Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

sayfa 4        sayfa 2


Atmeydanı

 

Prokopios anlatıyor

 

Bizans kentinde Akasius adında bir adam yaşıyordu. Sirk hayvanlarına bakıyordu. Yeşillerdendi ve ayı bakıcısı unvanını taşımaktaydı. Anastasios imparatorken, bu adam en büyükleri yedi yaşında olan Komito, Thedora ve Anastasia adında üç kız bırakarak hastalıktan öldü. Dul karısı yeniden evlendi. Yeni kocası ev yönetimine katılır ve hayvanlara bakar diye umuyordu ancak hiç hesapta yokken Yeşillerin oyuncubaşısı onları görevden uzaklaştırdı.

… Kadın, halkın hipodromda toplandığı bir gün küçük kızlarının başlarına çelenkler koydu, ellerine çiçekler verdi. Onlar halkın karşısında yakarıcı olarak oturdu ve durumlarını dile getirdi. Yeşiller durumu reddetti, ama Maviler kendi ayı bakıcıları öldüğü için onlara aynı görevi verdi. Kızlar büyüyünce sahneye çıkarıldı… Theodora önceleri ablasına eşlik ediyordu. Daha sonra tiyatroya girdi. Çok zeki ve nükteleri keskin olduğu için çabucak ün kazandı. Küçük çapkın kızda utangaçlığın dirhemi yoktu ve kimse onun yüzünün kızarıp geri çekildiğini görmemişti… İustinianos önüne geçilmez bir tutkuyla kapıldı ona. Önce Theodora’yı yanına metres olarak aldı ve hemen patrisyenlik payesi verdi. Bu Theodora’ya geniş yetki ve oldukça yüklü bir servet sağladı… Böylece bütün devlet İustinianos’un Theodora’ya duyduğu tutkunun yakıtı haline geldi.

 

Nika İsyanı

11 Ocak 532 tarihinde, o gün koşulacak yarışlarla ilgili olarak İmparator İustinianos’un açıkça Mavileri desteklediği açıklaması Yeşilleri harekete geçirir. Taraftarları yatıştırmak üzere imparator, mandator edındaki görevliyi Yeşillerin liderleriyle görüşmeye yollar. Theophanes’in yazdıklarından öğrendiğimize göre aralarında geçen diyalog sırasında Yeşiller Calopodios adında bir kişi hakkında şike yaptığı iddiasıyla şikayette bulunur. Onu, ihanet etmiş Yuda soyundan gelen ve tanrının cezalandıracağı bir kişi olarak tanımlarlar. Sinirlenen mandator onlara “Yahudiler-Samaritenler” diye bağırır, Yeşiller de kendilerini Theorokos Meryem’in (Tanrıanası Meryem) koruduğunu söyler. Konuşmaya Maviler de katılır. Mandator’un Mavileri kayırmasına daha da öfkelenen Yeşiller, “Mavilerden olmaktansa Yahudi olmayı tercih ederiz” der. Bu konuşmalardan ve mandatorun tavrından hoşnut kalmayan Maviler de Yeşillere yandaş çıkar. Yarışlar iki gün ertelenir, fakat olaylar yatışmaz. 17 Ocak günü halkın “Nika” yani “Zafer” diye bağrışları arasında çıkan bir yangın Aya Sofya da dahil olmak üzere kentin dörtte birini tahrip eder. 18 Ocak günü halkı yatıştırmakta çaresiz kalan İmparator İustinianos, kendisinin yerine Anastasios’un geçeceğini duyurur ve onu hipodroma göndererek halkın huzuruna çıkmasını ister. Henüz yirmisindeki genç, kathisma’da taçsız ve pelerinsiz durmuş, halkın kendisini kabul edip etmeyeceğini şaşkın bir şekilde beklerken İustinianos da kaçma planları yapmaktadır. Ancak Theodora onu hiddetle durdurur ve Prokopios’un kaleme aldığı şu konuşmayı yapar: “Belki kadınların erkekler önünde konuşması ve korkaklara cesaret vermesi doğru değildir. Ama tahlike anında herkes elinden geleni yapmalıdır. Bence bu durumdan kaçmamız bize hiçbir şey kazandırmaz. Kaçarak kurtulsak bile bunun sonu yoktur. Hükümdar olan bir kimse sürgünde yaşayamaz. Ey imparator! Kaçarak kurtulmak istiyorsan bundan bir güçlük yok. Hazinen var, gemilerin hazır bekliyor. Ama sarayından ayrıldığın zaman hayatını da yitirmiş olacaksın!”

 

Bu konuşma İustinianos’u yüreklendirmiş olmalı ki, komutanlarından Belisarios’u ayaklanmayı bastırmakla görevlendirir. Belisarios ve Narses askerleriyle hipodroma gidip tüm kapıları kapattırır ve hipodromu ateşe verir. Kaynaklarda, bu yangında 30 bin kişinin öldüğü yazılmaktadır.

 

Bir yargı ve infaz mekanı

İlk olarak Valens (364-378) döneminde uygulanan kamuya açık cezalandırmalar, ikonoklazma döneminden itibaren giderek artar. Ancak bu cezalandırmaların tümünün temelinde ikonoklazmayla ilgili değerler söz konusu olmadığı gibi, peş peşe gelişleri de tesadüfidir. 3.Leon (717-740), V.Leon (813-820), Teofilos (829-842), 3.Mihael (842-867) ve 6.Leon (886-912) dönemindeki bu cezalandırmalar içinde en çok bilinen ikisi, aktarıldığı kadarıyla son derece canice olmuştur.

 

Birincisi, İmparator 5.Konstantinos’un (741-775) onayıyla gerçekleşen bir cezalandırmadır. “Yalancı” imparator Artabasdos ile iki oğlu, destekçileri olduğu gerekçesiyle “kafir” ilan edilen Patrik Anastasios ile bazı yakın dostlarının, önce gözlerine mil çekilmiş, ardından dilleri, el ve ayakları kesilerek büyük işkenceler yapılmıştır. Bu olayda Patrik Anastasios, işkenceden sonra bir eşeğe ters bindirilip Hipodrom içinde halkın tasvip eden bağrışları arasında dolaştırılmıştır.

 

İkincisi ise İmparator 9. Konstantinos Monamahos’un (1042-1055) emriyle isyancı askeri lider Maniakes’in başının kesilmesidir. Bu olayın üzerinden çok geçmeden yaşanan bir başka olay daha Hipodrom’un tarihinde iz bırakmıştır. 1.Andronikos (1183-1185), Bizans imparatorluk tacını giymiş en eğitimli, en cesur, en hak savunucu, köylülerle en yakın ilişkiler kurmuş ve en sevilen imparator olarak tanınmaktayken, bazı uygulamaları kimi toprak sahiplerini, soyluları, vergi toplayıcılarını ve memurları rahatsız eder. Öte yandan Andronikos’un son derece belirgin Latin (Katoliklik) karşıtı tavırları da batıdaki bazı güçlerin Bizans’ı hedef almalarına yol açar. Anadolu’da ise imparatorun köylüye sağlamaya çalıştığı destek suistimallere neden olduğu için kısa süreli ayaklanmalar yaşanmaktadır. Bu kargaşa hali, çok sevilen Andronikos’un kısa zamanda destekçilerini kaybetmesine neden olur. Ülke dışında ise yeğeni Manuel, Kıbrıs’ta bağımsızlığını ilan etmiş, Normanlar Selanik’e saldırmıştır (1185). Bütün bu yaşananlar İsaakios Komnenos’un Andronikos’u tahttan indirmesiyle sonuçlanacaktır; ancak bu pek sessiz sedasız bir darbe değildir.

 

Andronikos Anemas zindanlarına götürülür, orada ellerinin kesilmesi, gözlerine mil çekilmesi gibi işkencelerin ardından agoraya getirilip bir deve üzerinde dolaştırılır. Agoradan sonra Hipodrom’a getirilen devrik imparator, burada ayaklarından bağlanarak iki sütun arasına gerilmiş ipe baş aşağı asılır. Andronikos birkaç gün süren bu işkence sonucu ölür ve cesedi Hipodrom’un tonozlarının birinin altına gömülür.

 

Fakat tüm bu kötü anıların yanı sıra Hipodrom yarışlarla beraber eski heyecanlı günlerini sürdürdü, hatta kimi zaman kazanılmış zaferlerin kutlanması vesilesiyle, kimi zaman da Bizans Sarayı’nı ziyarete gelmiş yabancı elçi ve hükümdarların onuruna düzenlenen özel yarışlarla şenlenmeye devam etti.

 

Anna Komnena’dan bir infaz tanıklığı

Basileos’a gelince, o gerçekten kaskatı bir sapıkbaşı olduğu için, kutsal kurulun ve manastır yöneticilerinin ileri gelenlerinden tümü, ayrıca o zamanki Patrik Nikolas, onun yakılmayı hak ettiğine hüküm verdi. İmparator da (Aleksios), kendisi bu adamla sık sık görüştüğü ve onun tehlikeli olduğunu, sapıklığa vazgeçmez biçimde bağlı olduğunu gözlemlediği için aynı görüşte olduğundan hipodromda çok büyük bir odun ateşi hazırlattı. Derin bir çukur kazılmıştı, büyük ağaç gövdelerinden oluşan pek çok kütük yığılmıştı. Kütük yığını ateşe verilince hipodromun seyirci sıralarına, yavaş yavaş oldukça büyük bir kalabalık çıkageldi. Herkes ne olacak diye bekliyordu. Odun yığınının diğer yanına bir haç dikilmişti ve dinsize bir seçenek tanınmıştı; ateşten korkup da duygularını değiştirecek olursa haçın yanına gidecekti ve böylece yakılmaktan kurtulacaktı… Basileos olağanüstü şeyler olacağını bekliyordu ki adamı giyimli kuşamlı, pabucu bile ayağında ateşin ortasına fırlattılar…

Basileos’a gelince, o gerçekten kaskatı bir sapıkbaşı olduğu için, kutsal kurulun ve manastır yöneticilerinin ileri gelenlerinden tümü, ayrıca o zamanki Patrik Nikolas, onun yakılmayı hak ettiğine hüküm verdi. İmparator da (Aleksios), kendisi bu adamla sık sık görüştüğü ve onun tehlikeli olduğunu, sapıklığa vazgeçmez biçimde bağlı olduğunu gözlemlediği için aynı görüşte olduğundan hipodromda çok büyük bir odun ateşi hazırlattı. Derin bir çukur kazılmıştı, büyük ağaç gövdelerinden oluşan pek çok kütük yığılmıştı. Kütük yığını ateşe verilince hipodromun seyirci sıralarına, yavaş yavaş oldukça büyük bir kalabalık çıkageldi. Herkes ne olacak diye bekliyordu. Odun yığınının diğer yanına bir haç dikilmişti ve dinsize bir seçenek tanınmıştı; ateşten korkup da duygularını değiştirecek olursa haçın yanına gidecekti ve böylece yakılmaktan kurtulacaktı… Basileos olağanüstü şeyler olacağını bekliyordu ki adamı giyimli kuşamlı, pabucu bile ayağında ateşin ortasına fırlattılar…

Meşruiyet Atmeydanı’nda kazanılır

Bulgarlara karşı 763 yılında kazandığı zaferden dönüşünde 5. Konstantinos’un (741-775) Hipodrom’da büyük bir yarış düzenlemesi, İmparator Aleksios Komnenos’un (1081-1118) Selçuklu Sultanı Süleyman şah’ın temsilcisi olarak Konstantinopolis’e gelen Ebu’l Kasım onuruna yarışlar düzenletmesi ve İmparator Manuel Komnenos’un (1143-1183) 1161-1162 yılları arasında seksen gün süre ile şehri ziyaret eden 2. Kılıçarslan (1156-1192) adına Hipodrom’da eğlenceler ve yarışlar yapılmasını buyurması gibi olaylar hâla yarışlara ve dolayısıyla Hipodrom’a gösterilen ilginin bir kanıtıdır.

Yarışlar, Bizans imparatorlarının halk için eğlenceler düzenleme isteğinden çok kendi meşruiyetlerini sağlamak üzere kullandıkları bir araç olarak görülmelidir. Hipodrom hem kamusal hem de politik bir mekandır; bazen imparatorlar için halkın hiç beklenmedik bir anda ne düşündüğünü imparatora ilettiği açık bir iletişim mekanı. Halk, vergilerdeki artışları protesto etmek veya yönetime getirilmiş bir idareciden şikayetlerini dile getirmek için daima Hipodrom’u seçmiştir. Tarihçi Alfred Rambaud bu durumu şöyle özetler:

“Tanrı’nın Aya Sofyası, imparatorun trinikulumu (Büyük Saray’da altın kaplamalarla süslü yemek odası) varsa, halkın da hipodromu vardır.”

Bu durum bize, imparatorun sesi olan sarayın ve dini iktidarın sesi olan Aya Sofya’nın karşısında, halkın sesini duyurması açısından Hipodrom’un çok büyük önem taşıdığını göstermektedir. Şimdi de sarayın buna karşı nasıl bir tavır aldığına bakalım:

Örneğin 1.Mihael Rangabe (811-813) askeri bir darbenin ardından feshedilen eski yönetimin yerine tahta geçirilirken, öncelikle yeni imparatorun Hipodrom’a getirilmesi ve burada taç giymesi uygun görülmüştür. Böylece, geleneksel kilise törenine katılamayan halkın Hipodrom’da imparatorun taç giymesine tanıklık etmesi sağlanarak, yeni imparatorun meşruiyetine ilişkin tartışmalar bertaraf edilmiştir.

Erken bir örnek, katı monofizit yanlısı İmparator Anastasios’un (491-518) tahtını ve tacını Hipodrom’da halkın huzurunda bırakması sırasında yaşanmıştır. Halk, 498’de kathisma’da oyunları izleyen İmparator Anastasios’u taşlamış daha sonra da kentin valisi konumundaki kişinin görevden alınmasına tepkisini bir ayaklanmayla göstermişti. Artık halk tarafından desteklenmediğini düşünen Anastasios, kathisma’dan halka seslendi ve kendisinin bundan böyle imparator olmadığını, yerine birinin seçilmesi gerektiğini duyurdu. Aynı gün imparator adaylarının isimleri okunurken, kathisma’ya gelen 1. İustinos (518-527) onu destekleyenlerin bir ağızdan bağrışları arasında tahta çıktı. Hipodrom da böylece bir imparator tahtı bırakışıyla bir diğerinin tahta geçişine aynı anda tanıklık etti.

Tüm yaşananlar temeldeki pagan geleneklerinin zamanla dönüştüğünü düşündürse de, Hipodrom’un öyle ya da böyle Hıristiyanlık içinde kendine bir yer bulduğunu ve halk tarafından sahiplenildiğini gösterir. Bu durumun sadece Konstantinopolis hipodromuna özgü bir durum olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.

Ancak bu imtiyazlı durum 1024 yılında sona gerecek, hiç beklenmedik bir olay, Ortodoks Bizans Devleti’nin başkentsiz kalmasına neden olacaktır. Bu olay 4. Haçlı Seferi’nin hedefinden saparak Konstantinopolis’e yönelmesi ve şehri işgal eden Haçlıların elli yılı aşkın bir süreyle burada bir Latin Krallığı kurmalarıdır.

Dördüncü Haçlı Seferi

Hıristiyanların Kutsal Toprakları ele geçirmek üzere başladığı Haçlı Seferleri’nin ilk üçü Selçuklulara karşı mücadelelerinde Bizans İmparatorluğu’na önemli bir destek sağlamıştı. Ne var ki dördüncü kez düzenlenen Haçlı Seferi Katoliklerin Ortodokslara karşı giriştiği bir eyleme dönüştü, Konstantinopolis’in işgal edilmesine ve bir Latin krallığının kurulmasına yol açtı.

1198 yılında Papa Innocent, Baron Foulque’a bir toplantı çağrısında bulundu. Bir yıl sonra gerçekleşen toplantıda Kont Thibaut lider olarak seçilir. Yeni bir Haçlı Seferi’nin hazırlıklarına başlanması ve Kudüs’ün mutlaka ele geçirilmesi karara bağlanır. Bu yeni sefer için farklı bir güzergah düşünülürken kont ölür ve yerine Montferrat Markizi getirilir. Yeni güzergaha göre birlikler Venedik’te toplanacak, buradan deniz yoluyla Kudüs’e ulaşacaklardır. Ancak gruplar arasında bir kararsızlık vardır. Bir grup İskenderiye ya da Kahire’ye gitmek istediklerini, diğer grup da Kudüs’ü almak üzere Suriye tarafına gitmek istediğini söylemektedir. Bu ihtilaflı duruma rağmen gruplar 1202 yılında Venedik’te toplanır. Venedik Dükü Enrico Dandalo başka bir hedef olarak Macar hakimiyetindeki Zara şehrini gösterir. Beklemekten sıkılan gruplar Zara’yı kuşatır ve Macar hakimiyetini kırar. Bu, Hıristiyan bir şehre, Hıristiyanlar tarafından yapılan ilk müdahaledir. Bu esnada babası Isaakios 2. Angelos’un tahttan indirilmesi nedeniyle Bizans Sarayı’ndan kaçan Aleksios Haçlılarla buluşur ve yardım ister; kendisinin ya da hâlâ hayattaysa babasının tahta geçmesine yardım edildiği takdirde Haçlılara 200 bin gümüş para vermeyi vaat eder. Konuyu görüşen haçlılar, genç Aleksios’a yardım etmeye karar verir ve 1203 yılında Aleksios ile birlikte Konstantinopolis önlerine gelir, İmparator 3. Aleksios Angelos’a bir elçi göndererek tahtı ve tacı Aleksios’a devretmesini ister. Yanıt tabii ki olumsuzdur. Bunun üzerine Haçlılar Haliç önlerindeki zinciri kırarak Galata Kulesi’ni ele geçirir. Dört gün sonra merkezi kuşatır ve Aleksios’un babası İsaakios’u zindandan çıkarıp tahta geçirirler. Buraya kadar her şey Aleksios’un yardım çağrısına bağlı kalındığını gösterir. Ne var ki asıl gelişmeler bundan sonra başlayacaktır. Aleksios vaat ettiği parayı hemen ödeyemeyeceğini açıklar. Haçlılar, paralarını alacakları düşüncesiyle 1204 yılının Şubatı’na kadar Konstantinopolis’te kalmaya devam eder. Bu arada Bizans Sarayı’nda etkili olan Murtzuflos, Aleksios’u hapse attırır ve onu yavaş yavaş zehirlemeleri için gardiyana emir verir. Aleksios kısa süre sonra ölünce durumu anlayan haçlılar Murtzuflos’a  cephe alır, acil bir konsül toplantısıyla papanını da onayını alarak savaşa karar verir. Şehir bir günde işgal edilir. Olaylardan habersiz halk, kendini savunmaya dahi zaman bulamadan esir konumuna düşer. Tarih 13 Nisan 1204’tür. Haçlılar büyük bir hınçla girdikleri şehrin güzellikleri karşısında Kutsal Topraklara gitme isteklerini de, Bizans Sarayı’na yardım etmek üzere burada bulunduklarını da unutur. İlk işleri Aya Sofya’da Katolik geleneğine uygun bir ayin düzenlemek olur. Bir yandan da sokaklarda, saraylarda, hipodrom’da ganimet toplama sevdasına düşerek şehri talan etmeye başlarlar. Durumu nasıl idare edeceğini bilemeyen Haçlı baronlar çareyi şehri hakimiyetleri altına almakta görür. Böylece 1261 yılına dek sürecek olan Latin Krallığı kurulmuş olur.

Elbette ki, Haçlıların hepsi de şehre aynı yağmacı anlayışla bakmamıştı. Bunlardan biri olan Venedik Dükü Enrico Dandalo, aşık olduğunu söylediği Aya Sofya’ya gömülmek istediğini vasiyet etmiş ve ölümünden sonra da dükün anısı, kilisenin ikinci kat güney galerisinde zemine yerleştirilen bir taşla yaşatılmıştı.