyle naklettiği üzere, bu düğün başından itibaren büyük bir titizlikle hazırlanmış bir şenlikti.

Sultan, yabancı elçilere, hatta rakip gördüğü ülke liderlerine dahi davetiye mektubu gönderir, hapis yatanlara yüz günlük serbestlik tanınır ve onların da gelip düğüne katılmalarına izin verilir. Düğünün esas mekanı İbrahim paşa Sarayı olacaktır. Sarayın Atmeydanı’na bakan tarafına bir şahniş eklenerek sultan ve mahiyetine yer yapılır. Davetlilerin oyunları, gösterileri daha iyi bir şekilde izleyebilmeleri için sarayın Atmeydanı’na bakan tarafında saraya bitişik üç katlı ahşap localar kurdurulur. Öte yandan sarayın giriş kapısındaki basamaklar yenilenir. Balıkçılardan çiçekçilere, ayrancılardan şekercilere, kasaplardan hamamcılara kadar sayıları yüze yakın esnaf loncası kendi üretimlerini tanıtmak amacıyla alay geçişinde sergilenecek en güzel ürünlerini hazırlar. Alana, gece sürecek eğlenceler için sayısız kandil yerleştirilir. Şenliklerin en gözde süsü nahıllar ise özel olarak tasarlanır. Sayıları, beşi dev boyutlarda olmak üzere 360’tır. Nahılların Atmeydanı’na nakli ise halk için başlı başına seyirlik olay olur. İlk kez bu denli büyük boyutlarda yapılan nahıllar, sokaklarda geçişe mani bazı cumbaların ve duvarların yeniden yapılmaları şartıyla yıkılmasına şehremininin izin vermesi sayesinde, yapıldıkları atölyelerden Atmeydanı’na getirilirler.

Nahılların getirildiği gün, aynı zamanda şehzadenin de İbrahim Paşa Sarayı’na getirildiği gündür. Tüm davetliler yerlerini alıp bu etkileyici seremoniyi izler. Vezirler mehterhane tarafında, davetliler ahşap localarda, sultan ve mahiyeti ise şahniş içinde yerlerini alır. Hediyelerin değiş tokuş edilmesinin ardından şölen başlar. İzleyiciler, zanaatkarların alay geçişleri, çanak yağması, çeşitli oyunlar ve gösterilerle eğlenirken, şehzade de henüz sünnet olmamıştır ve eğlencelerin tadını çıkarmaktadır. Eğlenceler akşam türlü türlü fişek gösterileri ve küçük nahılların ateşe verilmesiyle devam eder.