Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

Atmeydanı 2
Atmeydanı 3
Atmeydanı 4
Atmeydanı 5
Atmeydanı 6
Atmeydanı 7

 

 

sayfa 2

 

 

Atmeydanı

 

 

 

Byzantion şehri antik Yunan şehir devletleri gibi tek başına varlığını sürdürmekteyken, Roma İmparatorluğu’nun hedefi olunca direnmeye karar verir ve uzunca bir süre mücadelesini sürdürür. Pes etmek bilmeyen Byzantionluların bu azimli direnişleri Roma İmparatorluğu doğu eyaletleri sorumlusu Septimius Severus’u (VII. Severus, M.S.193-211) öylesine uğraştırır ve sinirlendirir ki, Severus en sonunda şehri ele geçirdiğinde kenti taş üstünde taş kalmayacak şekilde harap eder ve şehrin adını, bundan sonra Roma İmparatorluğu’ndan hiç ayrılmayacağına olan inancı ve ileride Roma’ya alternatif bir başkent olabileceği düşüncesiyle Nea Roma olarak değiştirir.

 

 

Bir Roma şehri kurulurken

 

Tarihi yarımadanın en görkemli yapılarının arasında sessiz bir koridor; çevresindeki anıtsal yapıları ziyarete gelenler için soluklanacak bir mekân, beri yandan kendi başına uzun bir geçmişi olan, sayısız olaya tanıklık etmiş, başlı başına bir anıtsal alanken, önce bir yıkıntıya, ardından bir tören alanına, zaman içinde bir başkaldırı meydanına, derken bir açık hava müzesine dönüşen Atmeydanı; her mevsim turist kalabalıklarını ağırlayan onca yapı içinde kendi tarihini saklayan bir meydan.

 

Böylesine yüklü bir tanıklığı anlatmak için başa, en başa dönmek gerekir. Bilindiği gibi Atmeydanı denilen alan, Nea Roma (Yeni Roma) hipodromundan kalan açıklığın adı. Hipodrom ise İstanbul’un en eski Bizans dönemi yapısı.

 

Antik dünyada halkın da katıldığı eğlenceler arasında kendine has bir yeri olan araba yarışlarına mekan olan hipodromlar, temelinde antik Yunan şehirlerindeki stadion’ların gelişmesiyle karşımıza çıkar. Heyecanı yüksek, rekabeti amansız olan bu araba yarışları günlük hayatın içinde toplumun her kesiminin taraf olduğu, heyecanla izlediği oyunlar arasında en bilinenidir. Roma İmparatorluğu sınırları içindeki kentlerde hipodromlar zamanla yarışlara eklenen çeşitli akrobasi gösterileri, danslar, vahşi hayvan mücadeleleriyle birlikte circus adını almış olsalar da, her zaman bulundukları kentlerin en özel yapıları arasında görülürler. Nitekim Roma’daki Circus Maximus, Antiokos (Antakya) hipodromu ve Konstantinopolis Hipodromu en ünlü ve gösterişli anıtsal yapılar arasında mimarlık tarihinde anılmaktadır.

 

Atmeydanı’na yani Nea Roma Hipodromu’na dönersek, önce şehirde bir hipodrom yapılmasına nasıl karar verildiğine bakmamız gerekir. İstanbul’un kent tarihinde açıkça söz edildiği üzere, Byzantion şehri antik Yunan şehir devletleri gibi tek başına varlığını sürdürmekteyken, Roma İmparatorluğu’nun hedefi olunca direnmeye karar verir ve uzunca bir süre mücadelesini sürdürür. Pes etmek bilmeyen Byzantionluların bu azimli direnişleri Roma İmparatorluğu doğu eyaletleri sorumlusu Septimius Severus’u (VII. Severus, M.S.193-211) öylesine uğraştırır ve sinirlendirir ki, Severus en sonunda şehri ele geçirdiğinde kenti taş üstünde taş kalmayacak şekilde harap eder ve şehrin adını, bundan sonra Roma İmparatorluğu’ndan hiç ayrılmayacağına olan inancı ve ileride Roma’ya alternatif bir başkent olabileceği düşüncesiyle Nea Roma olarak değiştirir.

Yeniden yapılanma sürecine girildiğinde, Severus’un bu düşüncesinde ne denli ciddi olduğu inşasını emrettiği yapılardan anlaşılacaktır. Şehir planı, tapınaklar, senato binası, agora, çarşı… Her yapı Roma İmparatorluğu’na bağlı diğer şehirlerdeki örnekleriyle yarışır anıtsallıktadır. Nea Roma Hipodromu da Roma’daki Circus Maximus’la benzerlikler gösterecek şekilde ama ondan daha görkemli olması hedeflenerek inşa edilecektir.

İnşaat M.S. 196’da başlar. Tipik bir hipodrom planına uygun uygun olarak bir ucu düz diğer ucu ise yarım daire şeklinde biten iki yan kanadı uzunca tutulmuş bir U harfini anımsatan yapının inşası için seçilen yer de önemlidir. Circus Maximus’a benzer şekilde, kent sarayının bitişiğinde –Büyük Saray olarak bilinen sarayın hemen paralelinde- Augusteion Meydanı’ndaki Zeuksippos Hamamları’nın çıkışına komşu olacak şekilde ve şehrin Roma’ya giden ana caddesi Via Egnetia’nın başlangıcı olan Mese’ye bakar halde yerleştirilir. Daha sonra Augusteion Meydanı’nın kuzey kanadına inşa edilen Aya Sofya Kilisesi’yle de Hipodrom’un çevresinde konumlanan ve hem mimari hem de simgesel anlamı güçlü bu yapılar grubu tamamlanmış olur.

 

Plan olarak bir U harfi çizen Hipodrom’un iç düzenlemesi ise kanatlar boyunca kademeli olarak basamaklar üzerinde oturma grupları yükselecek şekilde ve U harfinin açık ucu, arabaların anıtsal bir kapının (carceres) altından 12 kulvar halinde çıkış yapabilmesine uygun olarak inşa edilir. Çıkış kapılarının tam karşı noktasında ise U harfinin yarım daire çizen kavisiyle yarış pistinin dönüş alanını sınırlandırır. Sphendone diye adlandırılan bu bölüm kısa süre sonra yarış dışı zamanlarda Nea Roma’ya özgü boğaz panoramasının izlendiği bir mekan olacaktır. Bugün halen ayakta olan bu bölümde yükselen duvar ve tonozlara bakarak yapının ne denli hacimli olduğunu tahmin edebiliriz. Cankurtaran’a doğru inerken sağ tarafta yükselen bu muazzam altyapı, Hipodrom’un onca depreme rağmen nasıl ayakta kalabildiğine de açıklık getirmektedir. Bu istikamette yürüyerek Sokollu Camii tarafına doğru ilerlediğimizde ise sphendone duvarında yakın zamanlarda duvara dayalı bir şekilde yapılmış ahşap evlerden kalan izleri görebiliriz. Bu evlerden kalmış banyo mutfak fayansları, su tesisatı boruları hala duvar yüzeyi üzerinde asılı durmaktadır. Yokuşu tamamlayıp yeniden meydana çıktığımızda ise bu kez, az önce çevresini dolaştığımız sphendone üzerinde Marmara Üniversitesi rektörlük binasını ve onun arkasındaki Sultanahmet Meslek Lisesi binasını görmek şaşırtıcıdır.

 

Bakışımızı tekrar meydanın ortasına çevirdiğimizde ise bir hizada duran anıtları görürüz. Bunlar, kendi dönemlerinde yarış alanının ortasında pisti ikiye ayırmak üzere yapılmış spina duvarının üzerinde olan anıtlardır. O tarihlerde üç, dört metre yüksekliğinde olduğu tahmin edilen spina’nın genişliği de iki metre civarındaydı. Duvarın üzerinde çeşitli anıtların yükselmesi hipodromların ortak özelliğidir. Spina’nın orta kısmında genellikle bir dikilitaşın yer alması da yine hipodromlara özgüdür.

 

Ancak Roma’daki Circus Maximus, sahip olduğu iki dikilitaş nedeniyle diğerlerinden ayrılır. O halde Roma’ya öykünülerek yapılandırılmış Nea Roma’nın hipodromu da, Circus Maximus gibi iki dikilitaş barındırmalıdır. Nitekim Severus’tan epey sonra başa gelen imparator Constantinus (324-337) bu detayı atlamayacak ve dikilişine tanık olamasa da Hipodrom’a ikinci bir dikilitaşın Mısır’dan getirtilmesini emredecektir.

Spina duvarı üzerinde bulunan anıtlar tabii ki bugün gördüklerimizden ibaret değildi. Kaynaklarda tarif edildiği kadarıyla yarışlarda ünlenmiş, efsane olmuş sürücülerin heykelleri, pagan inançlarına uygun çeşitli anıtların yanı sıra, Bizanslıların Hıristiyanlık sonrası Adem ve Havva olarak yorumladıkları iki çıplak heykel, yarı tanrı olarak bilinen Herakles’in heykeli, Augustus, Diokletianus, Julius Sezar gibi ünlü imparatorların Remus ve Romus’un efsanevi tasvirleri, Defli Apollon tapınağından getirtilen Burmalı Sütun (Yılanlı Sütun) ve ünlü heykeltıraş Lisippos’un bronz atları Nea Roma hipodromunun belli başlı anıtları içindeydi. Bu anıtlara bir de oturma grupları boyunca tüm Hipodrom’u dolaşan portikodaki (revakla örtülü yol) heykelleri de eklersek bu haliyle Hipodrom’a bir nevi Açıkhava heykel müzesi yakıştırması yapmamız yanlış olmayacaktır.

 

Her şey tamamlandığında Konstantinopolis Hipodromu 118,5x370 metre ölçüleri ve tahmini 60 bin ile 80 bin arası izleyici kapasitesiyle antik dünyanın en büyük hipodromu olarak 11 Mayıs 330 tarihinde açılır. Bu tarih aynı zamanda Roma’ya alternatif bir başkent adayı olan Nea Roma’nın da bundan böyle gerçek bir başkent olacağının ilk işaretidir ve yapılan bu açılış erken bir kutlama sayılabilir. Nea Roma’nın adı da bundan böyle Constantinus’un şehri anlamında Konstantinopolis olarak değiştirilir.

 

O günlerde şehirde yaşanan bu heyecanı bir kenara bırakırsak, daha etkili bir değişimin İmparator Constantinus’un Hıristiyanlığı yasaklı bir din olmaktan çıkarmasıyla gerçekleştiğini görürüz. İnançlarında serbest kalan Hıristiyanlar, hızla pagan alışkanlıkları terk ederken, şehirlerin mimari görünümü de değişmeye başlar. Tapınaklar yerlerini kiliselere bırakır, pagan geleneğin vazgeçilmez mekanlarından tiyatrolar ise din dışı kabul edilerek terk edilir. Konstantinopolis tiyatrosu bu gelişmeden nasibini alıp kaderine bırakılırken yalnızca Konstantinopolis Hipodromu varlığını sürdürmeyi başaracaktır. Öyle ki, dönemin patriği İoannes Hrisostomos (344-407) Hipodrom için Satanodrom, hipodrom oyunları için de satanik oyunlar demiş olsa da, gerek Bizans Sarayı, gerekse Bizanslılar Hipodrom’daki yarışlara gitmeyi sürdürecek ve zamanla kilise temsilcilerinin de katılmasını sağlayarak bu önmeli pagan geleneğine Hıristiyanlık içinde sahip çıkacaklardır. Bu tavır belki de, her dönem farklılıkları bünyesinde barındırmasıyla, kimi zaman karşıtlıklar şehri sıfatı alan, kimi zaman farklılıkların uyumuna örnek gösterilen İstanbul’un en eski şaşırtmacalarından biridir.

 

Örme Sütun

Atmeydanı’nın güneyinde, en sonra yer alan bu sütunun diğer bir adı da İmparator Konstantinos VII. Porfirogennetos sütunudur. Zira anıtın kaidesindeki yazıda anıtın İmparator ve oğlu Romanos 1. Lekapenos tarafından yenilendiğinden bahsedilmektedir. Semavi Eyice’nin aktardığına göre, kaidenin bir yüzündeki altı mısralık Grekçe kitabede şunlar yazmaktadır: “Bu dört köşeli heybetli ve harika anıt, zamanla harap olmuşken, şimdi İmparator Konstantinos ile devletin şanı olan oğlu Romanos tarafından önceki görüntüsüne nispetle daha iyi duruma getirildi: Rodos kolosu harikulade idi, bu bronz anıt ise hayranlık yaratmaktadır.”

 

Anıtı yenileyen imparatorun hangi Konstantinos olduğu ise Porfirogenetos lakabından anlaşılmaktadır. Bizans sarayında uzunca bir süre gelenek olduğu üzere imparatorlar, duvarları Mısır’dan getirtilme porfir taşla kaplı bir odada dünyaya gelirlerdi. Ancak bu şekilde dünyaya gelen imparatorlardan sadece VII. Konstantinos’un (913-959) lakabı “porfir içinde doğan” manasında “Porfirogenetos” olarak söylenegelmiştir. Bütün bu bilgiler yan yana geldiğinde anıtın yaklaşık olarak 913-959 yılları arasında yenilendiği anlaşılır. Anıtın üzerini kaplayan bronz levhaların ne zaman yerinden söküldüğü bilgisi ise kesin olmamakla beraber, 4.Haçlı Seferi sırasına tarihlenmektedir. Aktarılanlara göre kenti istila eden Latinler pek çok bronz eseri silah yapmak üzere eritmişlerdir. Hal böyle olunca da Örme Sütun’un bronz levhalarının da akıbetinin benzer olduğu düşünülmektedir.

 

Burmalı Sütun

Atmeydanı anıtlarının ortasında yer alan bu sütun Nea Roma’nın yeniden inşası sırasında Roma İmparatorluğu’nun çeşitli eyaletlerinden getirtilen kıymetli taşlar, anıtlar, heykellerle birlikte gelmiş ve Hopodrom’a dikilmiştir. Delfi’deki Apollon Tapınağı’ndan getirtilen anıtta üç piton yılan birbirine dolanmış olarak tasvir edilmiştir. Anıt, 31 Yunan şehir devletinin Perslere karşı verdikleri Platea Savaşı’nın (M.Ö. 479) kazanmaları onuruna yapılmıştır. Bu zafer için minnetlerini bildirmek isteyen Delfililer Apollon’un bir piton yılanı ile yaptığı mücadeleye gönderme yaparak anıtın formunu yılanlardan oluşturmuş ve gövde üzerinde muzaffer 31 koloninin isimlerini bronza kazımışlardır. Anlatıldığına göre, yılanların başları üzerinde bir de kazan bulunmaktaymış, ancak ne bugün ne de Osmanlı dönemindeki minyatürlerde böyle bir kazanın varlığını doğrulayacak bir ize rastlanmıştır. Bizans kaynaklarına göre bu kazan orijinalinde bulunduğu halde şehre hiç gelmemiştir. 1850 yılındaki kazılarda Charles Newton, anıtın temeli civarında bir suyolu bulmuş, ancak bunun anıtla bağlantısı tam anlaşılamamıştır. Bu suyolunun kaynaklarda yazdığı gibi spina üzerinde olduğu bilinen phiale (çeşme) ile ilgili olduğu daha akla yatkındır. Anıtın tepesinde yer alan yılan başlarının hepsi zaman içinde kaybolmuş ancak birin çenesine ait bir parça bugüne değin kalabilmiş ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki yerini almıştır.  Söylentiye göre bu parça Fatih’in attığı bir şeşberle kırılmıştır.

 

Dikilitaş

Burmalı sütun gibi Dikilitaş da imparatorluğun eyaletlerinden (Mısır’dan) gelme bir anıttır. Orijinal halinde Karnak Amon-Ra tapınağı önünde bulunan bu anıt, firavun III. Tutmosis (M.Ö. 1502-1488) adına yapılmıştır ve bir de ikizi vardır. Her iki dikilitaş da Büyük Constantinus zamanında (324-337) bulundukları mabedin önünden alındıktan sonra biri Roma’ya, diğeri Konstantinopolis’e gönderilmek üzere İskenderiye Limanı’na nakledilmişlerdir. Ne var ki Konstantinopolis’e gidecek olan anıt nedensizce limanda uzun süre bekletilir. Sonra İmparator Julianus’un emriyle (361-363) bir gemiye yüklenerek Konstantinopolis7e getirilir. Knete ulaşması kırk yıl kadar süren anıt, İmparator I. Theodosius döneminde (379-395) 390 yılı civarında bugünkü yerine dikilir. Üzerindeki hiyerogliflerin aşağı taraftan kesilmesinden de anlaşılacağı üzere, anıtın bir kısmı eksiktir. Uzunca bir süre bu eksik kısmın bilinçli olarak kesilip kesilmediği tartışılmaktayken 2005 yılı mart ayında Fransız Kültür Merkezi’nde verdiği konferansta Marie France Auzepy’ni dile getirdiğine göre Mısır arkeolojisi uzmanı Luc Gabolde, Karnak’ta Dikilitaş7ın alt kısmına ait parçayı bulmuş ve bu parçanın kesilmediğini, ancak yerinden sökülürken kırıldığını tespit etmiştir. Bugün Dikilitaş’ın altında görülen kaide ise muhtemelen Theodosius döneminde ilav edilmiştir. Bu kaide üzerindeki kabartmalar bize hem Hipodrom’daki yarışlar hem de anıtın dikilişi hakkında bilgiler vermektedir.

 

Kabartmalarla süslü kaide iki kademeden oluşmaktadır. En alt kısımda Dikilitaş’ın Hipodrom’a getirilişi ve halatlar yardımıyla bir rampa üzerinden destek alınarak nasıl dikildiği tasvir edilmektedir. Kaidede yer alan Grekçe ve Latince kitabede ise anıtın dikilmesinin 32 gün sürdüğü ifade edilmektedir. Bu kabartmalardan birinde yarım daire şeklinde bir kemerin altında oturur vaziyette dört figür bulunmaktadır; içlerinde en iri olanı imparator Theodosius, solundaki Batı Roma İmparatoru II.Valentinianus, sağında oğlu Arkadius ve onun yanında da en küçük oğlu Honorius yer alır. Oturdukları yerin altında ise eğilmiş olarak karşılıklı iki yönde imparatora yönelmiş Persler ve Germenler bulunmaktadır. Giyimlerine göre solda sivri başlıkları olan dört kişi Perslerden, sağ taraftaki pelerinli dört figür Germenlerdendir. Ellerinde imparatora sunmak üzere getirdikleri hediyeleri tutmaktadırlar. Bir başka yüzde ise imparator kathisma’da bu kez ayaktadır ve elinde birinciye vereceği çelengi tutmaktadır.

 

Hipodrom demek yarış demek

Yarışlara gelecek olursak; atlı arabaların ilk kez ne zaman kullanıldığı bilinmese de, Mezopotamya uygarlıklarından Sumer ve Babil’de savaş aracı olarak kullanıldığını biliyoruz. Yine o tarihlerdeki kaynaklarda ünlü Kadeş Savaşı’nda yirmi bin kişilik Hitit Ordusu’nda 3500 askerin arabalı olduğu yazılıdır. Maharetlerini sergileyen sürücüler arasındaki rekabet zamanla sürat ve kontrole dayanan bir yarışa dönüşmüştür. İmparatorluğun ilk yıllarında yaşanan iç savaşlar ise takımlar arasında rekabetle örtüşerek yarışlara politik bir anlam yüklemiştir. Başta asker kökenli olan yarışçılar zamanla yerlerini, bu işe bir meslek gözüyle bakanlara bırakmışlardır. Bu yarışlar Homeros’un İlyadası’nda uzun uzun anlatılır. Araba yarışları M.Ö. 680’de yapılan olimpiyat oyunlarında bir kategori olarak yer almıştır. Ben Hur adlı filmin (1959) unutulmaz yarış sahnesi de araba yarışlarını sinema diliyle anlatır.

 

Yarışlar zamanla çeşitli seyirlik oyunlarla renklendirilmiş, hipodromlara giriş ücreti alınmayarak halkın katılımı teşvik edilmiş, hatta yarış günlerinin tatil günü ilan edilmesi söz konusu olmuştur. Nitekim tarihe şöyle bir göz attığımızda Marcus Aurelius döneminde (161-180) bir yılın 135 gününün yarışlar nedeniyle tatil edildiğini görüyoruz. İmparatorluğun ilk yüzyılında bu denli etkili olan yarışların daha da güç kazanması ise devlet yöneticilerinin bu yarışları kendi meşruiyetleri için kullanmış olmalarına dayanıyor.

 

Takımların uzunca bir süre varlıklarını koruması ise geleneğin gücünü yansıtıyor. Önce Kırmızı ve ve Beyaz olarak ayrılan takımlara, Augustus döneminde (M.Ö. 31-M.S. 14) Mavilerin, bunun ardından da Yeşillerin eklenmesiyle dörtlü bir grup oluşturmuştur. Pascale Kroniği’nde Malalas’ın aktardığına göre bu takımların renkleri aynı zamanda toprağı (yeşil), havayı (beyaz),  ateşi (kırmızı) ve suyu (mavi) simgelemekteydi. Ancak Domitian zamanında (51-96) Morlar (porfirler) ve Dorelerin de (altın rengi) katılmasıyla grupların simgesel anlamları unutulmuş ve daha sonra az kazanan takımlardan Kırmızılar Yeşillere, Beyazlar ise Mavilere katılmış, böylece her iki grup daha da güçlenmiştir. Öyle ki Bizans İmparatorluğu’nun ilk ve orta dönemlerinde yapılan yarışlarda mücadele her zaman Maviler ve Yeşiller arasında geçmiştir.

(Seza Aydınlar, Atmeydanı, Kitap yayınevi, 1. basım 2005 İstanbul)