Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

sayfa 5        sayfa 3


Atmeydanı

 

Robert de Clari’nin günlüğünden

Marki Bukeleon Sarayı’nı, Aya Sofya Kilisesi’ni v epatriğin evlerini aldı. Öteki büyükler, mesela kontlar, mevcut saraylarla manastırların en zenginlerine el koydu... Bütün bu ganimetin şehirdeki bir manastıra getirilmesi emri verildi, bu ganimeti muhafaza etmek için Haçlılar arasından on itibarlı şövalye ile dürüst oldukları bilinen on Venedikli seçildi… Bu serveti muhafaza edecek olanlar, istedikleri altın ziynet eşyasını ve beğendikleri şeyleri çalıp çırpıyor, zenginler de altın ziynet eşyası, sırma işlemeli ipekli kumaş ve istedikleri her şeyi alıp götürüyordu.


O günleri bizzat yaşamış olan Haçlı ordusu soylularından Geoffrey de Villardouin ve savaşa er olarak katılan Robert de Clari, savaşa farklı sınıflardan bakmalarına rağmen 4. Haçlı Seferi sırasında yaşananların Katoliklerle Ortodokslar arasında yaşanmış en uğursuz olay olduğu ve bunun Hıristiyanlığa kötülük getireceği fikrinde birleşmişlerdir.

Kent, Katolik dünyasında kimi tarihçilerin “kaza” olarak yorumladığı bu olay sonucunda ciddi bir işgale uğrar ve Hipodrom da yağmalamalardan nasibini alır. Bronz panellerle kaplı Örme Sütun başta olmak üzere madeni heykel ve süsleme elemanlarının tamamı eritilip silap yapılmak amacıyla yerinden sökülür. Bu sırada, yağmalananlardan eritilemeyecek kadar kıymetli olduğu düşünülen, Lisippos’un bronz atları gibi eserler bulundukları yerden çıkarılıp savaş ganimeti olarak Venedik’e götürülür.

Clavijo’nun yazdığına göre, Latinler Hipodrom’da çeşitli süvari oyunları, şövalyelik dövüşleri yapmışlar ne var ki halk bu oyunlara izleyici olmamıştı. Latin egemenliği altındaki bu elli yıllık süreç içinde Hipodrom’dan sürekli olarak taş çıkarılırken tek bir oranım amaçlı tamirat yapılmamıştı. 1261 yılında 8. Mihael Paleologos kenti yeniden ele geçirdiğinde ise Konstantinopolis’in yenilenmesi sürecinde Hipodrom’a sıra hiç gelmediği gibi Büyük saray da onarılmadı. Bunun nedeni belik onarım masraflarının ağırlığı, belki de bu anıtların taşımakta olduğu eskinin anısının yerine “yeninin” inşa edilebilmesi için şehrin başka noktalarında yapılaşmalara öncelik tanınmasıydı.

Sonuçta imparatorluğun parlak zamanlarından kalma iki büyük anıtsal yapı, kaderlerine terk edildi. Bu sürecin bir parçası olarak Bizans İmparatorunun daha küçük bir saraya geçmesi, şehrin biraz daha uzak bir noktasına yerleşmesi merkeze olan ilgiyi azalttığı gibi, bu alanın eski hareketliliğinin yitirilmesine de neden oldu. Şehir değişirken Hipodrom sessizliğe gömüldü. Bu sırada imparator 8. Mihael Paleologos pek çok önemli imar işine girişti, devletin ekonomik durumunun düzeltilmesi için çok çaba harcadı ve adeta yeni bir devlet yapısı kurdu. Ne var ki 8. Mihael Paleologos’la başlayan ve son hanedan olarak diğer Paleologoslar tarafından da sergilenen yenilikçi tutum, Bizans İmparatorluğu’na sadece iki yüz yıllık bir ömür kazandırmaya yetecekti. Şehir ve imparatorluk gücünü önemli ölçüde yitirmiş olmasına rağmen, entelektüel yaşamda belirgin bir hareket görülmekteydi. Süreç içinde Katoliklerle ilişkiler yeniden geliştirildiyse ve tam bir güven ortamı hiçbir zaman sağlanamadı. Öyle ki, şehrin son günleri yaklaşırken şehrin ileri gelenlerinden Lukas Notaras açıkça kardinal külahı yerine Osmanlı sarığı görmeyi tercih edeceğini söylüyordu.

Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında evlerine dönen Haçlılar’ın anlata anlata bitiremedikleri Konstantinopolis hikayeleri Batı7da epey merak uyandırmış ve bu güzellikleri bir de kendi gözleriyle görmek isteyen maceraperestler Konstantinopolis’e doğru yola koyulmuştu. Bu hareket Bizans’ın son günlerinde şehrin nasıl bir görünüme sahip olduğu konusunda bugün bizlere ışık tutan pek çok yapıtın oluşmasını sağlayacaktı.

Seyyahların Gözünden Atmeydanı

Bizans İmparatoru 8. Ioannes Paleologos’un kayınpederi Vitold’un siparişi üzerine şehri anlatan bir kitap yazmak üzere Konstantinopolis’e iki defa gelen Cristoforo Buondelmonti’nin çizimlerinde de Hipodrom’u görmek mümkündür.

1418’de tamamlanan kitap, 1420’de Roma’ya gönderilmiş, ancak Boundelmonti’nin kendi ifadesine göre 1422 yılında gravürler tekrar kopyalanmıştır. Boundelmonti’nin gravüründe, Hipodrom Aya Sofya’ya bitiştirilmiş ve içi tamamen boş bırakılmıştır. Ne var ki iki kantta uzanan oturma gruplarının yerinde evler inşa edildiği, sadece kulelerle gösterilen sphendone kısmının sağlam kaldığı anlaşılmaktadır. Boundelmonti’nin bir başka çiziminde ise –ki bu da 1422 yılına tarihlenmektedir- etrafı surlarla çevrili tarihi yarımada içinde gösterilen Hipodrom bu defa, sphendone tarafında ayakta duran sütunlar, ortada üç anıt ve iki yanda birer kanat gibi betimlenmiş oturma grupları gösterilmiştir.

Tinney’e ait yine 1422 tarihli bir başka çizimde Hipodrom, Boundelmonti’ninkine çok benzer biçimde tasvir edilmiştir; yapı Aya Sofya’ya bitişiktir ve içi boştur. Yaygın olarak 1450 yılına tarihlendiği kabul edilen Octavio Panvinio’nun gravürü ise çok daha tatmin edici bir tasvirdir; zira Hipodrom ayrıntılı olarak çizilmiştir. İki kanat duvarı yıkılmış olan yapının carceres kısmı ayakta olmakla birlikte, bugün gördüğümüzden çok daha fazla sayıda anıt Hipodrom’un ortasında yükselmekte, ancak anıtların üzerinde yükseldiği spina duvarı gösterilmemektedir. Etrafında yerleşim birimleri çizilse de, Büyük Saray tarafındaki evler son derece dağınık ve düzensiz biçimde alana yayılmış olarak gösterilmiştir. Sphendone bugün de olduğu gibi güçlü kemerler üzerindeki tonozların yardımıyla ayakta durmaktadır. Bütün bunların yanı sıra gravürün sağ üst köşesinde minareyi andıran bir kule ve bitişiğindeki bina burada bir cami olduğu ve bu caminin de Firuzağa Camii olabileceği fikrini doğurmaktadır. Hal böyle olunca, gravür en erken 1491 yılına tarihlenmektedir. Ne var ki bu durum hâlâ açıklık kazanmamıştır.

1520 tarihli bir başka gravürde (ilk yapılış tarihi 1480-1490 yılları olmalıdır) ise Vavassore, yine Sphendone kısmı ayakta durur şekilde Hipodrom’un iki kanadını yıkık göstermektedir.

Vavassore çizimlerinin bir nevi yeniden elden geçirilmesiyle oluşturulmuş Hartmann Schedel Kroniği’nde (1490) yer alan bir gravürde de deniz tarafından bakılan kentin içinde sol tarafta yarım daire biçiminde sıralanmış sütunlarıyla sphendone ve merkezinde bulunan iki anıt gösterilmiştir. Bu gravürde bir diğer önemli anıt da at üzerinde bulunan İustinianos heykelidir. Pek çok kaynakta böyle bir anıtın Augusteion Meydanı’nda dikili olduğundan bahsedilmektedir.

16.yüzyılda kenti gezmeye gelen Petrus Gyllius ya da Fransızca adıyla Pierre Gilles, 1544-1547 yılları arasında gördüklerini 1561 yılında kaleme aldığı kitabında son derece ayrıntılı olarak çizmiş ve kentin yapıları hakkında bilgi vermiştir.

Aynı yıllarda saray minyatürcülerinden Matrakçı Nasuh da 1532 tarihli minyatüründe Hipodrom’un ve çevre yapılarının durumunu gösterir. Ortada Burmalı Sütun, iki yanında Dikilitaş ve Örme Sütun, ayrıca iki de başlıklı sütun yer almaktadır. Bu anıtlardan sadece ilk üçü bugün ayaktadır. Civardaki yapılar arasında Firuzağa Camii, eski bir Bizans Kilisesi’nden devşirilmiş arslanhane-nakkaşhane, birkaç vezir sarayı ve bir namazgah görülmektedir. Bu yapılar içinde en tartışmalı olanları, vezir sarayları ve arslanhane-nakkaşhanedir. Cyril Mango’ya göre Hipodrom’un kuzey ucunda bir kilise (Dihippion Kilisesi) bulunmaktadır ve bu kilise 1509 depreminde yıkılmadan evvel Osmanlı dönemide arslanhane olarak kullanılmış, bu yapı daha sonra Sultan Ahmed Camii ile Aya Sofya arasında, metruk bir başka kiliseye (Büyük Saray’ın Hakle Kapısı önündeki İsa Kilisesi) taşınmıştır. Arslanhane ise bir süre sonra üst katına nakkaşların yerleşmesiyle iki işlevli bir yapı olarak Sultan Ahmed Camii’nin inşasına kadar varlığını sürdürecektir.


Pierre Gilles’in anlattıkları

“Hipodrom’un ortasında, dikilitaşların sırasında yedi sütun daha yer alır. Bunlardan Arabistan mermerinden yapılmış olanının çevresi 17 ayak ve 8 parmaktır. Sütunun üstünde İbrahim Paşa’nın Macaristan’dan ganimet olarak getirdiği tunçtan yapılmış bir Herakles heykeli yer alıyordu, ancak canavarları evcilleştirmek için yaşadığı sürece dünyayı dolaşmakla kalmayıp öldükten sonra da oraya buraya taşınan ve çok kez ölümden dönen Herakles sonunda tepetaklak yere yıkıldı, heykellerin ve Vitrivius sanatının şiddetli düşmanı olan Türkler tarafından parçalara ayrıldı; Türkler hayali bir 13.mücadelesinde Herakles’i yendi…”
“Hipodromun Marmara’ya bakan cephesinde, İstanbul’a geldiğim zaman yedi beyaz mermer sütun, spiraları, başlıkları ve epistylionlarıyla duruyordu. Bunlar Hipodrom’un güneybatı tarafını kuşatacak şekilde sıralanmıştı… Sütunlar şimdi gövdeleri, başlıkları ve kaideleriyle birlikte yerde yatıyor, Sultan Süleyman’ın kervansarayının yapımında kullanılmak üzere kısa bir süre önce yıkıldı… Hipodrom’da yer alan sonsuz sayıdaki yumruk dövüşçüsü, güreşçi, araba yarışçısı heykellerini tek tek anlatmam mümkün değildir…”


1533 tarihli gravürde Peter Coeck, Hipodrom’un yalnızca sphendone kısmını ayakta kalmış gösterir. Aya Sofya’ya yakın olan tarafta, yine sıkışık olarak gösterilmiş, vezir sarayları olduğu tahmin edilen yapılar yer almaktadır.

1566-1574 yılları arasına tarihlenen, çizeri bilinmeyen bir başka gravürde ise Hipodrom’un sadece iki kademeli gösterilmiş sphendone kısmı sağlam durmaktadır. Yapının diğer duvarları olmadığı halde civardaki yerleşimlerin, ilginç bir şekilde alana ancak belli bir mesafeye kadar yaklaşmış olduğu görülmektedir. Grelot’un çiziminde ise, şehirdeki yoğun yapılaşma gözleniyor. Hipodrom’un üç anıtı Sultan Ahmed Camii minarelerinin yanından belirgin olarak seçilebiliyor. İleride tekrar sözünü edeceğimiz bu gravür Hipodrom’un etrafındaki Osmanlı dönemine tarihlenen çeşitli yapılar hakkında da bilgi içermesi açısından önemlidir.

Şimdi gravürleri bir kenara bırakıp Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği 29 Mayıs 1453 gününe dönelim.