Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

sayfa 3        sayfa 1


Atmeydanı

 

Yarışlar bu kadar önemli olunca taraftarlar da o kadar heyecanlı olacaktır. Nitekim taraftarlar arasında pek çok defa çatışmalar çıkmış, kavgalar yarış sonrasında sokaklarda devam etmiş, hatta dini bazı alışkanlıklar ve görüş farklılıklarının işe dahil olmasıyla siyasi gruplaşmalara dönüşmüştür. Yarışlar henüz Konstantinopolis’e gelmeden önce, Roma İmparatoru Caligula döneminde Antakya’da Yeşillerle Maviler arasında çıkan çatışma, sporun ve rekabetin de ötesine geçerek Greklerle Yahudilerin kavgasına dönüşmüştür. Malalas’ın anlattığına göre, yarışların yapıldığı büyük merkezler olan Antakya, İskenderiye ve Efes’te günlük hayat içinde de daima bir Mavi Yeşil karşıtlığı yaşanmıştır.

 

Öte yandan Roma pagan dünyasının diğer vazgeçilmez eğlenceleri olan teatral gösteriler, gladyatör dövüşleri ve çeşitli hayvan mücadelelerinden oluşan arena etkinliklerine rağmen hızla süren bu atlı araba yarışları Hıristiyanlıktan sonra da popülerliğini yitirmemiştir. Juvenal’in yazdığına göre “bedava dağıtılan ekmekten sonra halkı en çok mutlu eden” araba yarışlarıydı. Gelelim yarışlara…

 

Yarışların ne zaman yapılacağına ilişkin genellikle takımlar aralarında anlaşarak karar verirdi. Hipodromun carceres adı verilen kapısına dev bir pankart asılarak halka duyurulurdu. Hıristiyanlığın yayılmasından sonra yarış takvimi Hıristiyanlığın özel günlerine uyarlandı. Antik dönemde kutlanan Lupercia denilen bahar bayramı ile Paskalya bayramının tarihleri birbirine yaklaştırılmış ve sezonun ilk yarışı bu zamana konmuştu. Kentin kuruluş günü olan 11 Mayıs her zaman bir yarışı hak ederken, yeni yıl kutlamasının yapıldığı 1 Ocak da yarış günü ilan edilmişti. Yarışlara kadın erkek, aristokrat köle fark etmeksizin herkes izleyebilirdi. Ancak her seyirci önce bilet alacak (bu Konstantinopolis hipodromu için geçerlidir), sonra da mutlaka desteklediği takımın tribününe oturacaktı. Saray erkanı, askeri liderler, kilise temsilcileri ve şehrin ileri gelenleri ise alışılageldiği üzere bir nevi “şeref tribünü” olarak yorumlayacağımız, kathisma adı verilen doğrudan Büyük Saray’a geçişi olan bir balkonda otururlardı. Kathisma’nın sphendone’ye yakın güney tarafında, yani sol kanadında Yeşillerin, sağ kanadında ise Mavilerin katılmasından sonra bu kanattaki oturma grupları da yine Yeşiller ve Maviler arasında paylaşıldı.

 

Yarışların başlamasına az bir zaman kala atlar carceres tarafına getirilerek arabalara koşulurdu. Yarışların bir gün öncesinde çekilen kura sonucu hangi kapıdan kimin çıkacağı bilindiği için sürücüler de bir gün önce taktiklerini düşünmüş olurlardı. Zodyak’ın 12 burcunu simgeleyen 12 kapının gerisinde yerlerini alan atlar, arabalar ve sürücüler, kathisma’dan uzanacak beyaz mendilin (mapa) imparator tarafından sallanmasıyla çıkış yaparlardı. Saat yönünün tersine, yedi büyük gezegeni temsilen yedi tur atılır, son turda kathisma önünden en önde geçen sürücü birinci olurdu. Birincilik mükafatı imparatorun elinden birincilik tacının giymenin dışında yüklü miktarda paraydı. Bu miktar Atina’daki yarışlarda öyle çok artmıştı ki, birinci olan sürücü 500 drahma para ödülü alarak, bir zanaatkârın bir yılda elde ettiği kazanca denk bir paraya bir günde kavuşur olmuştu. Zenginler at satın alarak bu işe yatırım yaparken, takım lideri de iyi sürücülerin peşine düşüp onları kendi takımlarına transfer etme çabasında olmuşlardır. Sürücülerin hedefi ise daima daha iyi olmak ve heykellerinin hipodroma dikilmesine yetecek kadar çok sayıda yarış kazanmaktır. Yeşillerin sürücüsü cesur ve yetenekli Porfirios üst üste kazandığı yarışların ardından “yenilmez” unvanını almış, heykeli spina üzerine yerleştirilmiştir. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte olan bu anıt aslında dikdörtgen prizma (2,58x1x0,8 m) biçimindedir. Yüzeylerden birinde Porfirios arabayı tam durdurduğunda, gökten yanına gelen iki melekle tasvir edilmiştir, diğerinde yarışçı bir elinde zafer çelengini, diğer elinde zafer simgesi palmiye yaprağını tutmaktadır. Diğer yüzde yarışı kazanmış atlar ve bunların isimlerinin yazıldığı kabartma kartuşlar yer almaktadır. Sonuncu yüzde ise Porfirios için kaleme alınmış şu sözler yer almaktadır: “Diğerlerine! Onlar emekli olmuşken, Porfirios hâlâ yarışıyor ve imparatorun elinden onurlandırılıyor. O atlarını zafere doğru sürdüğünde, rakiplerini de avucunun içine aldı ve böyle taçlandı (…)”

 

Bu sözlerden, anıt dikildiğinde Porfirios’un hayatta olduğunu anlıyoruz ve eğer böyleyse, ünü çok büyük olmalıdır zira hayatta olan birinin onuruna heykel dikilmesi pek az rastlanır bir durumdur ve ancak imparatorun onayıyla yapılabilir.

 

Tekrar yarışlara dönelim. Gün içinde on ikişerden en az iki seri yarış yapılırdı. Ancak bazı günlerde dört yarışın da aynı günde koşulduğu olabilirdi. Bazen takımlar hazır olmadıklarında ya da başka gerekçelerle atlarını çektiklerinde yarışlar en az sekiz araba ile koşulabilirdi. Yarış günlerinde sadece yarışlar izlenmezdi; yarışların başlamasından önce ve sonra olmak üzere en az iki seansta izleyicileri ve danslı müzikli oyunlar sergilenirdi. Halk için yarışlar kadar bu gösteriler de ilgi çekici olurdu. Prokopios’un aktardığına göre, bu oyunlarda rol alanlar bazen hayatlarının piyangosunu da kazanabiliyorlardı. Nitekim babası aslan terbiyecisi, kendisi de kardeşleri gibi hipodrom dansçısı olan Theodora, Bizans İmparatoru İustinianos’un gönlünü yarışlar sırasında çelip imparatoriçe olmuştu.

 

Yarışların bitişinde kazanan taraf mutluluk naraları atarken, yenilenler de doğru her zaman sessizce durumu kabul etmezlerdi; hele de yenilen tarafın destekçilerinden biri imparator olursa, işler daha da karışabilirdi. Bu duruma hiç aldırmadan, yarışlarının tarafsızlığına gölge düşürecek olsa bile bazı imparatorlar yarış öncesinde destekledikleri takımları açıklar, hatta kimileri de ömür boyu tuttukları takımı açıkça ilan ederlerdi; tıpkı Roma’yı yakan Neron’un Yeşilleri; Cladius, Marcus Aurelius ve Caracalla’nın Mavileri; Anastasios’un da Kırmızıları desteklediklerini ilan ettikleri gibi.

 

Malalas’ın anlattığına göre Maviler her zaman daha aristokratik mevkilerde olmayı ve buna bağlı olarak da sarayla aristokrasi üzerinden bağ kurmayı seçerken Yeşiller daha çok ticaret ve üretim alanlarında bulunmayı ve dolayısıyla da halkın üreten kesimine yakın olmayı seçiyorlardı. Bu durum bir yerde Yeşilleri alt sınıf, Mavileri ise üst sınıf olarak tanımlıyordu. Taraftarlara gelirsek, onlar da bu duruma uyuyordu; Mavileri büyük toprak sahipleri, Greko-Romen kökenli senato üyeleri ve aristokratlar, yeşilleri de lonca üyeleri ve esnaf destekliyordu. Bu ayrımın bir de dini yönü vardı. Maviler, hakim Ortodoks görüşü savunurken, yeşiller sapkın bulunan monofizit düşünceden yanaydı.

 

Kimi zaman takımların kılıklarında bile farklar görülürdü. Maviler genelde Pers tarzı sakal bırakır, hunlar gibi saçlarının bir kısmını tıraş ederdi, barbarların (yani kentli olmayanların) giydikleri gibi ayakkabılar ve tunik giyerdi.

 

Taraftarların yerleşmeyi tercih ettikleri semtler de tuttukları takımla ilintiliydi.

 

Örneğin Konstantinopolis’te Yeşiller Halkedon (Kadıköy) tarafında, Aya Eufemia Kilisesi civarında odaklanırken, Maviler de diğer yakada Blahernai (Ayvansaray) Sarayı çevresinde yerleşmişti. Hal böyle olunca da söz edilen yarışlar sportif rekabetten çok, siyasi ve dini bir iktidar çatışmasına dönüyordu. Yine de takımlar bir tehlike belirdiğinde birleşerek ortak bir askeri güç gibi tavır aıloyarlardı; örneğin 378 yılındaki Got istilasi sırasında Edirne önlerinde etkili savunma yapmış ve 558 yılında Avarlara karşı mücadele verilirken imparatorun yardımına koşmuşlardı. Böyle zamanlarda takımların taraftar sayısında görülen artış, savaş tehlikesi olduğu zamanlarda gençlerin kendilerini ispatlamak üzere bu takımlara kayıt yaptırdıklarını gösteriyor.

 

Her şey bir yana, Konstantinopolis’te bu takımları tarihe geçiren esas olay 532 yılına tarihlenen Nika isyanıdır. Bu isyan, takımların birleşip imparatora karşı geldikleri en etkili harekettir. Olayların görgü tanığı Prokopios’un anlattıklarından öğrendiğimize göre, bu ayaklanma şehrin büyük bir bölümünün yanarak harabeye dönmesine neden olmuş ve kentin 6.yüzyıldan öncesine dayanan mimari mirasını da silip süpürmüştür.

Nika isyanından sonra İustinianos biraz halka karşı mahcubiyetten, biraz Tanrı önünde Aya Sofya’nın yanmasına neden olduğu için duyduğu pişmanlıktan arınmak ve nihayetinde kendi otoritesinin sarsılmayacağını göstermek üzere şehrin bu bölgesindeki yapıları hızla onartır. Aya Sofya’nın inşasına ise ayrı bir özen gösterir. Ayaklanmanın ardından kendini daha güçlü hisseden imparator, yaşamış kutsal kişilerin en ünlüsü Süleyman’ın dillere destan tapınağından daha büyük bir tapınak yaptırılmasını buyurur ve Mimar İsidoros ile Antemios’a talimat verir. Bu sırada Hipodrom de yenilenir, ahşap oturma gruplarının bir kısmı taş kullanılarak yeniden döşenir. Ancak yangının izlerini silmek mümkün olsa da yaşananlar hafızalarda kalacak ve halk, olaylar esnasında Hipodrom’a hapsedilenlerin çıkmak için zorladıkları kapıların birine bu olayda ölenlerin anısına bundan böyle Nekra Porta (Ölüm kapısı) adını verecektir.

 

Ne var ki Atmeydanı’nda yaşanan son yangın değildir bu. 610 yılında Yeşiller’den bir grup, yine Mavileri desteklediğini ilan eden İmparator Fokas’a kızdıkları için Mavilere ait oturma gruplarını ateşe verir, ama can kaybı Nika isyanının bastırılması sırasındaki kadar değildir.

Tüm şehri sarsan bu bu türden gerilimli olaylar bir de ikonaklazma yani tasvir yasağının geldiği dönemde (726-842) yaşanır. Skilitzes Yazması’ndan bir çizimde ikonaklast İoannis’in adamlarına çekiçlerle Hipodrom’daki bir heykeli kırdırdığı görülmektedir. Bu dönemde figürlü tasvir yasağının gelmesiyle, Hipodrom’daki pagan çağrışımı olan tüm heykellerin tahripten nasibini aldığını düşünmek mümkündür. Üstelik bu tavır şiddetlenerek insanlara karşı da gösterilmeye başlanınca, Hipodrom o yıllarda halkın gözü önünde yapılan infazlarla kamuya açık bir cezalandırma alanına döner.